Satılan Arkadaş. Dedemin Hikâyesi
Yıllar, yıllar önceydi… Şimdi geçmişi düşündükçe yüreğimde bir sızı hissediyorum. Herkesin zamanı kendine göreydi. Kimine göre zenginlik, kimine göre sade bir dilim ekmek en büyük nimetti. Biz ise yoklukla da olsa hayatımıza devam ederdik.
O zamanlar küçücük bir çocuktum. Annemin kardeşi dayım, bana bir Kangal yavrusu getirmişti. O anki sevincimi tarif etmek imkânsız. Yavru bana öyle bir bağlandı ki, gözümün içine bakar, tek bir hareketimle ne istediğimi anlardı.
Yat, bekleterek söylerdim; o da hemen yere yatar, gözlerinde sonsuz bir sadakatle bana bakardı.
Bekle, dediğimde ise, tüyleri kabarır, kısa bacakları üzerine hızla doğrulur, ödül beklerdi. Öyle aç günlerimizdi ki, ona bir lokma verecek bir şey bulamazdım.
Dayım, adı Mehmetti, bir gün bana şöyle dedi:
Üzülme evlat, bak ne kadar akıllı ve sadık bir köpek bu! Onu sat, sonra çağırırsın, nasıl olsa geri gelir. Hem kimse bir şey anlamaz. Üstüne biraz para geçer, kendine ve ailene yiyecek alırsın. Bak benden duymuş ol, işe yarar!
O zaman bu sözü çok masumca buldum. Büyük adam söyledi diye üzerinde hiç düşünmeden aklıma yattı. Hem biraz şakadan, hem biraz yiyecek umuduyla… O gece tüylü dostumun kulağına fısıldadım:
Seni teslim edeceğim, sonra gelip çağıracağım, koşup bana gel!
Ve o da beni anladı!
Hafifçe havladı, anlaşmıştık.
Ertesi gün boynuna bir tasma taktım, elimden tutup pazara götürdüm. O zamanlar Ankara’da istasyonun etrafında herkes bir şeyler satardı; çiçek, turşu, domates… Yabancılar trenlerden iner, alışveriş yaparlardı.
Elime tasmayı aldım, köpeğimi yanımda bekletiyorum ama kimse dönüp bakmıyordu bile. Kalabalıktan neredeyse kimse kalmadı ki, yanına otuzlu yaşlarda sert bakışlı bir adam geldi:
Evlat, burada ne bekliyorsun, birini mi karşılıyorsun, yoksa yavruyu mu satacaksın? Güzel köpekmiş, alayım ben, dedi. Avcuma bir tomar Türk Lirası bıraktı.
Tasmayı ona verdim, köpeğim başını sağa sola salladı, ardından neşeyle hapşurdu.
Hadi, Dostum, git bakalım, dedim kulağına. Çağırınca gelirsin, unutma.
Peşlerinden gizlice yürüdüm, adam köpeği nereye götürdü diye meraktan çatlıyordum. Akşam eve elimde taze ekmek, ucundan alınmış sucuk ve bir kutu şekerle döndüm. Annem endişeyle sordu:
Bunları çaldın mı yoksa?
Hayır anne, istasyonda yardım ettim, o yüzden verdiler, dedim.
O gece annem bile Dosta bakmadı, aklına bile gelmedi. Dayım ertesi sabah uğradı:
Ee ne oldu, sattın mı arkadaşını? diye şaşırarak. Cevap vermedim. O gece zaten gözüme uyku girmemişti, boğazımdan bir lokma geçmemişti.
Çocuktum, kafam hep köpeğimdeydi, hemen koştum. O yeni ev, bizimkine üç sokak ötede, yüksek bir duvarın ardında kalıyordu. Dost, kalın bir iple bahçeye bağlanmış, başı önünde sessizce yatıyordu. Seslendim, uykulu gözlerle bana baktı, kuyruğunu salladı, havlamaya çalıştı ama sesi çıkmadı.
Oyun zannetti, ama satıldığını anladı.
Birden evin sahibi dışarı çıktı. Sert bir şekilde ona bağırdı. Dost, kuyruğunu bacaklarının arasına gizledi. Anladım ki, maceramız burada bitti.
Ertesi akşam, yine istasyonda yardım ettim. Az da olsa biriktirdiğim parayı aldım, eski eve gidip kapıyı çaldım. Adam kapıda belirdi:
Evlat, gene mi geldin, ne istiyorsun?
Amca, ben vazgeçtim, dedim ve sıkıca tuttuğum parayı geri uzattım. Adam gözlerini kıstı, parayı aldı ve Dostu çözdü:
Al bakalım, belli ki burada mutlu olamayacak. Ama dikkat et, sana kolayca güvenmez artık, dedi.
Köpeğim bana küskün küskün bakıyordu. Bu oyun ikimize de ders oldu. Sonra yanıma yanaştı, elimi yaladı ve başını göğsüme dayadı.
O gündür bugündür aklımdan çıkmaz; ne olursa olsun, dostlar asla parayla satılmaz, şaka bile olsa.
O gün annem de sevindi:
Dün çok yorgundum, sonra fark ettim, bizim köpek nerede diye düşündüm. Alışmışım, o da evimizin bir parçasıymış, dedi. Dosta sımsıkı sarıldı.
Dayım Mehmet ise eskisi kadar uğramaz oldu. Onun mantıksız oyunları bize göre değildi. Geriye ise güzel bir dostluk ve pişmanlık dolu bir hatıra kaldı.




