BENİM KÖRPE KIZIMI İSTEMİYORUM dedi gelin ve kapıyı çarpıp gitti…
Oysa bilseydi daha neler olacaktı…
Yıllar önce, Anadolunun bir köyünde, sıradan yaşlı bir adam yaşardı. Adı herkesçe Yaşar Emmiydi. Ha adı, ha lakabı, kimse bilmezdi ama herkes ona öyle seslenirdi; o da kimseyi düzeltmezdi. Haftalarda bir, gümüş gibi rakısından bir kadeh içer, oturduğu tahta bankta eski günlerini yad ederdi. Bazen köyün gençleri de yanına gelip, Hele anlat eskilerden! diye başına üşüşürlerdi.
Yaşar Emmi yıllar önce hanımını toprağa vermişti. Hanımıydı, adı da Nefise. Kalbi hastaydı. Doktorlar ona asla çocuk doğurmamasını söylese de o muhakkak bir evlat isterdi. Bir oğlan dünyaya getirdi, ardından hastalığı iyice arttı. Yaşar Emmi, eşini çok severdi. Evdeki her işi o yapardı; marketten yoğurdu bile hanımına taşıtmadı hiç. Yasak! derdi, Doktorlar söyledi!
Bebekle de kendi ilgilendi, yemeğini hazırladı, sabahladı başında. Nefise ise üzülürdü:
Ayıp bana, derdi. Kadınlar dalga geçecek! Hiç iş yapmıyorum, bütün yük adamda
Ama kadınlar dalga geçmezdi, aksine kıskanırdı:
Nefise, bir gün şu Yaşar Emmiyi kiralasak da bir gün senin gibi yaşasak!
Nefise gülümserdi; işte o tebessümle gitti bu dünyadan. Yaşar Emmi sabahına baktığında hanımı buz kesmişti. Günlerce ağladı, sonra da oğlunu büyütmeye koyuldu.
Oğlu on dört yaşına girince zorlu dönemi başladı. Askerden dönünce genç yaşta evlendi ve hizmet ettiği şehirde kaldı. Böylece Yaşar Emmi tek başına kaldı köyde; ama hiç yılmadı, yine gençlerle sohbete devam etti.
Oğlunun bir kızı oldu. Hep onları bekledi; bir türlü gelmezlerdi. Ya iş, ya başka bir mesele Torununu sadece fotoğraflarda görebildi.
Bir gün köylüler, Yaşar Emminin karamsar olduğunu, hiç eskisi gibi gülmediğini, kapısındaki bankta bile oturmadığını fark ettiler. Sordular, öğrendiler ki bir telgraf almış: Gelini haber vermiş, ailece trafik kazası geçirmişler. Torunu hastanede ağır durumda, oğlu ise vefat etmiş.
Tüm köy yaşlı adamın acısına yandı, ama böyle bir felakette ne teselli ne söz fayda ederdi?
Yaşar Emmi taziyeleri aldı, ama içindeki acı bir nebze azalmadı. Oğlunun kaybı ağırdı, ama torunun durumuna daha çok yanardı. Hastanede yatıyor, komada gencecik bir kız. Yaşar Emminin ruhu ezilmişti.
Bir de, gelinden sonra hiç haber yoktu. Kadın ne mektup yazardı, ne telefona bakardı. Torununun hali nasıl, nasıl haber alacak? Hiç görmese de fotoğraflardan torununu severdi; gençken Nefiseye benzetirdi.
Gitmek üzereyken, tam işini ayarlamışken bir araba eve yanaştı. İçinden sedye indirdiler. Ardından bir kadın girdi, Yaşar Emmi bir an tanıyamadı ama gelin olduğunu anladı. Sonra sedyede torunu, adeta halı gibi atıp gittiler.
Kız felçli! Hiç böyle evlat istemem. Zamanım genç, yeniden evlenirim, sağlıklı bir çocuk doğururum! dedi gelin.
Ama ben doktor değilim ki! diyecek oldu Yaşar Emmi.
Doktora da gerek yok. Hiçbir faydası yok ondan! Ona bakıcı lazım. İstemiyorsan göm diri diri, ben hayatımı mahvetmem. Ben bakıcı değilim! dedi gelin ve hızla çıktı.
İnsan annesi değil mi? diye bağırdı arkasından Yaşar Emmi.
O an anladı ki oğlu böyle bir kadın yüzünden hiç gelmemişti köye. Böyle biriyle, misafir olmaya bile utanırsın. Oğluna bu kadın nasıl denk geldi dersin ama artık sormanın bir anlamı yoktu. Bilseydi kızından böyle vazgeçeceğini, herhalde mezarında ters dönerdi. Böyle kaldı Yaşar Emmi torunuyla baş başa.
Kızın durumu gerçekten berbattı. Felçliydi. Ama Yaşar Emmi alışkındı bakmaya, ev işine Nihayet hayatında bir amaç olmuştu; torununu iyileştirmek!
Doktorlar torundan ümidini kesmiş, hastaneden çıkarmıştı. Nasıl yaşadığına şaşırıyorlardı. Artık sadece şifalı otlar ve ocak bacılar kalmıştı. Köyde ocak bacı yoktu, en yakın olanı da çok uzaktaydı. Felçli birini oraya götürmek mümkün değildi, yaşlı kadın da asla evinden çıkmazdı. Ne yapacağına karar veremedi
Her hafta giderdi uzak ocak bacıya. O kadın ona torun için otlar, sıvılar verirdi. Onlarla tedavi etti torununu. Bir yıl geçti, kızda değişiklik yoktu; ne elini oynatır, ne ayağını, konuşamaz, sadece anlamsız mırıldanırdı.
Bazen yaşlı adam, torununun yanaklarında yaş süzüldüğünü fark ederdi. O anlarda Yaşar Emminin yüreği parçalardı. Torununun anne ve babasını özlediğini düşünüp uzun uzun ona kitaplar okur, sohbet ederdi; ama kız cevap veremezdi. İkisinin de yükü ağırdı.
Bir akşam, beklenmedik bir şey oldu. Yaşar Emmi, her zamanki gibi hasta yatağının başında otururken, bir grup genç sarhoş eve girdi. Meğerse kapıyı açık unutmuşmuş. Diskodan dönerlerken, köyde felçli kız olduğunu bilirlermiş. Bir tanesi içlerinden, Şunu bir eğlenelim, hem hareket edemiyorsa karşı koyamaz! demiş. Kapıyı ittiler, açıldı.
Hadi dede! Çek kızın üstünden örtüyü, bacaklarını aç! Şimdi kura çekeceğiz, birinci kim olacak… dedi en sarhoş olan.
Aman ha! Daha çocuk o, 15 yaşında! dedi yaşlı adam.
Dur hele! Bir dişlerimi fırçalayayım! dedi Yaşar Emmi, hızlıca mutfağa koştu, bodrum kapağını açıp Tut! diye bağırdı!
O anda, bodrumdan dev gibi bir Kangal köpeği fırladı! Sağdan soldan gençleri paçalarından ısırmaya başladı! En baştakinin neredeyse her şeyini koparıyordu; diğerlerinin pantolonu yırtıldı. O gençler çıplak popoları ile köyde kaçarken köylüler güldü, Kangal peşlerinden sonuna kadar kovaladı.
Yaşar Emmi odaya döndü, torunu yatakta doğrulmuş, pencereye bağırıyordu:
Karabaş! Karabaş! Tut şunları, dedecim! Kaçırma hepsini!…
O anda yaşlı adamın gözleri doldu. İşte o gün torunu iyileşmeye başladı. Zamanla yürümeye başladı. Ne ocak bacının otu, ne köpekten gelen korku; ama konuşmaya başladı, susacağı kadar yıllar susmuştu. Peki Karabaş köpek nereden mi geldi? Cevabı kolay: Kangal Karabaş oğlunun köpeğiydi. Felaketten sonra bahtsız gelin, hem kızından hem köpekten kurtulmak istemiş.
Beraberce getirmişti, ama yaşlı adama tek söz etmemişti. Gelin ayrılınca, Yaşar Emmi kapıyı kapatmaya giderken baktı ki köpeğin biri kapıda oturuyor; sıska, gözü acı dolu, neredeyse inek gibi ağlıyor. Oğlunun köpeği olduğundan haberi yoktu. Köpeği sokağa atamadı; sahiplendi.
Köpek, yaşlı adama sadık kaldı. O akşam bodrumda oturuyordu çünkü yaz aşırı sıcaktı. Yaşar Emmi gündüz bodruma koyar, akşam güneş çekilince çıkarırdı. O gece çıkarmaya vakit bulamamıştı. Yoksa Karabaş yukarıda olsaydı, o gençler eve giremeyecekti.
Sonra torunu anlattı: Ağladığında, gözyaşı yanaklarından akınca, aslında hep köpeği özlüyormuş. Dedesi köpeği bahçede tutuyordu, odaya almıyordu hiç. Kız ise içine atmış, dedesine söyleyememiş.
Karabaş serserileri kovduktan sonra koşa koşa geri döndü, torununun yüzünü sevinçle yaladı. Meğer o da küçük hanımını çok özlemiş. Böylece üç kişi kaldılar bu dünyada: Yaşar Emmi, torunu Elif ve Karabaş. Annesinden ise bir daha tek bir haber duymadılar.




