Özgürlüğün Tadı
Geçen sonbahar tadilatı bitirdik, diye başladı hikayesine Vildan Hanım.
Duvar kâğıtlarını seçerken aylarca tartıştık, banyodaki fayansın rengi konusunda neredeyse kavga ettik, ve gülümseyerek yirmi yıl önce nasıl üç artı bir büyük ev hayal ettiğimizi hatırladık.
İşte şimdi, dedi eşim tam tadilatı kutlarken, oğlumuzu da evlendirebiliriz. Emir Han gelinini getirsin, çocuklar doğsun, ev tam anlamıyla şenlenir, sıcak bir yuvamız olur.
Hayallerinin suya düşeceğini bilseydi, hiç bu kadar sevinmezdi. Büyük kızım Serra, iki bavul ve iki çocukla bir gün kapıda belirdi.
Anne, gidecek yerim yok, dedi. O andan itibaren tüm planlarımız çöpe gitti.
Emirin odasını torunlara verdik. Oğlum da sağ olsun, sesini çıkarmadan omuz silkti:
Sorun değil, zaten yakında benim de kendi evim olacak.
Kendi evi dediği, annemin tek odalı evi. Orası da pırıl pırıl tadilattan yeni çıkmıştı. O evi genç bir çifte kiraya vermiştik. Her ay banka hesabıma az ama önemli bir miktar geliyordu yaşlanınca elimizde bir güvence olsun diye. Eşimle temel huzurumuz işte buydu.
Bir gün Emir ve nişanlısı Lale, o apartmanın önünden geçerken kafalarını kaldırıp hayaller kurduklarını gözümle gördüm. Ne düşündüklerini anlamak zor değildi; ama hiçbir şeyden bahsetmedim.
Bir sabah Lale koşa koşa geldi:
Vildan Hanım, Emir bana evlilik teklif etti! Düğünümüz için bir mekan bulduk! Düşünün: gerçek bir fayton, canlı arp, yaz terası… Misafirler bahçede dolaşacak!
Peki sonra nerede yaşayacaksınız? diye dayanamadım, böyle düğünler, alınan çeyrek altınlarla bitmez, TLler havada uçuşur!
Lale bana, Aya kar yağmış gibi baktı.
Bir süre sizde kalırız. Sonra bakarız.
Bizim evde zaten Serra ve çocuklar var. Resmen yurt oluyor, burası ev değil, dedim ağır ağır.
Lale suratını astı:
Evet, şimdilik sizde yaşamak mantıklı değil galiba. Gerçek bir öğrenci yurdu buluruz. En azından kimse bizim özelimize karışmaz.
Bu kimse özelime karışmaz lafı beni fena yaraladı. Ben mi karıştım? Sadece, saçma bir hatadan kurtarmak istedim onları.
Sonra Emirle ciddi bir konuşma yaptım. Son kozum:
Oğlum, bu kadar gösterişe ne gerek var? Nikahı sessiz sedasız kıyın, o parayla krediye peşinat hazırlayın!
Emir camdan baktı, yüzü sertleşmişti.
Anne, siz yirmi beş yıldır her evlilik yıldönümünüzde Altın Ejderde kutlama yapıyorsunuz. Evde kutlasanız olmaz mıydı? Daha ucuz olacaktı.
Dilim tutuldu. Ne cevap vereceğimi bilemedim.
İşte, diye sırıtarak devam etti, sizin geleneğiniz var, bizim de olacak.
Bizim aile yemeğini, hayallerindeki beş yüz bin TLlik görkemli düğünle bir tuttu! Gözlerinde o an sadece oğlum değil, bir hâkim gördüm. Kararı vermişti: İkiyüzlüsünüz! Kendinize her şeyi hak görüyorsunuz, bana hiçbir şeyi layık görmüyorsunuz. Unuttuğu şey, arabasının kredisinin hâlâ babasıyla benim üzerimde olduğu. O para yastık değil, diken! Hiç düşünmez.
Şimdi ise düğün lazım! Hem de ne düğün!
Sonuç olarak oğlum ve müstakbel gelin bana küstüler. Özellikle de annemin evinin anahtarlarını vermeyi kabul etmediğim için.
***
Bir gece yarısı, bomboş bir otobüste eve dönerken camda kendimin hayli yorgun bir versiyonunu gördüm. İki elimde marketten alınmış ağzı dolu bir çanta, gözlerimde ise bir tür endişe vardı.
Ve o an, içimi delen bir netlik ile, şunu fark ettim: ben her şeyi… korkudan yapıyorum!
Korkudan yaşlanmak, çocuklarımın beni bırakmasından, belirsiz gelecekten…
Evi Emire vermiyorum çünkü kıyamadığımdan değil, verirsem elimde hiçbir şey kalmayacak diye korkuyorum.
Ona hayatın zorluklarını öğretmeye çalışıyorum ama bir yandan da kanatlarını kırpıyorum; her şeyi ödüyorum, çünkü ya başarısız olursa ve üzülürse diye.
Ondan yetişkin gibi davranmasını bekliyorum ama hâlâ anlayamaz, yapamaz sanıyorum.
Halbuki Emir ve Lale sadece güzel bir başlangıç istiyorlar. Faytonlu, arplı bir düğün. Evet, biraz saçma ve savurganca. Ama hakları; tabii kendi paralarıyla!
O gün kiracılara ulaştım, en kısa zamanda çıkmalarını rica ettim. Bir ay sonra Emiri aradım:
Gelin. Konuşalım.
Kapıyı gergin açıp geldiler. Masaya çayı koydum ve annemin evinin anahtarlarını önlerine bıraktım.
Alın, dedim, Sakın sevinciniz kursağınızda kalmasın; bu hediye falan değil. Evi size bir yıl veriyorum. O bir yıl içinde ya krediye girip ev alırsınız ya da burada kalmaya devam edersiniz ama şartlar değişir. Kira kaybım olacak. Olsun; bunu sizin düğününüz için değil, bir aile olma şansınız için yatırım sayarım. Komşu değil, aile olmanız için.
Lale gözlerini fal taşı gibi açtı. Emir anahtarlara bakıyordu, sanki rüya görüyordu.
Anne… Serra?
Ona da sürpriz var. Artık büyüdünüz. Kendi yaşamınızın sorumluluğu sizde. Biz arka fon olmayacağız, cüzdanınız da değiliz. Sadece anne-babanızız. Seviyoruz, ama kurtarmıyoruz.
Sessizlik, kulaklarımı çınlattı.
Düğün? diye sordu Lale. Seste ilk kez bir tereddüt.
Düğün mü? Omuz silktim, Bilmiyorum. Arp için bütçe bulursunuz belki, ne bileyim!
***
Emir ve Lale gittiler, ben ağlamamak için zor tuttum kendimi. Ya başaramazlarsa? Ya sonsuza kadar kırılırlarsa?
Ama yine de, yıllar sonra ilk kez derin bir nefes aldım. Çünkü nihayet hayır diyebildim! Onlara değil, kendi korkularıma. Oğlumu yetişkin, karmaşık ve özgür bir hayata gönderdim.
Nasıl bir hayat olacaksa…
***
Şimdi Emirin gözünden bir bakalım:
Biz Lale ile farklı bir düğün hayal ediyorduk. Ama ablamın boşanması planları suya düşürdü. Annem, pahalı bir düğün gereksiz dediğinde içimden bir şeyler koptu.
Peki siz neden her yıldönümünüzde en pahalı restorana gidiyorsunuz? Evde kutlamak olmaz mıydı? Daha ucuz olurdu! dedim, hatta patladım.
Annemin suratı bembeyaz oldu. Acı çektirmek istedim; incindim.
Evet, bana araba aldılar. Ama ben istemedim ki! Sonra sürekli kredi ödemesini yüzüme vuruyorlar. Bana mı sordunuz? Kendi kafanıza göre aldınız!
Evi baştan aşağıladılar, sizin için dediler. Ama şimdi oraya taşınmak yasak!
Anneannemin eviyse ayrı bir kutsal emanet, kırk yılın başı açılır. O bile düğünden önemli oldu!
Şimdi ne yapalım? Hem kendimize hem dünyaya biz bir bütünüz dememiz lazım; ama nasıl?
Bir gün Lale gözlerini kaçırarak dedi ki:
Emir, sana verecek hiçbir şeyim yok. Annemler yardım edemiyor; onlar da krediyle uğraşıyor.
Onu teselli etmek için Kendini veriyorsun bana, dedim. İçimden ise küfrettim. Ona değil. Haksızlığa. Neden her yük annemle babamda? Neden yardım ettiklerinde yüzleri yorgun ve hiç mutlu değil? O yardım değil, ağır bir suçluluk duygusu yaratıyor.
Kısacası: konuşulmamış, havada asılı onlarca burukluk vardı. Sonra anne aradı. Sesi bambaşkaydı.
Gelin, konuşalım.
Ölüme gider gibiydik. Lale elimi sıktı, fısıldadı:
Bizi düğünde yalnız bırakacak, dedi.
Olabilir, dedim.
***
Masada anneannemin evinin anahtarları vardı. Çocukluğumdan tanıdığım o anahtarlık.
Alın, dedi annem.
Sonra kısa, ama devrim gibi bir konuşma yaptı. Bir yıl, karar, artık fon ve cüzdan olmayacağız. Yatacak yerim yok kozu gitti, Anne-baba halleder hayali yıkıldı.
Anahtarları aldım, buz gibi ve ağırdı. İşte o anda tokat gibi bir gerçek çarptı yüzüme.
Her şeyi istedik, kırıldık, ama bir kere olsun açıkça bir şey konuşmadık: Anne, baba, korkularınızı anlıyoruz. Biz ilerlemek istiyoruz ama sizi de yormayacağız, beraber plan yapalım.
Hayır, biz hep onların istediğimiz her şeyi tahmin etmesini bekledik. Şartsız, kompromissiz, gülerek… Tıpkı çocukken.
Düğün? diye Lale sordu ürkek bir sesle.
Düğün mü? annem omuz silkti, Arp için bütçe bulursunuz, bulursanız olur.
Dışarı çıktık. Anahtarları cebimde döndürdüm.
Ne yapacağız? dedi Lale. Evi değil, hayatı sordu.
Bilmiyorum, dedim. Bundan sonrası bizim meselemiz…
Yeni, korkulu sorumluluğun içinde bir tür vahşi özgürlük vardı. Ve ilk soru şu: Gerçekten fayton ve arpa ihtiyacımız var mı? Gelenek güzeldir ama bir gün değil, yaşanan hayatta anlamı olmalı…
***
Ve sonunda?
Emirle Lalenin yetişkin hayatı ertesi gün başladı.
Sonunda beraberler! Aynı evde yaşıyorlar! O ev hâlâ onların değil, ama sonuçta! Küçük, ama tertemiz. Mis gibi tadilat kokuyor. Ve kimse karışmıyor! İlk haftalar misafir eksik olmuyor, her gün kapı çalıyor. Ama yani özgürlük!
Bir ay geçince, hayat ortak zevk buldurdu: Bize bir köpek lazım! Hem de ufacık değil, kocaman bir şey!
Lale hep büyük köpek hayali kurmuş ama annesi asla izin vermemiş. Emirin eski köpeği ilkokulda kaçmış, içi hâlâ buruk.
Bu eksik mutluluk zinciri evde hızlıca tamamlandı: evlerine üç aylık bir Golden Retriever, adı da Simba.
Simba daha gelir gelmez evin yeni gerçek sahibi oldu: köşe tırmaladı, mobilya kemirdi, ortalığı batırdı.
Vildan Hanım çocukların evine ilk kez misafir olduğunda şoka girdi: Evde yeni bir dost olduğunu kimse ona söylememişti.
Emir! Lale! Bunu nasıl yaptınız? Hiç sormadınız bile! neredeyse ağlayarak evi inceliyordu, Kocaman köpek, başınıza iş alıyorsunuz! Bütün gün yalnız kalıyor; tabii ki dağıtacak! Bu tüylere ne diyeyim? Temizlemiyor musunuz? Ve şu kokular! Yok, yok, bu iş burada bitmez! Yarın bu köpeği yollayın!
Anne, dedi Emir biraz sinirli, Bizi bir yıl bu eve bıraktın. Artık her detayımıza karışacak mısın? Anahtarları sana geri mi verelim?
Yok öyle yağma, atıldı Vildan Hanım, Ben sözümün arkasındayım. Bir yıl ise bir yıl. Ama unutmayın: evi bana bıraktığınızda öyle olacak, baştan nasıl aldıysanız öyle!
Tamam, dediler Emir ve Lale aynı anda.
O zamana kadar beni beklemeyin. Görmek istemiyorum.
***
Kadıncağız sözünü tuttu. Aylarca uğramadı. Hatta telefon bile açmadı.
Dört ay sonra Emir eve döndü: Lale ile ayrılmışlardı.
Misafirlik bileteniz bitince ev sahibiniz olursunuz! dedi, gülse mi ağlasa mı bilemedim.
Uzun uzun anlattı; Lale mutfağa hâkim olamamış, köpek bakamamış, tam zamanında dışarı çıkaramamışlar. Simbayı yetiştirene zar zor geri vermişler; o da hemen kabul etmemiş, epey yormaç çekmişler.
Simbaya üç aylık mama almışlar, eski sahibi şart koşmuş. O mamalar dünyanın parası!
Oğlum, Lale ile çok acele etmedin mi? dedi Vildan Hanım, hafif güler yüzle, Hani düğün vardı, fayton ve arplı!
Ne düğünü anne?! Aman Allah aşkına! Anneannenin evini hemen kiraya ver!
Neden? Oraya alışmadın mı?
Yok, benim yerim evimdir. Sen karşı çıkmazsın değil mi?
Hep destek, her zaman destek, dedi Vildan Hanım, Serra ve çocuklar gidince ev yine bomboş kaldı zaten…




