Kendi Evimde Başıma Açtığım Dertler — Baba, bu yeni eşyalar da neyin nesi? Antikacı mı soydun yoksa? — Kıvırcık kaşlarını şaşkınlıkla kaldıran Kristina, komodinin üzerinde duran beyaz örgü danteli inceledi. — Senin eski eşyalar meraklısı olduğunu bilmiyordum doğrusu. Zevkin tıpkı babaannem Zeynep gibi… — Oy, Kristincim? Habersiz geldin mi? — Oğuz Bey mutfaktan çıktı. — Biz… Yani ben, seni beklemiyordum… Babası hareketli görünmeye çalışsa da bakışları suçluluk içindeydi. — Belli ki beklemiyordun, — dedi Kristina, dudaklarını sıkıp salona yönelirken. Orada onu daha çok sürpriz bekliyordu. — Baba… Bunlar nereden çıktı? Burada neler oluyor? Kristina kendi evini tanıyamıyordu. …Evi babaannesinden aldığında içler acısı haldeydi. Eski bir televizyon, paslı radyatörler, renkleri solmuş duvar kağıtları… Yine de kendi dairesiydi. Eline geçen birikimiyle özenli bir tadilat yaptırmış, skandinav tarzda sade ve ferah bir atmosfere kavuşturmuştu. Özenle perde seçmiş, halı sermiş, mobilyaları uyumlu şekilde yerleştirmişti… Ama şimdi koyu, ışık geçirmez perdelerin yerine sıradan bir tül asılmıştı. İtalyan kanepeyi vahşi kaplanlı sentetik bir battaniye örtmüştü. Sehpanın üstünde ise zehir gibi pembe plastik bir vazo içinde sahte güller… Asıl sıkıntı ise kokulardı. Mutfaktan kızarmış balık ve yağ kokusu geliyordu. Duman altı bir tabaka… Oysa babası sigara içmezdi ki… — Kristincim, şöyle anlatayım… — sonunda konuştu Oğuz Bey. — Burada… Yani ben artık tek başıma değilim. Sana daha önce söylemek istedim ama olmadı. — Nasıl yani, yalnız değilsin? — şaşırdı Kristina. — Baba, anlaşmamız böyle değildi! — Kızım, öyle deme… Sen de bilirsin ki annenle evliliğim bitince hayatım son bulmadı. Hâlâ genç sayılırım, emekli bile değilim! Benim de kendi özel hayatım olamaz mı? Kristina öylece kaldı. Babası elbet isterse başkasıyla görüşebilir. Ama kendi evinde mi? …Bir yıl önce annesiyle yolları ayrılmıştı. Annesi, babasının ihanetini sakin karşıladı, ruhunu dinlendirmek ve kendini geliştirmekle meşgul oldu. Onun dostları öyle çoktu ki, yalnızlık ve hüzün yanına yaklaşamadı. Babası ise başka bir eve dönüp kendi duvarlarını ve pencerelerini onarımla baş başa bırakmıştı. Evi tam bir harabeydi: kararmış duvarlar, kırık camlar, nemli köşeler… — Ah Kristina, burada yaşanır mı? Kışa yetiştiremem. Beş kuruşum yok. Donarsam kaderimdir… — diye iç çekmişti o zaman babası. Kristina dayanamadı. Babasını böyle bir ortamda bırakmaya vicdanı elvermedi. Evde artık o oturmuyordu, çünkü yeni evine taşınmıştı. Ayrıca kiraya vermeyi de düşünmüyordu o tecrübelerden sonra. — Baba, gel benim evimde kal şimdilik, — dedi ona. — Her şey hazır, tüm konfor var. Sen kendi evi yavaş yavaş toparlarsın, sonra geçersin. Sadece tek şartım var: misafir yok! — Cidden mi? — şaşkınlıkla sordu babası. — Yavrucuğum, beni kurtardın vallahi! Söz veriyorum, her şey sakin ve huzurlu olacak. Huzur… Kristina bunları hatırlarken banyonun kapısı açıldı, sıcak buhar eşliğinde ellili yaşlarda bir kadın ağır adımlarla çıktı. Kristina’nın en sevdiği havlusunu üstüne geçirmişti. Vücudu havlunun içinde zor sığıyordu. — Ooo Oğuzcuğum, misafirimiz mi var? — kalın sesle güldü kadın. Sonra kibirle gülümsedi. — Bari haber verseydin, ev kıyafetimdeyim. — Siz kimsiniz? — Kristina gözlerini kıstı. — Neden üstünüzde benim havlum var? — Ben Canan, babanın sevgilisi. Ne gerildin hemen? Havluyu aldım, boşta duruyordu nasıl olsa. Kristina’nın öfkesi zirveye çıktı. — Çıkarın. Hemen, — diye hışımla söyledi. — Kristina! — babası araya girdi. — Uzatma, Canancık sadece… — Canan Hanım, başkasının evinde başkasının eşyasını giyiyor! Baba, senin aklın yerinde mi? Sevgilini buraya getiriyorsun, ona eşyalarımı karıştırmasına izin veriyorsun! Canan aldırmadan salona yürüyüp kaplanlı battaniyeye oturdu. — Ne saygısız insansın, — dedi. — Senin yaşında olsam babanın yerine olsam sana bir güzel ders verirdim! Babana nasıl böyle konuşuyorsun? O başka biriyle yaşamak istiyor diye sana ne! Kristina şok geçirdi. Kendi evinde, koltuğunda, ona böyle davranan yabancı bir kadın… — Bana ne, — dedi Kristina. — Ta ki bunlar benim evimde olana kadar. — Senin mi? — Canan kaşlarını kaldırdı ve Oğuz Bey’e baktı. Oğuz Bey köşeye sinmişti, endişeyle kızına ve sevgilisine bakıp olayın kendiliğinden çözülmesini umuyordu ama işler ters gidiyordu. — Babacığım, demek unuttun anlatmayı? — Kristina sertçe gülümsedi. — Madem öyle, ben anlatayım. O burada sadece misafir. Bu ev bana ait, çaydanlığından perdesine kadar her şeyi ben aldım. Babamı iyilik olsun diye içeri aldım, ama sevgililerini getirsin diye değil! Canan kıpkırmızı oldu. — Oğuz… — sesi buz kesti. — Ne diyor bu kız? Sen bu evin senin olduğunu söylemiştin. Yalan mı söyledin? Babası duvara yapıştı, kulakları kıpkırmızıydı. — Canancığım, anlamı başka, yanlış anladın… — dedi güçlükle. — Kendi evim var ama burası o değil. Detay yüklemek istemedim sana. — Detaymış! Sağ ol! Yüzüme karşı azarlıyorlar… Kristina’nın sabrı taşmıştı. — Dışarı, — dedi sessizce. — Ne? — afalladı Canan. — Çıkın evimden. İkinize de bir saat veriyorum. Yoksa hukuki yollara başvuracağım. Evime misafir alan dert açar başına… Kristina kapıya doğru yürüdü ama babası hızla önüne geçti. — Beni sokağa mı atacaksın? Benim orası ne halde olduğunu biliyorsun! Donarım diyorum sana! Babası koluna yapışınca Kristina’nın içinde acı bir sızı yükseldi. Çocukluk anıları, vicdanı… Bir an çözülür gibi oldu. Ama sonra tekrar Canan’a baktı. Yabancı bir kadın, havlusu içinde, nefretle onu süzüyordu. Sessiz kalırsa, yarın kilitler değişir, kağıtlar yenilenirdi. — Baba, yetişkin adamsın. Bir ev tut, — dedi Kristina kolunu kurtararak. — Suçlu sensin. Evi paylaşırken yalnız kalacaksın demiştik, sen başka kadın getirdin, eşyalarımı kullandı, evimi kirlettin… — Evinle mutlu ol! — dedi Canan. — Hadi Oğuz, aşağılamaya izin verme. Nankör yetiştirmişsin… Yarım saat sonra her şey bitmişti. Babası sessizce, kambur bir halde ayrıldı. Kristina’nın hafızasına babasının o mağdur, yağmurda bırakılmış köpek bakışı kazındı. Ama Kristina kararlı durdu. Onlar gittikten sonra ilk işi tüm camları açmak, balık kızartması ve sigara kokusundan kurtulmak oldu. Sonra havlu, battaniye, Canan’ın bıraktığı ne varsa çöpe gitti. Ertesi gün temizlikçi ve çilingir çağırdı. Başkasının dokunduğu eşyaya tahammülü kalmamıştı. Özellikle bu kadının. …Dört gün geçti. Artık evde gereksiz bir şey yoktu. Sahte çiçekler, tuhaf kokular yoktu. Kendisi artık eşinin evinde yaşasa da, kendi eviyle ilgili huzuru yerindeydi. Babası ile ise hiç konuşmadı. Dördüncü gün babası aradı. — Alo, — dedi çekinerek Kristina. — Ne diyorsun kızım… — babası sarhoş sesiyle başladı. — Mutlu musun? Canan gitti. Beni terk etti… — Şaşırdım doğrusu, — dedi Kristina. — Eminim o evi görüp, uğraşın gereksizliğini anlayınca hemen gitti, değil mi? Babası burnunu çekti. — Evet… Isıtıcı koydum, şişme yatakta uyudum. Sadece üç gün dayanabildi. ”Sen sefilin tekisin, kandırdın beni” dedi, ablasına gitti. Zamanımı boşa harcadım dedi… Oysa biz seviyorduk birbirimizi, Kristina! — Aşk mı? Sen rahat aradın, o da öyle. İkiniz de yanıldınız. Bir an sessizlik oldu. Babası devam etti. — Burada yalnızım diye çok kötü hissediyorum, kızım. Burada korkuyorum… Döneyim mi? Yalnız kalırım, söz veriyorum! Kristina bakışlarını yere indirdi. Babası yıkık bir evde yalnızdı. Ancak bunu kendi elleriyle hazırlamıştı: önce annesini aldatmış, sonra kızını kandırmış, sonra Canan’ı sözüyle avlamıştı. Acıyordu babasına. Ama bu acı ikisini de zehirlerdi. — Hayır baba, almayacağım seni, — dedi Kristina. — İşçi tut, tadilat yap. Kendi yarattığın şartlarda yaşamayı öğren. Tek yardımım, sana iyi ustalar önerebilirim. İstersen ulaş bana. Ve telefonu kapattı. Acımasız mıydı? Belki. Ama Kristina artık hiç kimsenin havlusunda, ruhunda iz bırakmasını istemiyordu. Bazen kiri temizleyemezsin. Hayatına sokmamayı öğrenmek zorundasın…

Kafama bela aldım

Baba, bu ne yeni eşyalar böyle? Antikacı mı yağmaladın? Zeynep şaşkınlıkla kaşlarını kaldırıp komodindeki beyaz örgü danteli inceliyordu. Hiç senin böyle eski şeylere merakın olduğunu bilmiyordum. Zevklerin tam da Babaannem Leman gibi
Ayy Zeynepciğim, hayırdır? Habersiz mi geldin? Ali Rıza Mutlu mutfaktan çıktı. Biz Yani ben, seni beklemiyordum

Belli ki babam neşeli görünmeye çalışıyordu, ama bakışları suçluydu.

Sanırım beklemediğin belli oluyor, diyerek istemsizce dudaklarımı büzdüm ve salona yürüdüm. Beni yeni sürprizler bekliyordu. Baba, bunlar nereden geldi? Ne oluyor burada?

Kendi evimi artık tanıyamıyordum.

…Ev bana babaannemden geçtiğinde harabe gibiydi. Eski Osmanlı mobilyaları, koca bir tüplü televizyon, paslı kombi, yer yer kalkmış duvar kağıtları… Ama sonuçta benim dairemimdi.
O zamanlar ufak birikimim vardı. Hepsini tadilata harcadım, hem de öyle alelade bir iş değil. Minimalist, ferah bir İskandinav tarzı seçtim: açık renkler ve az eşya, iki odalı evimi daha büyük gösteriyordu. Şefkatle dekorasyonu tamamladım, perde kumaşı aradım, pofuduk halılar serdim

Şimdi ise koyu, güneşi geçirmeyen perdeler yerine ucuz tül takılmıştı. İtalyan koltuk, üzerinde sentetik kaplanlı bir polar battaniyenin altında kaybolmuştu. Sehpa üstünde ise plastik pembe bir vazo, sahte çiçeklerle doluydu.

Ama en kötüsü kokulardı. Mutfaktan kızartma ve balık kokusu geliyordu. Bütün evi tütün kokusu sarmıştı. Halbuki babam hiç sigara içmezdi

Zeynep, şimdi dedi Ali Rıza sonunda. Durumu anlatmam gerek Yalnız değilim burada. Daha önce söylemek istedim ama bir türlü fırsat olmadı.
Yalnız değilsin mi? şaşırdım. Baba, öyle konuşmamıştık!
Zeynep, bak hayatım annende bitmedi. Daha emekliliğim bile gelmedi, genç sayılırım. Kendi özel hayatım olmasın mı?

Birkaç saniye heykel gibi kaldım. Elbette, babam başkasıyla görüşebilir, bunda bir problem yoktu. Ama kendi evimde mi?

…Annemle babamın ayrılığı bir yıl oldu. Annem babamın ihanetini müthiş sakin karşıladı, sanki yükten kurtulmuş gibiydi ve kendini geliştirmeye verdi. Öyle çok arkadaşı vardı ki, üzülmeye vakti yoktu.
Babamsa perişandı. Bekar evine döndüğünde şoka girmişti. On yılı aşkın bir süredir kiracılar vardı, sonra bir tanesi sigara ile uyuyup yangın çıkardı. Tadilata parası yoktu, evi satmaya da içi elvermedi, orada yaşamaya hiç niyetlenmemişti.
Açıkçası, yaşanacak gibi değildi. Duvarlar kararmış, camlar kırık, pencere diplerinde küf… Korku filmi gibi görünüyordu.

Kızım, burada yaşanmaz… diye sızlanmıştı o zaman. Kışı nasıl çıkarırım bilmiyorum. Bu kadar parayı nereden bulacağım? Donarsam da kader

Vicdanım el vermemişti. Beni büyüten adamı böyle bırakmak olmazdı. Sonuçta benim evim de boştu, yeni evlenip eşimin yanına taşınmıştım. Babamın da kiracılıktan bıkmış deneyimleri vardı.

Baba, geçici olarak benim evde kal, demiştim. Her şey hazır, tadilat falan gerekmez. Ama tek şartım var: Misafir istemiyorum.
Gerçekten mi? diye şaşırmıştı babam. Sağ ol kızım! Beni kurtardın. Söz, sessiz sakin oturacağım.

Sakinlik mi dedim

Bunu düşünürken, banyonun kapısı açıldı, içeriye sıcak buhar yayıldı. Kırk beş elli yaşlarında bir kadın, bornozumla çıktı. Hem de benim en sevdiğim bornoz
Ooo Ali Rıza, evde misafir mi var? kısık bir sesle sordu ve küçümser bir gülümsemeyle baktı. Haber etseydin bari, bu halde yakalanmazdım.
Siz kimsiniz, bornozum neden üzerinizde? diyerek gözlerimi kısıp sorguladım.
Ben Şuleyim, babanın sevgilisi. Huylanma, aldım, boş duruyordu nasıl olsa.

Sinirden başım zonklamaya başladı.

Çıkarın onu. Hemen, dedim dişlerimi sıkarak.
Zeynep! dedi babam, ikimizin arasına girdi. Tartışma çıkarma!
Tartışma çıkaran senin sevgilin, başkasının eşyasını izinsiz giymiş!
Şule gözlerini devirdi, kaplanlı battaniyeye ağırca oturdu.

Sen tam bir terbiyesizsin, dedi. Ben olsam Ali Rızayı kemerle döverdim, yaşına bakmadan! Babanı azarlamaya ne hakkın var? Onun hayatına karışamazsın canım!

Donup kaldım. Tanımadığım biri salondaki koltuğumda bana ders veriyordu!

Karışmam, dedim. Ama kendi evimde bunu kabul etmem.
Evin mi? Şule kaşlarını kaldırdı, babama baktı.

Babam duvara yaslanmış, ürkek gözlerle bizden medet bekliyordu. Her şey kendiliğinden çözülür sanıyordu, ama fırtına yaklaşıyordu.

Aah… Baba söylemeyi unuttu demek? dedim buz gibi bir gülümsemeyle. Burası onun değil, benim. Evimde misafir. Tüm eşyalarım bana ait. Geçici olarak kalmasına izin verdim, ama böyle sevgililer beklemiyordum!

Şule kıpkırmızı kesildi.

Ali Rıza? sesi buz gibi oldu. Ne diyorsun sen? Burası senin değil miydi? Yoksa bana yalan mı söyledin?

Babam duvarda erimeye çalışıyordu.
Yani, Şuleciğim, ben öyle demek istemedim. Farklı anladın Kendi evim var ama burası öz evim değil. Detaylara girip seni yormak istemedim.
Yormak istememişmiş! Sağ ol ama şimdi herkes laf söylüyor!

Sabır taşım çatladı.

Çıkın, dedim sessizce.
Ne? Şule dona kaldı.
Hemen gidin. İkinize de bir saat. Kalırsanız, polise giderim. Kafama bela ettim

Kapıya doğru yürüdüm. Tam o sırada babam çaresizce peşimden atıldı.
Kızım, babanı kapı dışarı mı edeceksin? Evinin halini biliyorsun! Donarım orada!
Koluma yapıştı, boğazım düğümlendi. Küçüklüğüm, vicdanım, yaşlı babama merhametim Her şey içimde tepişti.

Ama gözüm Şuleye takıldı.

Kolumu koltuğa uzatmış, bornozumda bana nefretle bakıyordu. Sustursam, yarın evin anahtarını değiştirecek, duvar kağıdını sökecek.

Baba, yetişkin adamsın. Bir ev tut, dedim. Kendin ettin, kendin buldun. Anlaştığımız gibi tek kalacaktın. Ama sen başkasını getirdin, eşyalarımı kullandın, evi berbat ettin
Evinle mutlu ol! dedi Şule. Hadi Ali Rıza, aşağılanma yeter. Vaktinde iyi insan yetiştirememişsin

Yarım saat sonra ev boşaldı. Babam sessizce, kambur gitmişti. Gözleri asla aklımdan çıkmayacak: ıslanmış köpek gibi sürgüne gönderilmişti. Ama direndim, kımıldamadım.

Onlar gidince ilk iş olarak tüm camları açtım. Balık, sigara ve adi parfüm kokusunu havalandırdım. Bornozum, battaniye, Şulenin dokunduğu ne varsa topladım, çöpe attım. Ertesi gün temizlikçi ve çilingiri çağırdım. Yabancı birinin izini silmek gerekiyordu. Özellikle onunkini.

…Dört gün geçti.

Şimdi evim tertemiz ve huzurlu. Sahte çiçek, abuk sabuk koku yok. Zaten eşimle yaşıyorum ama böyle rahat etmek güzel.

Babamla konuşmadım. Dördüncü gün kendisi aradı.

Alo, ağırdan alarak açtım.
Ee Zeynep dedi içkili sesiyle. Memnun musun şimdi? Şule beni terk etti, gitti
Şaşırdım, tutamadım kendimi. Tahmin edebiliyorum. Gerçek evini görüp kaçtı, değil mi?

Babam burnunu çekti.

Evet Elektrikli soba aldım, şişme yatakta yatıyorum. Şule üç gün dayandı Sonra aç kaldım, dedi, gitti. Bavulunu topladı, ablasına geçti. Boşuna zaman harcamışım, dedi. Oysa biz birbirimizi seviyorduk Zeynep!
Ne sevgisi baba? Sen rahat yaşamak istedin, o da aynısını. İkiniz de hesap hatası yaptınız.

Kısa bir sessizlik

Kızım, yalnızlık çok kötü. Korkuyorum Dönebilir miyim? Söz veriyorum, tek başımayım. Yalvarırım!

Başımı eğdim. O terk edilmiş evde, o harabede Ama kendi elleriyle getirdiği sonuçtu bu. Annemi aldattı, sonra beni kandırdı, üstüne Şuleye de palavralar attı.

Üzüldüm, evet. Ama acımak kimseyi kurtarmazdı.

Hayır baba. Artık dönemezsin, dedim. İşi bilen ustalar bulup tamiratı yap. Kendi seçtiğin yerde yaşamayı öğren. Sana yardıma ihtiyacın olursa usta referansı verebilirim. İstediğin zaman ara ama başka bir şey isteme.

Telefonu kapadım.

İnsafsızlık mı? Belki. Ama biri bir daha eşyalarımı da, ruhumu da kirletmesin istiyorum. Bazen bir kiri çıkarmak imkansızdır; onu baştan içeri almamak en doğrusudurOdanın sessizliği, geride kalanlara ait her izle birlikte daha da derinleşti. Pencereden sızan hafif bir yaz akşamı rüzgarı, tül perdeyle oynadı. Her şey yeniden bana ait, hayatım yeniden bana ait. Bir süre sonra, telefonuma bir mesaj düştü: Zeynep kızım, ustaların numarasını gönderir misin? Altında bir emoji; üzgün, ellerini açmış. Gülümsedim. Bu, acımadan değil, sınırlarımdan gelen bir tebessümdü.

Kendi hayatımın içinde, kendi düzenimde, yeniden eski huzura döndüm. Bazen geçmişten kalan sesler fısıldadı; bir çocukken babamın dizinde, annemin kahkahasında, babaannemin antika eşyalarında Ama sonunda anladım: Eskilerden kopmak, yenilerini koymak cesaret istiyordu.

O akşam eşim eve geldiğinde, ona kısaca anlattım. Kapılarımı doğru insanlara açmayı, yanlışlara ise kapatmayı öğrendiğimi söylediğimde, omzuma hafifçe dokundu. Bravo, dedi. Evimiz ve huzurumuz seninle hep güvenli olacak.

Belki bir gün babam, kendi evinde kendi çözümlerini bulur. Belki hayal ettiği sıcaklığı yine bir yerde yakalar. Ama bu ev, bu hayat, artık yalnızca bana ait. İçimdeki sızı azaldı; vicdan ve sınır arasındaki o ince çizgide, kendimi ilk defa doğru yerde buldum.

Ve o anda anladım; bazen en büyük iyilik, kendini korumaktır.

Rate article
Lifequest
Kendi Evimde Başıma Açtığım Dertler — Baba, bu yeni eşyalar da neyin nesi? Antikacı mı soydun yoksa? — Kıvırcık kaşlarını şaşkınlıkla kaldıran Kristina, komodinin üzerinde duran beyaz örgü danteli inceledi. — Senin eski eşyalar meraklısı olduğunu bilmiyordum doğrusu. Zevkin tıpkı babaannem Zeynep gibi… — Oy, Kristincim? Habersiz geldin mi? — Oğuz Bey mutfaktan çıktı. — Biz… Yani ben, seni beklemiyordum… Babası hareketli görünmeye çalışsa da bakışları suçluluk içindeydi. — Belli ki beklemiyordun, — dedi Kristina, dudaklarını sıkıp salona yönelirken. Orada onu daha çok sürpriz bekliyordu. — Baba… Bunlar nereden çıktı? Burada neler oluyor? Kristina kendi evini tanıyamıyordu. …Evi babaannesinden aldığında içler acısı haldeydi. Eski bir televizyon, paslı radyatörler, renkleri solmuş duvar kağıtları… Yine de kendi dairesiydi. Eline geçen birikimiyle özenli bir tadilat yaptırmış, skandinav tarzda sade ve ferah bir atmosfere kavuşturmuştu. Özenle perde seçmiş, halı sermiş, mobilyaları uyumlu şekilde yerleştirmişti… Ama şimdi koyu, ışık geçirmez perdelerin yerine sıradan bir tül asılmıştı. İtalyan kanepeyi vahşi kaplanlı sentetik bir battaniye örtmüştü. Sehpanın üstünde ise zehir gibi pembe plastik bir vazo içinde sahte güller… Asıl sıkıntı ise kokulardı. Mutfaktan kızarmış balık ve yağ kokusu geliyordu. Duman altı bir tabaka… Oysa babası sigara içmezdi ki… — Kristincim, şöyle anlatayım… — sonunda konuştu Oğuz Bey. — Burada… Yani ben artık tek başıma değilim. Sana daha önce söylemek istedim ama olmadı. — Nasıl yani, yalnız değilsin? — şaşırdı Kristina. — Baba, anlaşmamız böyle değildi! — Kızım, öyle deme… Sen de bilirsin ki annenle evliliğim bitince hayatım son bulmadı. Hâlâ genç sayılırım, emekli bile değilim! Benim de kendi özel hayatım olamaz mı? Kristina öylece kaldı. Babası elbet isterse başkasıyla görüşebilir. Ama kendi evinde mi? …Bir yıl önce annesiyle yolları ayrılmıştı. Annesi, babasının ihanetini sakin karşıladı, ruhunu dinlendirmek ve kendini geliştirmekle meşgul oldu. Onun dostları öyle çoktu ki, yalnızlık ve hüzün yanına yaklaşamadı. Babası ise başka bir eve dönüp kendi duvarlarını ve pencerelerini onarımla baş başa bırakmıştı. Evi tam bir harabeydi: kararmış duvarlar, kırık camlar, nemli köşeler… — Ah Kristina, burada yaşanır mı? Kışa yetiştiremem. Beş kuruşum yok. Donarsam kaderimdir… — diye iç çekmişti o zaman babası. Kristina dayanamadı. Babasını böyle bir ortamda bırakmaya vicdanı elvermedi. Evde artık o oturmuyordu, çünkü yeni evine taşınmıştı. Ayrıca kiraya vermeyi de düşünmüyordu o tecrübelerden sonra. — Baba, gel benim evimde kal şimdilik, — dedi ona. — Her şey hazır, tüm konfor var. Sen kendi evi yavaş yavaş toparlarsın, sonra geçersin. Sadece tek şartım var: misafir yok! — Cidden mi? — şaşkınlıkla sordu babası. — Yavrucuğum, beni kurtardın vallahi! Söz veriyorum, her şey sakin ve huzurlu olacak. Huzur… Kristina bunları hatırlarken banyonun kapısı açıldı, sıcak buhar eşliğinde ellili yaşlarda bir kadın ağır adımlarla çıktı. Kristina’nın en sevdiği havlusunu üstüne geçirmişti. Vücudu havlunun içinde zor sığıyordu. — Ooo Oğuzcuğum, misafirimiz mi var? — kalın sesle güldü kadın. Sonra kibirle gülümsedi. — Bari haber verseydin, ev kıyafetimdeyim. — Siz kimsiniz? — Kristina gözlerini kıstı. — Neden üstünüzde benim havlum var? — Ben Canan, babanın sevgilisi. Ne gerildin hemen? Havluyu aldım, boşta duruyordu nasıl olsa. Kristina’nın öfkesi zirveye çıktı. — Çıkarın. Hemen, — diye hışımla söyledi. — Kristina! — babası araya girdi. — Uzatma, Canancık sadece… — Canan Hanım, başkasının evinde başkasının eşyasını giyiyor! Baba, senin aklın yerinde mi? Sevgilini buraya getiriyorsun, ona eşyalarımı karıştırmasına izin veriyorsun! Canan aldırmadan salona yürüyüp kaplanlı battaniyeye oturdu. — Ne saygısız insansın, — dedi. — Senin yaşında olsam babanın yerine olsam sana bir güzel ders verirdim! Babana nasıl böyle konuşuyorsun? O başka biriyle yaşamak istiyor diye sana ne! Kristina şok geçirdi. Kendi evinde, koltuğunda, ona böyle davranan yabancı bir kadın… — Bana ne, — dedi Kristina. — Ta ki bunlar benim evimde olana kadar. — Senin mi? — Canan kaşlarını kaldırdı ve Oğuz Bey’e baktı. Oğuz Bey köşeye sinmişti, endişeyle kızına ve sevgilisine bakıp olayın kendiliğinden çözülmesini umuyordu ama işler ters gidiyordu. — Babacığım, demek unuttun anlatmayı? — Kristina sertçe gülümsedi. — Madem öyle, ben anlatayım. O burada sadece misafir. Bu ev bana ait, çaydanlığından perdesine kadar her şeyi ben aldım. Babamı iyilik olsun diye içeri aldım, ama sevgililerini getirsin diye değil! Canan kıpkırmızı oldu. — Oğuz… — sesi buz kesti. — Ne diyor bu kız? Sen bu evin senin olduğunu söylemiştin. Yalan mı söyledin? Babası duvara yapıştı, kulakları kıpkırmızıydı. — Canancığım, anlamı başka, yanlış anladın… — dedi güçlükle. — Kendi evim var ama burası o değil. Detay yüklemek istemedim sana. — Detaymış! Sağ ol! Yüzüme karşı azarlıyorlar… Kristina’nın sabrı taşmıştı. — Dışarı, — dedi sessizce. — Ne? — afalladı Canan. — Çıkın evimden. İkinize de bir saat veriyorum. Yoksa hukuki yollara başvuracağım. Evime misafir alan dert açar başına… Kristina kapıya doğru yürüdü ama babası hızla önüne geçti. — Beni sokağa mı atacaksın? Benim orası ne halde olduğunu biliyorsun! Donarım diyorum sana! Babası koluna yapışınca Kristina’nın içinde acı bir sızı yükseldi. Çocukluk anıları, vicdanı… Bir an çözülür gibi oldu. Ama sonra tekrar Canan’a baktı. Yabancı bir kadın, havlusu içinde, nefretle onu süzüyordu. Sessiz kalırsa, yarın kilitler değişir, kağıtlar yenilenirdi. — Baba, yetişkin adamsın. Bir ev tut, — dedi Kristina kolunu kurtararak. — Suçlu sensin. Evi paylaşırken yalnız kalacaksın demiştik, sen başka kadın getirdin, eşyalarımı kullandı, evimi kirlettin… — Evinle mutlu ol! — dedi Canan. — Hadi Oğuz, aşağılamaya izin verme. Nankör yetiştirmişsin… Yarım saat sonra her şey bitmişti. Babası sessizce, kambur bir halde ayrıldı. Kristina’nın hafızasına babasının o mağdur, yağmurda bırakılmış köpek bakışı kazındı. Ama Kristina kararlı durdu. Onlar gittikten sonra ilk işi tüm camları açmak, balık kızartması ve sigara kokusundan kurtulmak oldu. Sonra havlu, battaniye, Canan’ın bıraktığı ne varsa çöpe gitti. Ertesi gün temizlikçi ve çilingir çağırdı. Başkasının dokunduğu eşyaya tahammülü kalmamıştı. Özellikle bu kadının. …Dört gün geçti. Artık evde gereksiz bir şey yoktu. Sahte çiçekler, tuhaf kokular yoktu. Kendisi artık eşinin evinde yaşasa da, kendi eviyle ilgili huzuru yerindeydi. Babası ile ise hiç konuşmadı. Dördüncü gün babası aradı. — Alo, — dedi çekinerek Kristina. — Ne diyorsun kızım… — babası sarhoş sesiyle başladı. — Mutlu musun? Canan gitti. Beni terk etti… — Şaşırdım doğrusu, — dedi Kristina. — Eminim o evi görüp, uğraşın gereksizliğini anlayınca hemen gitti, değil mi? Babası burnunu çekti. — Evet… Isıtıcı koydum, şişme yatakta uyudum. Sadece üç gün dayanabildi. ”Sen sefilin tekisin, kandırdın beni” dedi, ablasına gitti. Zamanımı boşa harcadım dedi… Oysa biz seviyorduk birbirimizi, Kristina! — Aşk mı? Sen rahat aradın, o da öyle. İkiniz de yanıldınız. Bir an sessizlik oldu. Babası devam etti. — Burada yalnızım diye çok kötü hissediyorum, kızım. Burada korkuyorum… Döneyim mi? Yalnız kalırım, söz veriyorum! Kristina bakışlarını yere indirdi. Babası yıkık bir evde yalnızdı. Ancak bunu kendi elleriyle hazırlamıştı: önce annesini aldatmış, sonra kızını kandırmış, sonra Canan’ı sözüyle avlamıştı. Acıyordu babasına. Ama bu acı ikisini de zehirlerdi. — Hayır baba, almayacağım seni, — dedi Kristina. — İşçi tut, tadilat yap. Kendi yarattığın şartlarda yaşamayı öğren. Tek yardımım, sana iyi ustalar önerebilirim. İstersen ulaş bana. Ve telefonu kapattı. Acımasız mıydı? Belki. Ama Kristina artık hiç kimsenin havlusunda, ruhunda iz bırakmasını istemiyordu. Bazen kiri temizleyemezsin. Hayatına sokmamayı öğrenmek zorundasın…