Yine neyin peşindesin? Hangi huzurevi? Olmaz öyle şey! Ben evimden hiçbir yere gitmem! Ayten Hanımın babası ona doğru bir kahve fincanı fırlattı, kafasına gelmesi için özenle hedef aldı. Ayten ise yıllardır alıştığı bir hareketle kendini yana çekti.
Böyle devam edemezdi, kesin. Er ya da geç babası ona ciddi bir zarar verirdi, Ayten ise hangi köşeden geleceğini bilemeden diken üstünde yaşardı. Aslında, babası için huzurevi işlemlerini yaparken, içi sadece vicdan azabıyla doluydu. Bunca yıl ona ne yaptığı ortadayken, şimdi onun için uğraşıyor olmak bile fazlaydı.
Babasını arabaya bindirirken adam bağırıp çağırıyor, elini kolunu sallıyor, Allah cezanızı versin! diye etrafa beddualar yağdırıyordu o sırada.
Ayten evinin penceresinden uzaklaşan arabaya bakakaldı. Hayatında daha önce de böyle bir an yaşamıştı. O zaman henüz küçücük bir kızdı, hayatının bundan sonra nasıl olacağını kestiremiyordu.
Ayten ailenin tek çocuğuydu. Annesi ikinci bir çocuk yapmaya cesaret edememişti; çünkü kocası evde tam bir zorbaydı, hayatı Hanife Hanıma zehir etmişti.
Aytenin babası, Bekir Bey o sıralar kelli felli, hayata karşı soğukkanlı ve otoriter bir adamdı. Kızı doğduğunda yaşını başını almıştı, kırkı çoktan geçmişti.
Bekir Bey evlenmeyi hiç sevgi, aşk ya da çocuk sahibi olmak için düşünmemişti. Kariyerinin gereği olarak, örnek bir aile babası görünmek için evlenmişti. Bir tanıdık vasıtasıyla, daha üniversiteye yeni başlamış genç Hanife ile evlendi. Hanifenin ailesi sıradan fabrika işçisiydi, böyle önemli biriyle akraba olmak onlar için büyük bir prestijdi. Ne gelini, ne ailesini bu evliliğe dair kimse sorgulamadı. Düğün görkemliydi tabii ama Hanifenin ailesinin düğüne çağrılmadığını duysan şaşırmazsın, arada o kadar uçurum vardı.
Evlenince Hanife, kocasının evine taşındı. Biran önce saygılı bir devlet memuru hanımı olması gerektiğini öğrenmesi için, bir kadın tuttu kocası. Bu kadın ona protokol öğretip, ağzını kapalı tutmayı ve kocasından izinsiz gözünü sağa sola kaydırmamayı öğretecekti.
Gündüzün nasıl geçti? derdi Bekir Bey eve girip deri koltuğuna oturunca.
Fena geçmedi, evde sofra adabını iyice çalıştım, biraz da İngilizceye başladım, derdi Hanife. İlk öğrendiği şey ise, kocasının asla huzursuz olmamasını sağlamaktı.
Güzel güzel de, evin işleri ne oldu peki?
Onlara da baktım. Aşçıyla menü planladım. Alışverişi de ben yaptım, evi de topladım.
Hadi iyi, bugünlük idare eder. Yalnız ellerin kirli olmasın, üst-başın tertemiz olsun. Aman bana köylü gibi görünme sakın! Şimdi iyi davranırsan belki şöför, belki de bir hizmetçi tutarım, ama henüz hak etmedin.
Ama Hanife ne kadar uğraşsa da, huzurlu günleri çok kısa sürdü. Bekir Bey genelde yorgun ve öfkeli gelirdi eve. Tüm öfkesini kimden çıkaracak? Tabii ki hanımından. Hizmetçiye de haksızlık yapamaz, o gider, sırlarını anlatır. Hanife kime gitsin, nereye gitsin? El mecbur, boynu bükük otururdu.
Daha ilk ay dolmadan, Bekir Bey Hanifeye ilk kez tokat attı. Sebebi de yok, sırf gözdağı olsun, evin patronunun kim olduğunu bilsin diye.
Sonra bu tokatlar giderek arttı tabii. Döverken vücudunda morluk bırakmazdı, dışarıdan belli olmasın diye taktikli döverdi. Hanife de ustalıkla kıyafetlerin altında saklardı morlukları, güler yüzle kocasının dostlarını ağırlar, kimse bir şey anlamasın diye çabalardı.
Bir yıl geçti. Artık herkes Çocuğunuz olmadı mı, hayırdır? demeye başladı.
Bekir Bey, adam gibi adamsındır ama hâlâ çocuk olmamış. Kimde sıkıntı var acaba? Bence hanımını bir doktora göster, boşuna zaman kaybetmeyin, derlerdi.
Daha planlamadık, Hanife okulunu bitirecek önce, diye geçiştirirdi.
Aman okulmuş! Kadına okul mu okunur yahu! Bıraksın okulu, hemen doktora gitsin. Varsa benim hanım birkaç doktor önersin. Evlenmenin amacı çocuk, örnek olman lazım.
Bu muhabbetten sonra Hanifenin hayatında yeni bir dönem başladı; sürekli hastane, test, kontroller. Bekir Bey de evde eşine el kaldırmayı azaltmak zorunda kaldı, doktorlar bir şey anlamasın diye.
Aylar geçti, Hanifede hiçbir sorun çıkmadı. Doktorlar, Bir an önce anne olabilir dediler. Bekiri de kendisini kontrol ettirmesi konusunda uyardılar.
Ben mi? Saçmalama! Bir iki telefonla seni köyün veterineri yaparım, aklını başına al, dedi.
İşinizi kaybetseniz bile, bu sorununuz çözülmez, dedi doktor.
Sonunda, Bekirin tüm testleri beklenenden kötüydü. Doğal yollarla baba olma ihtimali çok zayıftı. Bir ümit, belki bir mucize. Ama adam daha çok öfkelendi. Kıyamadığı hanımına dövmekle ilgi çekemeyince, kendisine sevgili yaptı, böylece sinirlerini başka yere aktardı.
İki buçuk yıl sonra Hanife hamile kaldı. Zamanı gelince Ayten doğdu. Kız babasının kopyasıydı ama Bekir Bey kızına tek bir sevgi gösterisi yapmadı. Bütün ilgi annesinin ve dadısının üzerindeydi. Babası belki haftalarca yüzünü görmezdi.
Ayten büyüdükçe, onu sinirlendirmeye başladı ve Bekirin de kendini tutması zorlaştı. Bir gün, Ayten beş yaşındayken, babası işten asabi geldiği bir akşam çocuğun mızmızlıklarına tahammül edemedi: Kızına bir öyle fırlattı ki, çocuk duvara çarptı. Ayten korkudan ağlayamadı bile. Adam ise televizyonu açıp rahatına baktı.
Ayten o geceden sonra babasından her zaman çekindi. Lakin Bekir Bey freni bırakmıştı artık; hakaret, tokat, aşağılamalar… Evde misafir varken bile korkusu yoktu.
Kızın çok iyi keman çalıyormuş! deyince, O mu? Kemanı tutmasını bile bilmiyor! Yine de dinlemek istiyorsanız buyurun Ayten! Al şu kemanını da gel!
Kıpkırmızı olurdu Ayten, zorla kalkar kemanı eline alırdı. Seyircinin önünde çalmak ona hep korku oldu, yıllar sonra ne zaman tekrar eline alsa hep o aşağılanmış çocuk duygusuyla çalardı. Sonra da bir daha kemana hiç elini sürmedi.
O zaman evde olan biteni herkesin yaşadığını sanırdı Ayten. Kitaplarda gülen aileler görüp içten içe sorardı, Niye benim babam herkesi bu kadar nefretle seviyor?
Annesi de ona ne mutlu bir kadın ne de anne olabildi. Sevgi göremediği için çocuğunu da sever gibi yapamazdı. Ayten on üç yaşındayken annesi trafik kazasında öldü. Sözde öyleydi, gerçekte ne oldu kimse bilmiyordu. O günden sonra Ayten kendini tamamen içine kapattı.
Liseyi bitirince, babasının seçtiği bölüme üniversiteye girdi. Bu babasının bir anlamda onun adına verdiği son karardı. Çünkü artık Bekir Beyin kendi işinde başı dertten kurtulmuyordu, hem nüfuzunu hem servetini kaybetti. Suçlarının üstü örtülsün diye elinde avucunda ne varsa harcadı, emekli olup bir yazlığa çekildi. Ayten babasına uğramazdı. Ne konuşacak, ne de hakaretlerine katlanacak hali vardı.
Adam tek başına kalınca, etrafındaki herkesi zehirlemekten mahrum kalmak ona çok dokundu, sağlığı da iyice bozuldu. Komşular artık sık sık Ayteni arayıp Baban çok tuhaf davranıyor demeye başladılar.
Ayten mecburen, babasını yanına almaya karar verdi.
Birinin üzerinde egemenlik kurma şansı tekrar eline geçince, Bekir Bey kendine geldi resmen. Her gün kavga çıkarıyor, kızına ağza alınmaz laflar söylüyordu. Bazen tabak çanak, bazen evi alt üst ediyordu. Sonunda Ayten babasına bir oda ayırıp kapısına da kilit taktı. Ama bu da çare olmadı, Bekir Beyin hali giderek daha kötüleşiyordu. Doktora danışınca demans başlangıcı dediler, Ayten yaşadığı bu ortamda artık kendi huzurunun da tehlikede olduğunu anladı. Sonunda babasını huzurevine teslim etmeye karar verdi.
Aytenin hiç evi barkı, ailesi olmadı. Kendine güveni yoktu, insanlarla ilişkiden korkardı. İş yerinde dostu yoktu, hep mesafeli dururdu. Ama babası huzurevine gittiğinde, içini büyük bir suçluluk duygusu ve utanç kapladı.
Babası yanında kalsaydı yaşaması tehlikeliydi; yapılan kontroller aklının yerinde olmadığını göstermişti. Fakat o klasik öfke, hatta kızına olan nefreti, bilinci bulanıklaşsa da kaybolmamıştı.
En iyi huzurevi olsun deyip şehirdeki tüm yerleri gezdi Ayten. En insani olanı buldu ama ücretleri el yakan cinstendi. Ayten neredeyse maaşının çoğunu oraya yatırıyor, zaman zaman ek işlere gidiyordu ki evinin masrafını çıkarabilsin.
Babasını götürdükten sonra Aytenin birkaç günü darmadağın geçti. Annesiyle birlikte çantalarını alıp o evden kaçmaya çalıştıkları günü hatırladı; bu, annesinin gitmeye cüret ettiği tek zamandı ve kısa sürede babası onları eve geri getirmişti. Çok geçmeden de annesi ölmüştü.
Tüm bunlara rağmen, Ayten babasını ziyarete gittiğinde hep ağladı. Ona acıma ve suçluluğun dışında duygusu yoktu, sanki annesi babası bir tek bu duyguları öğretmiş gibiydi.
Üstelik şimdi hasta olmaya bile başlamıştıAyten uzun bir süre pencerenin önünde kaldı, aşağıda akşam trafiğinin uğultusu ve insanlar dünyanın telaşına karışmıştı. Bir an için, hayatı boyunca özenle sakladığı korkunun, suçluluğun ağırlığıyla nefessiz kaldığını hissetti. Gözyaşlarının sıcaklığı yanaklarında iz bırakırken, birden o çocukluğundan kalan sesi duydu: Kaç, Ayten! Kurtul! Fakat o ne kaçabilmiş, ne kurtulmuştu bugüne dek.
O gece, günlerdir ilk defa telefonunu sessize aldı. Evin içinde dolaşıp, eski bir çekmeceden annesinin kolyesini çıkardı, hayatta bir gün gerçekten istediği tek şeyi. Aynanın karşısında kendine baktı; gözleri annesinin, kaşları babasının aynasıydı. Ama yüzünde ilk defa bir başka ifade vardı: Kararlı bir kabulleniş.
Sabah olduğunda evi havalandırdı, içeri ışık doldu. Uzun zaman sonra ilk kez bir pazar sabahı yatağında miskinlik etti, anıları aklına üşüşse de kalkıp bastırmaya uğraşmadı. Sonra bir defter aldı, açıp ilk sayfasına titrek bir yazıyla yazdı: Ben Ayten. Babamı affetmiyorum. Ama kendimi suçlamayı da bırakıyorum. Bu bir itiraf değildi, bir başlangıçtı sadece.
Ertesi hafta huzurevine tekrar gitti. Avludaki bankta otururken Bekir Bey pencereden kızına baktı, gözleri eskisi kadar parlak değil, sesi kadar da keskin değildi. Ayten ilk kez yaklaştı, öfke duymadan, öfkesiyle de savaşmadan. Babasının yanına otururken bir elini usulca sıktı. Bu adamdan ona sevgi, onay ya da af gelmeyeceğini biliyordu. Ama en azından, anısındaki o kimseye anlatamadığı çürükleri, bugün sarılabileceği bir yaraya dönüştürmeye karar verdi.
Babasından alamadığını hayata vererek, kendi çocukluğunu iyileştirecekti. Her ziyaretinde bir şiir bıraktı masasına, bir gün babasının okumayacağını bilse de. Eve döndüğünde aynanın karşısında annesinin kolyesini tuttu. Gözlerinde nefretten iz kalmamıştıilk kez, o gözlerde kendi hayatının başlangıcını görebiliyordu.
Belki dünya onu hiçbir zaman, örnek bir ailede büyüyen diğer çocuklar gibi sevmeyecek, belki babasının gölgesi hep peşinde dolaşacaktı. Ama Ayten ilk defa, kendi hikayesinin yıldızına elini uzattı, bir nefes aldı. Ve o evde, bir bahar sabahı camdan sızan güneş altında, sessizce gülümsedi. Çünkü artık yalnız geçmişin acısını değil, geleceğin mümkün olan tüm umutlarını da taşıyordu içinde. Bu defa kaçmamıştı; kalıp kendi hayatını yeniden kurmuştu.




