RUHSUZ BİR HAYAT… Klavdiye Hanım kuaförden döndüğünde, 68 yaşında olmasına rağmen bakımını hiç ihmal etmezdi; saçını, tırnaklarını düzenlemek ona enerji ve mutluluk verirdi. Eşi Yuriy, bir akrabasının uğradığını ve tekrar geleceğini söylediğinde Klavdiye şüpheyle yaklaştı—artık yakını kalmamıştı, belki uzak bir akraba bir şeyler isteyecekti. Nitekim, kısa süre sonra kapıda zarif bir kadın belirdi. Galina Hanım, kibarca oturunca Klavdiye hangi taraftan akraba olduklarını sordu. Galina duygulanarak, “Ben sizin kızınızım, sadece sizi görmek istedim. Babam iki ay önce vefat ettiğinde size dair gerçeği anlattı,” dedi. Klavdiye şaşkınlıkla karşıladı ve soğuk bir şekilde anne olarak sorumluluk hissetmediğini, duygularının olmadığını belirtti. Galiye, torunun ve torununun fotoğraflarını gösterip bir şans daha istedi, ancak Klavdiye kesin bir şekilde reddetti. Yuriy ise Klavdiye’nin bu katılığına şaşırdı: “Senin hiç mi ruhun yok?” dedi. Klavdiye geçmişten yaşadıklarını anlattı: Şehirde öğrenci iken, kendisinden büyük Veli’yi delicesine sevmiş, onun karısı için taşıyıcı anne olmuş, çocuğu doğduktan sonra da hiç görmemişti. Hayatı boyunca kimseyi yakınlaştırmamış, bakım ve başarı dışında duygulara yer vermemişti. Eşi Yuriy ise, bu sevgisizlikten ve soğukluktan yıpranmış, sonunda ormana, kurtardığı köpek ve kedilerin yanına taşınmıştı. Klavdiye ise deniz kenarına tek başına gidiyor, yalnızlığından ve ruhunun eksikliğinden hiç rahatsız olmadan hayatını sürdürüyordu.

RUHSUZ…

Neriman Hanım kuaförden döndüğünde akşamüstü olmuştu. Yaşına rağmen daha geçen ay 68ine bastı kendisini ihmal etmiyor, güzellik salonuna düzenli gidiyor; saçını, tırnaklarını yaptırıyor, bu küçük bakım ritüelleri ona hayata dair enerji ve neşe veriyordu.

Neriman, sana bir akraban uğradı. Evde olmadığını söyledim, sonra tekrar geleceğini söyledi, dedi eşi Mehmet.
Ne akrabası? Hepsi göçtü gitti, bana yedinci göbekten bulaşacak… Kesin bir şey isteyecek, keşke ona Vana taşındım deseydin, diye homurdandı Neriman.
Yalan söylemenin ne anlamı var ki? Bence senin sülalenden biri, uzun boylu, ağır başlı, biraz da senin rahmetli annene benziyor. Kibar, iyi giyimli bir hanım, isteyecek bir şey için gelmemiş gibiydi, Mehmet eşiyle tartışmadan anlatıp onu sakinleştirmeye çalıştı.

Kırk dakika sonra kapı yeniden çaldı. Neriman kapıyı açtı. Gerçekten, gelen kadının duruşu ve hali rahmetli annesine benziyor; üzerinde pahalı bir manto, şık bir bot, eldiven, kulaklarında minicik pırlanta küpeler. Bu tür ayrıntılardan Neriman anlardı.

Kadını sofraya buyur etti.
Madem akrabayız, tanışalım. Ben Neriman, yaşça da birbirimize yakın görünüyoruz. Bu da eşim Mehmet. Hangi taraftan akrabayız acaba? diye sordu ev sahibesi.

Kadın heyecanlanıp hafifçe kızardı.
Benim adım Sema… Sema Vural. Aslında aramızda fazla yaş farkı yok. 50 yaşımı 12 Haziranda kutladım. Bu tarih size bir şey anımsatmıyor mu?
Nerimanın yüzü soldu.
Demek hatırladınız Evet, ben sizin kızınızım. Endişelenmeyin, sizden bir isteğim yok, sadece annemi görmek istedim. Hayatım boyunca cevapsız sorularla yaşadım. Neden annem beni hiç sevmedi? Sekiz yıl oldu vefat edeli. Sadece babam hep sevdi, geçen ay onu da kaybettim. Son nefesinde bana sizden söz etti. Affetmeni isterse, dedi, Sema titreyerek anlattı.

Mehmet şaşkın bir şekilde sordu:
Senin bir kızın mı varmış?
Görünen o ki var. Sonra anlatırım, dedi Neriman.

Demek kızınızım! Güzel. Gördünüz. Eğer pişmanlık duyacağınızı ya da özür dileyeceğinizi umuyorsanız, yok, öyle bir şey olmayacak. Bunda benim bir suçum yok, dedi Neriman, Umarım baban her şeyi anlattı. Benden annelik bekliyorsan, hiç umutlanma, bir damla bile yok! Kusura bakma.
Bir daha gelebilir miyim? Burada, Ümraniyede oturuyorum. Büyük bir evimiz var; kahvaltıya gelin birlikte. Fotoğraflarını getirdim, torununuz, torununun kızı Belki görmek istersiniz? Sema çekinerek sordu.

Hayır, istemiyorum. Gelme, unut beni. Hoşça kal, dedi Neriman, keskin bir tavırla.

Mehmet Semaya taksi çağırdı, çantasını taşıyıp uğurladı. Döndüğünde Neriman sofrayı kaldırıp televizyon izliyordu.
Herkesin bir yumuşak noktası olur; sende hiç mi yok? İnsan değil misin? Zaten biraz soğuk olduğundan şüpheleniyordum, ama bu kadarını beklemiyordum, diye çıkıştı Mehmet.

Seninle tanıştığımda 28imdeydim, değil mi? Bak, sevgili kocam, benden ruhumun çekildiği, ezildiği zamanlar ondan çok önceydi.
Ben bir köylü kızıydım, hep İstanbul hayaliyle yaşadım; derslerimde en iyiydim, sınıfta tek üniversiteye giren bendim.
17 yaşımdayken Tanerle tanıştım, delicesine âşıktım. O benden 12 yaş büyüktü. Fakirliğimden sonra şehirdeki hayat adeta masal gibiydi; bursum yetmiyordu, hep açtım. Tanerin beni pastaneye, dondurmacıya götürme tekliflerine sevinerek koşuyordum.
Bir şey vaadetmedi ama böylesine aşk olduktan sonra beni elbette eş olarak seçeceğini düşündüm.
Bir akşam Burgazadadaki eve gidelim, dedi, ben hemen kabul ettim. Artık aramızda bağ oluştuğunu düşündüm. O ev ziyaretleri rutinleşti. Sonra hamile kaldığımı fark ettim.
Tanere haber verdim. Sevindi. Birkaç ay sonra durumum belli olacaktı, ona Ne zaman evleneceğiz? diye sordum. Artık 18 olmuştum, nikah başvurusu yapabilirdik.
Ben sana hiç evlenirim mi dedim? dedi Taner, soruyla cevap verdi.
Hiç söz vermedim; üstelik evliyim, dedi gayet sakin.
Ama çocuk ne olacak? Ben ne olacağım?
Sen gençsin, sağlıklısın, heykelini bile yaparlar. Üniversiteden izin alırsın, doğuma kadar idare edersin. Sonra seni, eşimle birlikte eve alırız.
Bizim çocuk olmuyor, eşi bana göre epey büyük. Doğunca bebeği alırız. Senin kimin fikrin, işle ilgili karışmaz. Ben azıcık genç olsam da belediyede iyi bir yerdeyim. Eşim hastane müdürü. Yani bebeğin garantide. Sonrasında dinlen, üniversiteye döndersin. Üstelik, para da veririz.

O dönem kimse taşıyıcı annelik kavramını bilmezdi; belki de ülkenin ilk taşıyıcı annesi bendim o zaman. Köyüme dönemezdim; ailemi rezil etmeye cesaretim yoktu.
Doğuma kadar onların evinde yaşadım. Tanerin eşi yanımdan hiç geçmedi; kıskanıyordur belki. Doğumu evde yaptım, ebeyi çağırdılar. Kızımı doğurdum, ama emziremedim. Bebeği hemen aldılar. Bir daha göremedim. Bir hafta sonra kibarca uğurladılar; Taner para verdi.
Üniversiteye döndüm, sonra fabrikada çalışmaya başladım. Evli lojmanında bir oda verdiler. Önce usta oldum, sonra kalite müdürü.
Birçok dostum olsa da kimse evlenmek istemedi; sen çıkana kadar. 28ime gelmiştim, pek istemesen de şartlar gereği evlendik.
Sonrasını biliyorsun. Birlikte güzel yaşadık; üç araba değiştirdik, evimiz bereketli, yazlık yerinde. Her yıl tatil yaptık. Fabrika 90larda ayakta kaldı, traktör parçaları bizde üretiliyor; başka kimse bilmez, hâlâ tel örgülü ve kulübeli. Erken emekli olduk, her şeyimiz var. Çocuk yok, olmasın da. Şimdiki çocukları görünce… Neriman böyle bitirdi sözünü.

Güzel yaşamadık bence. Seni sevdim. Hayatım boyunca kalbini yumuşatmaya çalıştım, başaramadım. Neyse, çocuk olmadı ama bir kediye ya da köpeğe bile acımadın. Kız kardeşim yeğenine yardım etmeni istedi, misafir bile etmedin.
Bugün kızın kapına geldi, nasıl karşıladın? Kızın! Senin kanın, sen Vallahi daha genç olsak boşanırdım, ama şimdi geç. Yanında buz gibi hissediyorum, buz gibi, dedi Mehmet öfkeyle.

Bu sözler Nerimanı ürküttü; hiç böyle sert konuşmamıştı eşi.
Bir biçimde huzurlu hayatının içine bu kızı dalmıştı.
Mehmet, kendini yazlığa attı; son yıllardır orada yaşıyor. Orada üç köpeği var, sokaktan bulduğu yavrular. Kaç kedi ve köpek olduğu bilinmiyor.
Evde nadiren uğruyor. Neriman biliyor ki, kızı Semaya gidiyor, aileyle yakınlaştı, torununda hayat buluyor.
Hep iyi niyetliydi, iyi niyetli olarak kaldı. Kendi gibi yaşasın, diye düşünüyor Neriman.
Kızına, torununa, torununun kızına hiç ilgi göstermedi.
Denize kendi başına gidiyor, tek başına tatil yapıyor, güç topluyor, kendini iyi hissediyor.

Hayatta bazen başımıza gelenler, ruhumuzu incitir, kalbimizi kapatır. Ama insan, gerçek anlamda mutlu olabilmek için, affetmeyi ve sevgiyi bir büyüklük olarak öğrenmeli. Hayatı paylaşmak, sevmek ve bağışlamak, insana gerçek huzuru getirir. Neriman bunun farkına varamadı; belki de esas kayıp olan buydu.

Rate article
Lifequest
RUHSUZ BİR HAYAT… Klavdiye Hanım kuaförden döndüğünde, 68 yaşında olmasına rağmen bakımını hiç ihmal etmezdi; saçını, tırnaklarını düzenlemek ona enerji ve mutluluk verirdi. Eşi Yuriy, bir akrabasının uğradığını ve tekrar geleceğini söylediğinde Klavdiye şüpheyle yaklaştı—artık yakını kalmamıştı, belki uzak bir akraba bir şeyler isteyecekti. Nitekim, kısa süre sonra kapıda zarif bir kadın belirdi. Galina Hanım, kibarca oturunca Klavdiye hangi taraftan akraba olduklarını sordu. Galina duygulanarak, “Ben sizin kızınızım, sadece sizi görmek istedim. Babam iki ay önce vefat ettiğinde size dair gerçeği anlattı,” dedi. Klavdiye şaşkınlıkla karşıladı ve soğuk bir şekilde anne olarak sorumluluk hissetmediğini, duygularının olmadığını belirtti. Galiye, torunun ve torununun fotoğraflarını gösterip bir şans daha istedi, ancak Klavdiye kesin bir şekilde reddetti. Yuriy ise Klavdiye’nin bu katılığına şaşırdı: “Senin hiç mi ruhun yok?” dedi. Klavdiye geçmişten yaşadıklarını anlattı: Şehirde öğrenci iken, kendisinden büyük Veli’yi delicesine sevmiş, onun karısı için taşıyıcı anne olmuş, çocuğu doğduktan sonra da hiç görmemişti. Hayatı boyunca kimseyi yakınlaştırmamış, bakım ve başarı dışında duygulara yer vermemişti. Eşi Yuriy ise, bu sevgisizlikten ve soğukluktan yıpranmış, sonunda ormana, kurtardığı köpek ve kedilerin yanına taşınmıştı. Klavdiye ise deniz kenarına tek başına gidiyor, yalnızlığından ve ruhunun eksikliğinden hiç rahatsız olmadan hayatını sürdürüyordu.