Ben Daha İyi Bilirim – Bu da ne böyle, – Demir kızı Zeynep’in yanaklarındaki pembe lekelere bakarak çömeldi, yorgun bir şekilde. – Yine mi… Dört yaşındaki Zeynep, odanın ortasında sabırla ve yaşı büyüklere yakışacak kadar ciddi duruyordu. Artık kontrolleri, ebeveynlerinin endişeli yüzlerini, bitmek bilmeyen kremleri ve hapları kanıksamıştı. Meryem yaklaştı, eşiyle birlikte yere çöktü. Parmaklarıyla kızının saçını nazikçe yüzünden çekti. – Bu ilaçlar hiç işe yaramıyor. Sanki su içiriyoruz. Hastanedeki doktorlar da… doktor desen değil, kim belli değil. Üçüncü kez tedavi değiştirdiler, halen aynı. Demir kalktı, burnunun kökünü ovaladı. Dışarıda gri hava, gün de en az önceki kadar solgun olacağa benziyordu. Çabucak toplandılar – Zeynep’i sıcak montuna sardılar, yarım saat sonra Demir’in annesinin evindeydiler. Necla Hanım başını sallıyor, torununun sırtını okşuyordu: – Daha küçücük ama ne çok ilaç aldı. Bu kadar ilacı çocuk bünyesi nasıl kaldırsın? – Zeynep’i dizine oturtup ona sarıldı. – Çok üzülüyorum. – Vermesek isterdik – Meryem kanepede oturmuş, ellerini sıkmıştı. – Ama alerjisi geçmiyor. Evdeki her şeyi kaldırdık. Her şeyi. Sadece temel gıdalar yiyor – yine de döküntü var. – Doktorlar ne diyor? – Hiçbir şey. Net bir teşhis yok. Testler, analizler, denemeler – sonuç… – Meryem elini salladı. – İşte bu sonuç. Yanaklarda. Necla Hanım, Zeynep’in yakasını düzeltti: – İnşallah zamanla geçer. Çocuklarda bazen böyle şeyler olur, sonra iyileşir. Ama şu an pek ümitli bir şey yok. Demir sessizce kızına baktı. Küçük, zayıf. Gözleri büyük ve dikkatli. Kızının kafasını okşadı, aklına kendi çocukluğu geldi – mutfaktan cumartesi sabahları annesinin yaptığı poğaçaları çaldığı günler, şeker için yalvardığı, annenin ev yapımı reçelini direkt kavanozdan kaşıkla yediği günler. Ama kızı… haşlanmış sebze, haşlanmış et, su. Hiç meyve yok, şeker yok, “normal” çocuk yemekleri yok. Dört yaşında – diyeti herkesinden sıkı. – Daha neyi keselim bilmiyoruz – dedi alçak sesle. – Zaten neredeyse hiçbir şey kalmadı. Eve dönerken kimse konuşmadı. Zeynep arka koltukta uyuklamaya başladı, Demir aynadan ona bakıp durdu. Sakin uyuyordu, kaşınmıyordu. – Annem aradı, – dedi Meryem. – Gelecek hafta Zeynep’i istiyor. Kukla tiyatrosuna bilet almış, götürecekmiş. – Tiyatro mu? – Demir vites değiştirdi. – Güzel. Biraz eğlensin. – Bence de. Değişiklik iyi gelir. …Cumartesi Demir arabayı kayınvalidesinin evinin önüne park etti, Zeynep’i oto koltuğundan çıkardı. Kızı uykulu gözlerle baktı, elleriyle gözlerini ovuşturdu – erken kalkmıştı, uykusu alınmamıştı. Demir onu kucağına aldı, kız hemen babasının boynuna burnunu gömerek serçe kadar hafif ve sıcacık sarıldı. Hatice Hanım renkli sabahlığıyla kapıya çıktı, ellerini öyle açtı ki sanki torunu gelmemiş de gemi kazasından kurtulan biri gelmiş: – Ah, yavrum, güneşim! – Zeynep’i kucakladı, göğsüne bastı. – Çok solgunsun, çok zayıfsın. Yanaklar çökmüş. Diyetle çocuğu mahvettiniz. Demir ellerini cebine sokup sinirini bastırmaya çalıştı. Her defasında aynı şey. – Bunları iyi olsun diye yapıyoruz. Keyfimizden değil. – Ne iyi olacağından bahsediyorsun, – kayınvalide dudaklarını büktü, toruna öyle baktı ki sanki kamptan yeni çıkmış. – Kemik kalmış, derisi zar gibi. Çocuk büyüyecek, aç bırakıyorsunuz. Zeynep’i alıp içeri götürdü, arkasına bile bakmadan kapıyı sessizce kapattı. Demir kapıda öylece dikildi. Bir şeyler kafasında kıpırdadı, bir tuhaf düşünce şekilleniyor ama hemen dağılıyordu. Alnını ovaladı, kapı önünde bir dakika daha sessizliği dinledi, sonra araca yöneldi. Çocuksuz geçen hafta sonu – tuhaf, neredeyse unutulmuş bir his. Cumartesi Meryem’le hipermarkete gittiler, haftalık alışveriş yaptılar. Evde Demir üç saat vanadaki akan muslukla uğraştı, Meryem dolapları boşaltıp eski eşyaları poşetlere ayırdı. Sıradan ev işleri, ama çocuk sesi olmadan ev çok boş geliyordu. Akşam pizza söylediler – Zeynep’in yiyemediği mozerellalı, fesleğenli olan. Bir de kırmızı şarap açtılar. Mutfakta oturup uzun süredir konuşmadıkları kadar konuştular; işten, tatil planlarından, tamamlanamayan tadilattan bahsettiler. – Ne güzel böyle – dedi Meryem ve hemen sustu, dudaklarını ısırdı. – Yani… sen anladın. Sessiz. Huzurlu. – Anladım – Demir elini onun elinin üstüne koydu. – Ben de özlüyorum. Ama biraz rahatlamak iyi geliyor. Pazar akşamı yetişip kızını almak için çıktı. Güneş batarken yolları turuncu sarıya boyuyordu. Kayınvalidenin evi bahçenin sonunda, eski elma ağaçlarının ardında, alacakaranlıkta sıcacık görünüyordu. Demir arabadan indi, bahçe kapısını açtı – menteşe gıcırdadı – bir adımda durdu. Kapıda kızı oturuyordu. Yanında Hatice Hanım, torununa mutluluk dolu bir ifadeyle eğilmiş. Elinde büyük, kızarmış, mis gibi poğaça vardı. Zeynep onu yiyor, yanakları yağlı, çenesi kırıntılı, gözleri uzun zamandır görmediği şekilde mutlulukla parlıyordu. Demir birkaç saniye öylece baktı. Sonra bir öfke dalgası göğsünden çıktı. Hızla öne atıldı, üç adımda yanlarına vardı, poğaçayı kayınvalidenin elinden aldı. – Bu da ne?! Hatice Hanım irkildi, geri çekildi, yüzü alnından saç köklerine kadar kızıllaştı. Ellerini titretip konuşmaya çalıştı: – Bir ısırık, minicik! Ne olacak ki, poğaça işte… Demir dinlemedi. Zeynep’i kucağına aldı – kızı korkuyla sustu, ceketine sımsıkı tutundu – arabaya götürdü. Koltuğuna oturtup kemerini bağladı. Parmakları titriyordu, öfkesini zor tutuyordu. Zeynep de ona kocaman gözlerle baktı, dudakları titredi – ağlamak üzereydi. – Tamam canım, – başını okşadı, sesi sakin dursun diye uğraştı. – Burada bekle biraz. Baba hemen gelecek. Kapıyı kapatıp tekrar eve döndü. Hatice Hanım hâlâ kapıda, sabahlığını çekiştiriyordu, yüzü bölük pörçük lekelenmişti. – Demir, anlamıyorsun… – Anlamıyor muyum?! – iki adım kala patladı. – Altı ay! Altı ay ne olduğunu bulamadık! Testler, analizler, alerji denemeleri – bunların maliyeti, stresini biliyor musun? Kaç gece uykusuz kaldık?! Kayınvalide kapıya yaslanarak geri çekildi. – Ben iyi olsun diye yaptım… – İyi olsun mu?! – Demir öne çıktı. – Aylarca sadece haşlanmış tavuk ve su verdik! Her şeyi kestik! Sen ise gizlice kızartılmış poğaça veriyorsun?! – Bağışıklık kazandırıyordum! – Kayınvalide sesini yükseltti, başını dikti. – Az az veriyordum, alışacaktı. İki haftaya düzelirdi, benim sayemde! Ben ne yaptığımı biliyorum, üç çocuk büyüttüm! Demir ona şaşkınlıkla bakıyordu. Yıllarca uğruna sabrettiği kadın… Bile isteye kızına zarar vermişti. Doktorlardan daha iyi bildiğini sanıyordu. – Üç çocuk büyüttün, – Demir alçak sesle tekrarladı, Hatice Hanım soldu. – Ama hepsi bir mi? Zeynep senin değil, benim kızım. Bir daha göremeyeceksin. – Ne?! – Korkuyla korkuluklara tutundu. – Buna hakkın yok! – Var. Arkasını dönüp arabasına gitti. Arkasından bağırmalar duyuldu. Ama geri bakmadı. Direksiyona geçti, motoru çalıştırdı. Dikiz aynasında kayınvalidenin bahçeye fırlayan silueti görüldü, elleri havada sallanıyordu. Gazı bastı. Eve gelirken Meryem onları koridorda bekliyordu. Kızının yüzündeki gözyaşlarını ve Demir’in halini görünce her şeyi anladı. – Ne oldu? Demir anlattı. Kısa, kuru, duygusuz – duygularını evde sarf etmişti. Meryem dinlerken her saniye yüzü daha da sertleşti. Sonra annesini aradı. – Anne. Evet, Demir anlattı. Nasıl yaparsın böyle bir şeyi?! Demir Zeynep’i banyoya götürdü – yüzünü poğaça ve gözyaşından temizledi. Kapı arkasından Meryem’in sert, yabancı sesi geliyordu. Annesini öyle bir fırçaladı ki, Demir hayatında duymamıştı. Sonunda net şekilde dedi: “Alerji tam çözülene kadar – Zeynep’i görmeyeceksin!” İki ay geçti… Necla Hanım’da pazar öğle yemekleri artık alışkanlık olmuştu. Bugün sofrada pasta vardı: bisküvi, krem, çilekli. Ve Zeynep de kaşıkla kendi kendine mutlulukla yiyordu. Yanaklarında tek bir leke bile yoktu. – Kim derdi ki, – Necla Hanım başını salladı. – Ayçiçek yağı, ne acayip bir alerji. – Doktor dedi ki, bin çocukta biri görülürmüş – dedi Meryem, ekmeğine tereyağı sürerek. – Tamamen kaldırıp zeytinyağına geçince, iki haftada döküntü bitti. Demir kızına doyamıyordu. Pembe yanaklı, parlayan gözlü, burun kremlenmiş. Nihayet normal yemek yiyebilen mutlu bir çocuk. Pastalar, kurabiyeler, ayçiçek yağı olmadan yapılan her şey. Ve bu, meğer ne çok şeymiş. Kayınvalideyle ilişki çok soğuk kaldı. Hatice Hanım aradı, özür diledi, ağladı telefonda. Meryem kısa ve mesafeli konuştu. Demir ise hiç konuşmadı. Zeynep tekrar pastaya uzandı, Necla Hanım tabağı yaklaştırdı: – Ye canım, afiyet olsun. Demir arkasına yaslandı. Dışarıda yağmur, içerisi sıcak, fırın kokusu. Kızı iyileşmişti. Gerisi önemli değildi.

Hay Allah, yine başladı dizlerimi yere koyup Küçük kızımın pembe yanaklarına baktım. Yorgunluktan içimde bir ağırlık hissettim. Yine kaşıntı, yine kızarıklık

Dört yaşındaki Elif odanın ortasında duruyordu, sabırlı ve yaşına göre ciddi. O artık kontrolde, anne babasının endişeli yüzlerine, bitmeyen kremlere ve ilaçlara alışmıştı.

Zeynep yanımda diz çöktü ve Elifin saçını nazikçe yana itti.

Bu ilaçlar hiçbir işe yaramıyor, dedi sessiz bir öfkeyle. Sanki su veriyoruz. Hastanedeki doktorlar da yani ne doktorlar ne de bilmiyorum. Tedavi yöntemini üçüncü kez değiştiriyorlar, ama hâlâ bir sonuç yok.

Ayağa kalkıp burnumu ovuşturdum. Dışarıda hava griydi, günün kasveti de öncekilerden farklı olmayacaktı. Hemen toparlandık Elife kalın montunu giydirdik ve yarım saat sonra annemin evindeydik.

Anneme uğradığımızda, o içini çekerek Elifi sırtından okşuyordu.

Daha küçücük ama ne çok ilaç kullandı. Yazık, vücusuna ağır geldi, dedi, Elifi kucağına alıp sardı. Elif de hemen ona sokuldu.
Keşke ilaç vermesek, Zeynep Ama alerji hiç gitmiyor. Her şeyi kaldırdık. Yalnızca temel gıdalar yiyor, yine döktü.
Peki, doktorlar ne diyor?
Bir şey yok. Analiz, test her şey yapıldı, ama diye elini salladı Zeynep. Sonuç işte, yanakları yine dolu.

Annem Elifin yakasını düzelterek içini çekti.

Belki büyüyünce geçer. Bazı çocuklarda olurmuş ve kaybolurmuş. Ama durum hoş değil tabii, can sıkıcı.

Hiç cevap veremedim, kızımı izledim. Küçücük, zayıf Kocaman gözleriyle etrafı süzüyor. Saçlarını okşadım. Birden çocukluğum aklıma geldi: Annem Cumartesi günleri börek açardı, mutfaktan çalardım. Sakız, çikolata dilenirdim. Reçeli kaşıkla kavanozdan yerdim. Ama Elif Sade haşlanmış sebze, haşlanmış tavuk, su Ne meyve, ne tatlı, ne de normal bir çocuk yemeği. Dört yaşında ama diyeti bir mide hastasından bile katı.

Yiyecekten bir şey kalmadı, dedim usulca. Artık neredeyse hiçbir şey yemiyor.

Eve dönerken sessizdik. Elif arka koltukta uyukladı, sık sık dikiz aynasında ona bakıyordum. En azından, bu sırada kaşınmıyordu.

Zeynep telefon açtı.
Annem aradı, dedi. Haftaya Elifi götürecekmiş. Kukla tiyatrosuna bilet almış. Torununu gezdirecek.
Tiyatro mu? diye sordum vitesi değiştirirken. İyi, moral olur.
Bence de. Elifin de kafası dağılır.

Cumartesi, kayınvalidemin evine vardık. Elifi arabadan çıkardım. Kızım uykulu uyanmıştı, gözlerini ovuşturuyordu. Onu kucağıma aldım, boynuma sokuldu, minik bir serçe gibi hafif ve sıcaktı.

Müyesser Hanım desenli sabahlığıyla kapıda belirdi, Elifi görünce, sanki bir gemi kazasından survivor gelmiş gibi ellerini açtı.

Ay, kuzum, prensesim! dedi, Elifi sardı, kocaman göğsüne bastırdı. Ne solgun, ne zayıf! Yanaklar çökmüş! Diyet diye çocuğu mahvettiniz, bak hepten eridi.

Ellerimi cebime sokup sabrımı zorladım. Her seferinde aynı şeyler.

Elimizden gelen bu. İyiliği için Zeynep, dedim.
Ne iyiliği! diye homurdandı. Sadece kemik ve deri kalmış. Çocuk bünyesi gelişemiyor, aç bırakıyorsunuz.

Elifi alıp içeri geçti, arkasına bile bakmadan kapıyı sessizce kapadı. Kapının önünde kaldım. İçimden bir şey acıtıyor, bir his oluşmaya çalışıyor ama kayboluyor. Alnımı ovalayıp bir dakika daha kapının önünde durdum. Sessizliği dinledim, sonra arabaya yöneldim.

Çocuksuz hafta sonu garip bir duyguydu. Cumartesi alışverişe gidip, haftalık gıda aldık. Evde üç saat boyunca banyodaki bozuk muslukla uğraştım. Zeynep eski dolapları boşaltıp eşyaları ayırdı. Alışılagelmiş hengame, ama çocuk sesi yokken ev fazla boş ve tuhaf geliyordu.

Akşam pizza söyledik mozzarella ve fesleğenli, Elife yasak olan cinsinden Yanına bir şişe kırmızı şarap açtık. Mutfakta oturup, uzun zamandır konuşmadığımız gibi sohbet ettik: İşten, tatilden, bir türlü bitmeyen tamirattan konuştuk.

Ne güzelmiş, dedi Zeynep birden; sonra durdu, dudağını ısırdı. Yani Yani işte. Sessiz, huzurlu.
Anladım, dedim elini avuçlayarak. Ben de özlüyorum. Ama dinlenmek iyi geldi.

Pazar akşamı Elifi almaya gittim. Akşam güneşi sokakları turuncuya boyuyordu. Kayınvalidemin evi yaşlı elmaların ardında, o ışıkta huzurlu bile görünüyordu.

Arabanın kapısını açıp bahçe kapısını ittim menteşe gıcırdadı ve bir anda durdum.

Kızım kapı önünde oturuyordu. Yanında Müyesser Hanım vardı, suratında tam bir mutluluk ifadesiyle eğilmişti. Elinde büyük, yağlı, kızarmış bir börek vardı. Elif yavaşça böreği kemiriyordu. Yanakları yağlı, çenesi kırıntı dolu, gözleri ise öyle bir mutluydu ki, uzun zamandır öyle görmemiştim.

Dönüp birkaç saniye durakladım. Göğsümde öfke sıcak ve yoğun bir dalga gibi kabardı.

İleri atılıp üç adımda yanlarına vardım, böreği kayınvalidemin elinden kaptım.

Bu da ne?!

Müyesser Hanım ürkekçe geri çekildi, yüzü baştan aşağı kızardı.

Sadece bir parça, çok az, ne olacak ki börekten ellerini salladı.

Dinlemedim. Elifi kucağıma aldım kızım korkuyla susmuş, montuma sarılmıştı. Arabanın arka koltuğuna oturttum, emniyet kemerini bağladım. Parmaklarım öfkeden titriyordu. Elif bana kocaman gözlerle baktı, dudakları titriyordu neredeyse ağlayacak.

Tamam, güzelim, sakin ol, başını okşadım, sesimi olabildiğince yumuşak tuttum. Burada bekle, baban hemen gelir.

Kapıyı kapatıp tekrar eve yöneldim. Müyesser Hanım hâlâ kapıda duruyor, sabahlığının ucunu çekiştiriyordu.

Ahmet, sen anlamıyorsun
Ben mi anlamıyorum?! birkaç adımda yanına vardım ve patladım. Altı aydır kızımızın neyi var anlamadık! Test, analiz, alerji denemesi sen biliyor musun bunların maliyetini? Kaç gece uykusuz kaldık?

Müyesser Hanım kapıya doğru geri çekildi.

Ben en iyisini istedim
İyisini mi?! Kızımı su ve haşlanmış tavukla besledik! Her şeyi kaldırdık. Sen ise gizlice kızarmış börek yediriyorsun!
Bağışıklığı güçlendirmek istedim! diyerek inatla başını kaldırdı. Az az verdim ki vücut alışsın. Biraz daha sabretseydiniz, hepsi geçecekti! Ne yaptığımı biliyorum, üç çocuk yetiştirdim!

Ona baktım ve onu tanıyamadım. Yıllardır huzur için, eşim için idare ettiğim kadın; ama şimdi, çocuğuma zarar veren biri Doktorlardan, bizden daha akıllı olduğunu sanıyor.

Üç çocuk yetiştirdin, dedim sessiz ve Müyesser Hanım iyice soldu. Ama her çocuk farklı. Elif benim kızım, senin değil. Artık onu göremeyeceksin.
Ne?! diye bağırdı, parmaklıkları tuttu. Bu senin hakkın değil!
Benim hakkım.

Arabama döndüm, ardımdan bağırdı. Ama arkamı dönmedim. Direksiyona oturup arabayı çalıştırdım. Arka camda Müyesser Hanım bahçe kapısı önünde, ellerini sallıyordu. Gaza bastım.

Eve gelince Zeynep bizi koridorda bekliyordu. Yüzümü, gözleri yaşlı Elifi görünce, hiçbir söze gerek kalmadı.

Ne oldu?

Kısaca ve ifadesiz anlattım. Zeynep dinlerken yüzü gitgide sertleşti. Sonra telefonunu çıkardı.

Anne. Evet, bana anlattı. Nasıl yapabildin bunu?!

Elifi banyoya götürdüm hem börek kalıntılarını, hem gözyaşını silmek için. Kapının dışından Zeynepin sesi geliyordu, sert ve yabancı. Annesini hayatında ilk kez bu kadar fırçaladığını duydum. Sonunda net bir şey söyledi: Elifin alerjisi çözülmeden onu görmeyeceksin!

İki ay geçti

Pazar öğlenleri artık annemde yemek yemeye başladık. Bugün masada kocaman bir pasta vardı: pandispanya, krema ve çilekle. Elif kendi başına, büyük bir kaşıkla, suratını kremaya bulayarak yiyordu. Yanaklarında bir benek bile yoktu.

Kim derdi ki dedi annem başını sallayarak. Ayçiçek yağıymış meğer, ne tuhaf bir alerji.
Doktor bir sürü çocuğun başına gelmiyor dedi, dedi Zeynep ekmek sürerken. Ayçiçek yağını tamamen bırakıp zeytinyağına geçince, iki haftada döküntü bitti.

Elife bakmaya doyamadım. Pembecik yanaklar, parlak gözler, burnunda krema Mutlu çocuk, sonunda normal yemeğini yiyor. Pastalar, kekler, içinde ayçiçek yağı olmayan ne varsa Meğerse hemen her şey yapılabiliyormuş.

Kayınvalideyle ilişkimiz soğudu. Arayıp, özür dileyip ağlıyor. Zeynep kısa ve soğuk konuşuyor. Ben ise hiç konuşmuyorum.

Elif bir kez daha pastaya kaşık uzatınca, annem tabağı yaklaştırdı.

Ye bakalım yavrum. Afiyet olsun.

Sırtımı sandalyeye yaslayıp pencereye baktım. Dışarıda yağmur Ama içerisi sıcacık, hamur işi kokusu dolu. Kızım iyileşti. Geri kalan hiçbir şeyin önemi yok artık.

Bugün öğrendim ki, insan bazen doğru bildiğinin tek yol olduğunu sanıyor. Ama kendini fazla akıllı zannedip başkasının hayatını tehlikeye atmak, affedilmez bir hata Artık önce bir dinlemeyi, sonra doğrudan asla sapmamayı öğrendim. Hangi yoldan gitsek de, Elifin sağlığına kavuşması, her şeyden önemli.

Rate article
Lifequest
Ben Daha İyi Bilirim – Bu da ne böyle, – Demir kızı Zeynep’in yanaklarındaki pembe lekelere bakarak çömeldi, yorgun bir şekilde. – Yine mi… Dört yaşındaki Zeynep, odanın ortasında sabırla ve yaşı büyüklere yakışacak kadar ciddi duruyordu. Artık kontrolleri, ebeveynlerinin endişeli yüzlerini, bitmek bilmeyen kremleri ve hapları kanıksamıştı. Meryem yaklaştı, eşiyle birlikte yere çöktü. Parmaklarıyla kızının saçını nazikçe yüzünden çekti. – Bu ilaçlar hiç işe yaramıyor. Sanki su içiriyoruz. Hastanedeki doktorlar da… doktor desen değil, kim belli değil. Üçüncü kez tedavi değiştirdiler, halen aynı. Demir kalktı, burnunun kökünü ovaladı. Dışarıda gri hava, gün de en az önceki kadar solgun olacağa benziyordu. Çabucak toplandılar – Zeynep’i sıcak montuna sardılar, yarım saat sonra Demir’in annesinin evindeydiler. Necla Hanım başını sallıyor, torununun sırtını okşuyordu: – Daha küçücük ama ne çok ilaç aldı. Bu kadar ilacı çocuk bünyesi nasıl kaldırsın? – Zeynep’i dizine oturtup ona sarıldı. – Çok üzülüyorum. – Vermesek isterdik – Meryem kanepede oturmuş, ellerini sıkmıştı. – Ama alerjisi geçmiyor. Evdeki her şeyi kaldırdık. Her şeyi. Sadece temel gıdalar yiyor – yine de döküntü var. – Doktorlar ne diyor? – Hiçbir şey. Net bir teşhis yok. Testler, analizler, denemeler – sonuç… – Meryem elini salladı. – İşte bu sonuç. Yanaklarda. Necla Hanım, Zeynep’in yakasını düzeltti: – İnşallah zamanla geçer. Çocuklarda bazen böyle şeyler olur, sonra iyileşir. Ama şu an pek ümitli bir şey yok. Demir sessizce kızına baktı. Küçük, zayıf. Gözleri büyük ve dikkatli. Kızının kafasını okşadı, aklına kendi çocukluğu geldi – mutfaktan cumartesi sabahları annesinin yaptığı poğaçaları çaldığı günler, şeker için yalvardığı, annenin ev yapımı reçelini direkt kavanozdan kaşıkla yediği günler. Ama kızı… haşlanmış sebze, haşlanmış et, su. Hiç meyve yok, şeker yok, “normal” çocuk yemekleri yok. Dört yaşında – diyeti herkesinden sıkı. – Daha neyi keselim bilmiyoruz – dedi alçak sesle. – Zaten neredeyse hiçbir şey kalmadı. Eve dönerken kimse konuşmadı. Zeynep arka koltukta uyuklamaya başladı, Demir aynadan ona bakıp durdu. Sakin uyuyordu, kaşınmıyordu. – Annem aradı, – dedi Meryem. – Gelecek hafta Zeynep’i istiyor. Kukla tiyatrosuna bilet almış, götürecekmiş. – Tiyatro mu? – Demir vites değiştirdi. – Güzel. Biraz eğlensin. – Bence de. Değişiklik iyi gelir. …Cumartesi Demir arabayı kayınvalidesinin evinin önüne park etti, Zeynep’i oto koltuğundan çıkardı. Kızı uykulu gözlerle baktı, elleriyle gözlerini ovuşturdu – erken kalkmıştı, uykusu alınmamıştı. Demir onu kucağına aldı, kız hemen babasının boynuna burnunu gömerek serçe kadar hafif ve sıcacık sarıldı. Hatice Hanım renkli sabahlığıyla kapıya çıktı, ellerini öyle açtı ki sanki torunu gelmemiş de gemi kazasından kurtulan biri gelmiş: – Ah, yavrum, güneşim! – Zeynep’i kucakladı, göğsüne bastı. – Çok solgunsun, çok zayıfsın. Yanaklar çökmüş. Diyetle çocuğu mahvettiniz. Demir ellerini cebine sokup sinirini bastırmaya çalıştı. Her defasında aynı şey. – Bunları iyi olsun diye yapıyoruz. Keyfimizden değil. – Ne iyi olacağından bahsediyorsun, – kayınvalide dudaklarını büktü, toruna öyle baktı ki sanki kamptan yeni çıkmış. – Kemik kalmış, derisi zar gibi. Çocuk büyüyecek, aç bırakıyorsunuz. Zeynep’i alıp içeri götürdü, arkasına bile bakmadan kapıyı sessizce kapattı. Demir kapıda öylece dikildi. Bir şeyler kafasında kıpırdadı, bir tuhaf düşünce şekilleniyor ama hemen dağılıyordu. Alnını ovaladı, kapı önünde bir dakika daha sessizliği dinledi, sonra araca yöneldi. Çocuksuz geçen hafta sonu – tuhaf, neredeyse unutulmuş bir his. Cumartesi Meryem’le hipermarkete gittiler, haftalık alışveriş yaptılar. Evde Demir üç saat vanadaki akan muslukla uğraştı, Meryem dolapları boşaltıp eski eşyaları poşetlere ayırdı. Sıradan ev işleri, ama çocuk sesi olmadan ev çok boş geliyordu. Akşam pizza söylediler – Zeynep’in yiyemediği mozerellalı, fesleğenli olan. Bir de kırmızı şarap açtılar. Mutfakta oturup uzun süredir konuşmadıkları kadar konuştular; işten, tatil planlarından, tamamlanamayan tadilattan bahsettiler. – Ne güzel böyle – dedi Meryem ve hemen sustu, dudaklarını ısırdı. – Yani… sen anladın. Sessiz. Huzurlu. – Anladım – Demir elini onun elinin üstüne koydu. – Ben de özlüyorum. Ama biraz rahatlamak iyi geliyor. Pazar akşamı yetişip kızını almak için çıktı. Güneş batarken yolları turuncu sarıya boyuyordu. Kayınvalidenin evi bahçenin sonunda, eski elma ağaçlarının ardında, alacakaranlıkta sıcacık görünüyordu. Demir arabadan indi, bahçe kapısını açtı – menteşe gıcırdadı – bir adımda durdu. Kapıda kızı oturuyordu. Yanında Hatice Hanım, torununa mutluluk dolu bir ifadeyle eğilmiş. Elinde büyük, kızarmış, mis gibi poğaça vardı. Zeynep onu yiyor, yanakları yağlı, çenesi kırıntılı, gözleri uzun zamandır görmediği şekilde mutlulukla parlıyordu. Demir birkaç saniye öylece baktı. Sonra bir öfke dalgası göğsünden çıktı. Hızla öne atıldı, üç adımda yanlarına vardı, poğaçayı kayınvalidenin elinden aldı. – Bu da ne?! Hatice Hanım irkildi, geri çekildi, yüzü alnından saç köklerine kadar kızıllaştı. Ellerini titretip konuşmaya çalıştı: – Bir ısırık, minicik! Ne olacak ki, poğaça işte… Demir dinlemedi. Zeynep’i kucağına aldı – kızı korkuyla sustu, ceketine sımsıkı tutundu – arabaya götürdü. Koltuğuna oturtup kemerini bağladı. Parmakları titriyordu, öfkesini zor tutuyordu. Zeynep de ona kocaman gözlerle baktı, dudakları titredi – ağlamak üzereydi. – Tamam canım, – başını okşadı, sesi sakin dursun diye uğraştı. – Burada bekle biraz. Baba hemen gelecek. Kapıyı kapatıp tekrar eve döndü. Hatice Hanım hâlâ kapıda, sabahlığını çekiştiriyordu, yüzü bölük pörçük lekelenmişti. – Demir, anlamıyorsun… – Anlamıyor muyum?! – iki adım kala patladı. – Altı ay! Altı ay ne olduğunu bulamadık! Testler, analizler, alerji denemeleri – bunların maliyeti, stresini biliyor musun? Kaç gece uykusuz kaldık?! Kayınvalide kapıya yaslanarak geri çekildi. – Ben iyi olsun diye yaptım… – İyi olsun mu?! – Demir öne çıktı. – Aylarca sadece haşlanmış tavuk ve su verdik! Her şeyi kestik! Sen ise gizlice kızartılmış poğaça veriyorsun?! – Bağışıklık kazandırıyordum! – Kayınvalide sesini yükseltti, başını dikti. – Az az veriyordum, alışacaktı. İki haftaya düzelirdi, benim sayemde! Ben ne yaptığımı biliyorum, üç çocuk büyüttüm! Demir ona şaşkınlıkla bakıyordu. Yıllarca uğruna sabrettiği kadın… Bile isteye kızına zarar vermişti. Doktorlardan daha iyi bildiğini sanıyordu. – Üç çocuk büyüttün, – Demir alçak sesle tekrarladı, Hatice Hanım soldu. – Ama hepsi bir mi? Zeynep senin değil, benim kızım. Bir daha göremeyeceksin. – Ne?! – Korkuyla korkuluklara tutundu. – Buna hakkın yok! – Var. Arkasını dönüp arabasına gitti. Arkasından bağırmalar duyuldu. Ama geri bakmadı. Direksiyona geçti, motoru çalıştırdı. Dikiz aynasında kayınvalidenin bahçeye fırlayan silueti görüldü, elleri havada sallanıyordu. Gazı bastı. Eve gelirken Meryem onları koridorda bekliyordu. Kızının yüzündeki gözyaşlarını ve Demir’in halini görünce her şeyi anladı. – Ne oldu? Demir anlattı. Kısa, kuru, duygusuz – duygularını evde sarf etmişti. Meryem dinlerken her saniye yüzü daha da sertleşti. Sonra annesini aradı. – Anne. Evet, Demir anlattı. Nasıl yaparsın böyle bir şeyi?! Demir Zeynep’i banyoya götürdü – yüzünü poğaça ve gözyaşından temizledi. Kapı arkasından Meryem’in sert, yabancı sesi geliyordu. Annesini öyle bir fırçaladı ki, Demir hayatında duymamıştı. Sonunda net şekilde dedi: “Alerji tam çözülene kadar – Zeynep’i görmeyeceksin!” İki ay geçti… Necla Hanım’da pazar öğle yemekleri artık alışkanlık olmuştu. Bugün sofrada pasta vardı: bisküvi, krem, çilekli. Ve Zeynep de kaşıkla kendi kendine mutlulukla yiyordu. Yanaklarında tek bir leke bile yoktu. – Kim derdi ki, – Necla Hanım başını salladı. – Ayçiçek yağı, ne acayip bir alerji. – Doktor dedi ki, bin çocukta biri görülürmüş – dedi Meryem, ekmeğine tereyağı sürerek. – Tamamen kaldırıp zeytinyağına geçince, iki haftada döküntü bitti. Demir kızına doyamıyordu. Pembe yanaklı, parlayan gözlü, burun kremlenmiş. Nihayet normal yemek yiyebilen mutlu bir çocuk. Pastalar, kurabiyeler, ayçiçek yağı olmadan yapılan her şey. Ve bu, meğer ne çok şeymiş. Kayınvalideyle ilişki çok soğuk kaldı. Hatice Hanım aradı, özür diledi, ağladı telefonda. Meryem kısa ve mesafeli konuştu. Demir ise hiç konuşmadı. Zeynep tekrar pastaya uzandı, Necla Hanım tabağı yaklaştırdı: – Ye canım, afiyet olsun. Demir arkasına yaslandı. Dışarıda yağmur, içerisi sıcak, fırın kokusu. Kızı iyileşmişti. Gerisi önemli değildi.