Elli bin lira, Serkan. Elli bin. Üstüne bir de otuz bin nafaka.
Melike telefonu mutfak masasına öyle bir fırlattı ki, telefon tezgah boyunca kaydı ve az kalsın yere düşecekti. Serkan son anda tuttu, bu hareket Melikeyi daha da sinirlendirdi.
Eymenin spor ayakkabısı ve spor kursu için forma lazımdı, Serkan telefonu ekranı aşağıya gelecek şekilde koydu, sanki bir suçu gizliyormuş gibi. Çocuk büyüyor, Melike. Zaten çocuklar hep büyür.
Spor ayakkabısı elli bin lira mı? Milli takıma mı seçilmiş bu çocuk?
Bir de sırt çantası vardı. Mont aldık. Sonbahar geliyor ya.
Melike arkasını döndü, şu an kocasına bakmak istemiyordu hiç. Hesapları biliyordu, her ay düzenli. Hep aynı açıklama: çocuk, sorumluluk, babalık. Güzel cümleler, ama arkasında çok somut rakamlar var, ortak bütçeden başka birinin cebine giden meblağlar.
Ben oğlumu seviyorum, Serkan bir adım yaklaştı, Melikenin arkasında durdu. Benim çocuğum o. Öylece…
Çocuğu terk et diyen mi var? Dediğim, neden nafakanın dışında bu kadar harcıyorsun? Otuz bin lira nafaka az mı? Neslihan çalışmıyor mu?
Çalışıyor.
O zaman sorun ne?
Serkan sustu. Melike onun bu sessizliğini ezberlemişti; cevap yok anlamına geliyordu. Sadece alışkanlık var: katlanmak, yardım etmek, tartışmamak. Hep iyi eski koca, iyi baba, iyi insan olmak. Tabii ki onların hesabından.
Melike dönüp tezgaha yaslandı.
Ben aklımdan hep hesap tutuyorum, biliyor musun? Her ay oraya ne gidiyor? Bir yılın toplamını öğrenmek ister misin?
İstemem.
Neredeyse altı yüz bin lira. Bugünkü elli bin harçlığı katmadan bile.
Serkan kaşının arasını ovuşturdu; kapatalım bu konuyu demekti. Ama Melike artık susamazdı. Çok uzun süre konuşmadı, hep anlayışlı eş rolü oynadı.
Tatil planlamıştık. Hatırlıyor musun? Sen söz verdin; Kasımda deniz, iki hafta. O para nerede?
Melike, anlıyorum. Ama Neslihan aradı, acil gerekiyordu…
Neslihan. Hep Neslihan. Onun hep bir acil işi çıkar.
Serkan bir tabureye oturdu, ellerini dizlerine dayadı. Melike aniden fark etti: Kocası gerçekten bitkin görünüyordu. İşten değil, bu iki kadın arasındaki ip çekişmesinden yorulmuştu. Bir yerlerde, Melikenin içinde hafif bir merhamet kıpırdandı. Ama hemen bastırdı.
Ev almak istiyor, dedi Serkan, yere bakarak. Eymenin kendine ait bir odası olsun diye.
Bir dakika, ne eviymiş o?
Daha büyük bir daire. Şu anda tek odada kalıyorlar ya, biliyorsun. Sıkışık orası.
Sıkışık. Peki, ödemeyi kim yapacak?
Serkan bakışlarını kaldırdı, suçluluk dolu bir bakışla. Melikenin içi buz kesti.
Sen şimdi… Yardım mı etmeyi düşünüyorsun?
Peşinat için destek istedi. Şimdilik düşünüyorum sadece.
Düşünüyor musun? Serkan, bu… bu kocaman bir para! Nasıl bulacaksın o parayı?
Biraz biriktirdik. Araba için ayrı tutmuştuk.
Biz biriktirmiştik! Arabamız için! KENDİ AİLEMİZ için!
Melike sesiyle kendini susturmaya çalıştı ama nafileydi; kelimeler havaya çıkmıştı bile.
Serkan kalktı, pencerede durdu, ellerini ceplerine soktu.
Eymen de benim ailem. Yokmuş gibi davranamam.
Kimse yok say diyen yok! Ama nafaka zaten yasal, resmi. Gerisi ise seni ilgilendiriyor. Ayrıca beni de! Çünkü o ortak paramız!
Biliyorum.
Ama seni durdurmuyor.
Sessizlik. Yan dairede televizyon açıldı: kısık sesler, kahkahalar. Böyle bir ağır konuşmaya yakışmayan fon. Melike alıştığı sandalyeye oturdu, örtüyü düzeltti. İçinde öfke, kırgınlık, şaşkınlık yanıyordu; ama kendini sakin konuşmaya zorladı.
Ne kadar istiyor?
İki milyon lira peşin.
Sayı havalarda asılı kaldı, Melike kısaca, neşesizce güldü.
İki milyon… Bizdeki tüm birikim bu!
Farkındayım.
Cidden verecek misin bu parayı ona?
Oğlum için.
Kabul etmiyorum. Benim de param, unuttuysan!
Serkan sustu, konuşacak şey kalmamıştı.
Bir hafta sonra Melike, maaşı yatmış mı diye internet bankacılığını açtı. Sonra alışkanlıkla üç yıllık birikimlerinin olduğu hesaba baktı.
Bakiye: kırk yedi bin beş yüz iki lira…
Gözlerini kırptı. Uygulamayı kapatıp tekrar açtı.
Yine kırk yedi bin.
Telefon elinden halıya düştü.
Melike odada olduğu yerde kalakaldı. İki milyon lira yoktu artık. Üç yıl biriktirdikleri, tatile gitmedikleri, her büyük alışverişi planladıkları paralar… geriye kırk yedi bin kalmıştı. Hayal kırıntısı. Ortak gelecekten kalan bir parça…
Telefonu yeniden aldı, işlem geçmişini açtı. Transfer edilen isim: Neslihan Gürbüz.
Hiç gizlememişti.
Serkan kanepeye oturmuş, dizüstü bilgisayarında çalışıyordu. Melike odaya daldığında başını kaldırdı, gülümsemeye çalıştı ama Melikenin yüzünü görünce gülümsemesi dondu.
Tüm birikimi eski eşin için harcadın mı sen?!
Melikenin sesi çığlığa dönmüştü, ve artık umursamıyordu. Varsın komşular duysun, bütün apartman duysun.
Melike, dur… Açıklayabilirim…
Açıklayacak ne var? İki milyon, Serkan! Bizim paramızdı!
Serkan bilgisayarı bıraktı, yavaşça ayağa kalktı. Gözlerinde suçluluk yoktu, sadece tuhaf bir inat.
Bu, Eymen için. Ona düzgün bir oda, iyi bir ortam lazım. Ben babasıyım, yükümlüyüm…
Asıl yükümlüsün KENDİ AİLENE! Bana! Dört yıldır boşandığın kadına değil!
O Eymenin annesi.
Ya ben kimim?!
Sen… Benim eşimsin. Seni seviyorum. Ama Eymen…
Yeter, Eymeni bahane etme artık! Melike ona doğru bir adım attı, Serkan istemeden geri çekildi. Sen eve aslında Neslihan için yardım ettin, oğlun için değil! Daire onun üstüne olacak, evde o oturacak. İsterse satacak, harcayacak. Çocukla ne alakası var?!
Serkan bir şey söyleyecek gibi oldu, sustu. Cevap yoktu. Çünkü Melike haklıydı, Serkan da bunu biliyordu.
Hâlâ onu seviyorsun, Melike sesi titreyerek ve alçak çıktı. Bütün mesele bu. Eymen bahane sadece. Hiçbir zaman ona hayır diyemiyorsun.
Hayır, doğru değil.
O zaman neden? Neden bana sormadın? Neden ikimiz için karar verdin?
Serkan ona doğru bir adım attı, ellerini uzattı:
Melike, lütfen… Sakin konuşalım. Biliyorum, kızgınsın ama… oğlum için yaptım…
Melike elini çekti.
Bana dokunma.
Üç kelimeyle aralarında bir duvar örülmüştü. Serkan elleri havada kaldı, yüzünde nihayet bir anlam belirdi ama çok geçti.
Böyle yapamam, Melike yatak odasına gitti, çantasını çıkardı. Beni dışarıda bırakan, kararları tek başına veren bir adamla yaşayamam. Yalan söyleyenle…
Yalan söylemedim!
Söylemedin, ama gizledin. Aynı şey.
Melike birkaç parça eşya, belgeler, telefon şarjını çantasına attı. Serkan kapıda durdu, izledi.
Nereye gidiyorsun?
Anneme.
Ne kadar kalacaksın?
Melike çantanın fermuarını çekti, omzuna astı. Serkana baktı bu adam her şeyi berbat ettiğini bile anlayamıyordu.
Bilmiyorum Serkan. Gerçekten, bilemiyorum.
Üç gün annesinin evinde, tuhaf geçti. Melike ilk gün koltukta yatıp tavana baktı. Annesi çay getirdi, hiç soru sormadı, sadece başını okşadı. İkinci gün öfke geldi, keskin ve arındırıcı. Üçüncü gün her şey berraktı.
Tanıdığı bir avukatı aradı.
Boşanmak istiyorum. Eminim. Barışma yok.
Serkan her gün aradı, uzun uzun mesajlar yazdı, açıklamalar, özürler… Melike okudu ama cevap vermedi. Artık konuşacak bir şey kalmamıştı. Serkan seçimini yaptı; şimdi sıra Melikedeydi.
Bir ay sonra Melike, şehrin öteki ucunda küçük bir apartman dairesine taşındı. Minicik, sanayi manzaralı ama kendine ait. Perdesini kendi seçti, eşyayı kendi yerleştirdi, parasını nasıl harcayacağına kendi karar verdi.
Boşanmayı hemen hallettiler Serkan hiç tartışmadı, tüm belgeleri imzaladı. Belki hâlâ bir umut taşıyordu. Melike vazgeçmedi.
Ara sıra, akşamları, Melike pencerenin önüne oturup hayatın garipliğini düşünüyordu. Üç yıl önce doğru adamı bulduğunu sanmıştı; şimdi ise boş bir evde tek başınaydı. Nedense, bu onu hiç korkutmuyordu.
Bloknotunu açtı, bir rakam yazdı: sıfır. Başlangıç noktası. Yanına, aylık, altı aylık, bir yıllık planlar çizdi. Ne kadar biriktirecek, nereye yatırım yapacak, hangi yeni eğitimlere girecek?
Uzun zamandır ilk kez geleceği sadece kendisi şekillendirecekti.
Bugün geriye dönüp bakınca, şunu anlıyorum: Hayatta en büyük hatam, hayır demeyi bilmemek, sorumluluklarımı başkasının vicdanı yerine kendi tercihlerimle tartamamak olmuş. Herkes kendi suyunda yüzmeli. Ben de sonunda kendi yolumda yürümeye başladım ve ilk adım en zoruydu. Ama özgürlüğün değeri hiçbir parayla ölçülmüyor.




