Biz babanla kararımızı verdik, Emine elini oğlunun elinin üstüne koydu. Yazlığı satıyoruz. İki milyon lira size peşinat olarak veririz, artık kiradan kiraya sürünmeyin.
Mert, fincanı ağzına götürürken durakladı. Eşi, Zeynep, ağzındaki börek lokması ile dona kaldı, çatalı havada öylece durdu.
Anne, hayırdır? Mert dikkatlice fincanı masaya bıraktı. Hangi yazlık? Her yaz oradasınız ya…
Alışırız. İlyas, sen de söyle.
Baba, az önce reçelle uğraşırken kafasını kaldırdı.
Annen doğru söylüyor. Kırk yıl oldu oralara, artık çatısı akıyor, bahçe çürümüş. Yalnızca dert. Sizin de bir eviniz olsun.
Baba, biz kendimiz biriktiririz Mert başını iki yana salladı. İki sene, belki üç…
Üç sene! Emine ellerini iki yana açtı. Üç sene başkasının evlerinde, bebek de geliyor. Zeynep, sen de bir şey söyle.
Zeynep çaresizce eşine, sonra kaynanasına baktı.
Emine Hanım, çok büyük para bu. Biz kolayca bunu kabul edemeyiz…
Edebilirsiniz! Emine kestirip attı. Tartışmaya gerek yok. Biz emlakçıyla iletişime geçtik, Cumartesi günü yazlığı göstereceğiz.
Mert bir şey diyemeden annesi devam etti:
Oğlum. Daha gençleşmiyoruz. Baban üçüncü senedir tansiyonla uğraşıyor, ben gelecek sene altmış oluyorum. Ne yapacağım o yazlığı? Domates mi ekeceğim? Pazardan alırım. Torunlarım ise evlerinde büyüsün, kendi yuvalarında anlıyor musun?
Sessizlik oldu. Zeynep alttan kocasının elini sıktı. Mert burnunu ovuşturdu, cevapsızken hep yaptığı gibi.
Anne… Her kuruşunu geri ödeyeceğiz. Yavaş yavaş, ama ödeyeceğiz.
Dert etme, İlyas elini salladı. Ödersin, ödemezsin, önemli değil. Torunlar gezinsin yeter.
Bir buçuk ay sonra yazlık satıldı. Emine işlemleri kendi yaptı, parayı kendi saydı, iki milyon lirayı oğlunun hesabına yatırdı. Üç ay sonra Mert ve Zeynep, Sedirli Bulvardaki iki odalı yeni dairelerine yerleştiler yeni bina, dokuzuncu kat, park manzarası.
Evlerine taşındıklarında on beş kişi gelmişti. Zeynepin anne babası yemek takımı getirmiş, arkadaşları havlu, Mertin iş arkadaşları ise kahve makinesi almıştı. Emine, odaları geziyor, duvarlara, dolaplara dokunuyor; bazen beğenir gibi, bazen ölçer gibi bakıyordu.
Akşam olunca, misafirler dağıldığında Emine oğlunu koridorda yakaladı.
Mert, iki dakika.
Kapı girişine çekti, diğerlerinden uzak.
Şu anahtarını ver.
Mert hemen anlamadı.
Hangi anahtar?
Yedek anahtar, evin. Ne olur ne olmaz, Emine sesi kısarak söyledi. Sonuçta size destek olduk, sen de biliyorsun. Bir şey olursa biz giremeyelim mi? Ayrıca… Normal ailelerde evin anahtarı anne babaya verilir.
Mert huzursuzca kıpırdandı. Yüzünden karşı çıkmak istediği anlaşılıyordu ama cesaret edemiyordu.
Anne, bu… Zeynep…
Zeynep ne? Zeynep karşı mı? Emine gözlerini kıstı. Size evi biz aldık, o anahtarı vermeye mi karşı çıkıyor?
Yok, öyle demek istemedim…
Hadi uzatma. Ver anahtarı.
Mert, cebinden anahtar demetini çıkardı, yeni bir anahtarı dikkatlice ayırdı.
Buyur.
Emine aldı, parmaklarında çevirdi. Kendi anahtar demetinin arasına ekledi. Metalin tıkırtısı geldi.
Aferin sana, oğlunun yanağını okşadı. Hadi hadi, pastanın başına, yoksa hepsini götürürler.
Güzel bir akşamdı.
…Emine, mağazada yastıkların dikişlerine dikkat etti, kumaşı okşadı. Kadife, sıcak ve yumuşaktı; hardal rengi Zeynepin gri koltuğuna çok yakışacaktı. İkincisini de aldı, bu sefer tuğla renginde. Aklında şimdiden biçimlenmişti: köşelere yastıklar, araya geçen hafta seçtiği dokuma battaniyeyi sererler.
Trolleybüste poşeti göğsüne bastırdı. Dışarıda apartmanlar, parklar, arabalar akıp geçiyordu. Sedirli Bulvar, onun durağı.
Apartmanın girişi temiz boya kokuyordu yakın zamanda tadilat olmuştu. Dokuzuncu kata çıktı, anahtarı buldu, kapıyı sessizce açtı.
Sessizlik. Kimse yok.
Emine ayakkabılarını çıkarıp salona geçti. Tahmin ettiği gibi: koltuk çıplak, sıkıcı. Yastıkları yerleştirip, geri çekilip baktı. Çok güzel oldu. Şimdiden başka bir hava kattı.
Fakat raftaki toz gözüne battı. Pencere önünde kirli bir fincan. Emine başını salladı ama dokunmadı. Orası onun yeri değildi. Henüz değil.
Akşam saat dokuzda telefon çaldı.
Anne, bize geldin mi?
Mertin sesi gergindi.
Tabi geldim. Yastıkları gördün mü? Güzel değil mi?
Anne… duraksadı. Bir dahakine haber versen olur mu? Zeynep eve geldi, eşyalar yer değiştirmiş, yastıklar…
“Bir şeyler” mi? Emine burnundan gülüyordu. Tanesi bin beş yüz lira. Ve Zeynepe söyle, eviniz pek temiz değil! Her yerde toz var, bardaklar kirli. Buzdolabına baktım yarısı boş. Aç mı kalıyorsunuz? Size o kadar para verdik, sonra öğrenci gibi yaşayın.
Anne, bir dahakine önceden ararken haber ver yeter, olur mu?
Ah Mert, Emine gözlerini devirdi, ama tabii ki oğlunun göremeyeceği şekilde. Hadi, baban çağırıyor.
Cevap beklemeden kapattı.
Bir hafta sonra Emine, güzel bir nevresim takımı getirdi. Zeynep evdeydi, ama banyoda duş alıyordu Emine suyun sesini duydu. Paketi yatağın üstüne bırakıp sessizce çıktı. Not yazmadı, gerek yoktu. Anlarlardı.
Üç gün sonra tencere takımı. Gençler uyduruk, kaplaması dökülmüş Çin malı tencereyle uğraşıyordu, görmek bile insana dokunuyordu.
Cumartesi günü gençler akşam yemeğine geldiler. Masada mantı yediler, üzerlerindeki tadilat ve havadan sudan sohbet ettiler. Her şey kibar, ama sönüktü.
Zeynep çatalla yemeği bıraktı.
Emine Hanım…
Efendim?
Rica etsem… Zeynep göz ucuyla eşine baktı. Gelmeden ararsanız, haber verirseniz? Bilelim diye.
Emine yavaşça peçeteyle ağzını sildi.
Zeynepçiğim. İki milyon lira verdik size. İki. Milyon. O eve istediğim gibi girerim. Sonuçta o ev bizim de sayılır.
Anne, Mert araya girdi.
Ne anne? Haksız mıyım?
Sessizlik. İlyas mantıyı karıştırıyor, hiç karışmıyor gibi yapıyordu.
Elinize sağlık, Zeynep kalktı. Mert, biz gidelim.
Apar topar toplandılar, vedalaşırken yüzlerindeki tebessümler zorlama, samimiyetsizdi. Emine kapıyı kapatıp mutfağa döndü, sofrayı toplamaya başladı. O esnada pencereye yaklaştı; aşağıda gençler binadan çıkıyordu.
Açık kalan camdan Zeynepin sesi netçe duyuldu:
…ya borcumuzu temizleriz, ya da ayrılırız. Artık dayanamayacağım.
Emine elinde tabak öylece kaldı.
Ne borcu? Ne diyor bu kız?
Aşağıda Mert bir şey dedi ama anlaşılmadı. Araba kapısı kapandı, motor çalıştı.
Emine tabağı ağır ağır lavaboya bıraktı.
Hayır. Bu, hiç hoşuna gitmemişti.
…Emine anahtarı çevirdi, kapıyı açtı az kalsın Merte çarpıyordu. Koridorda onu bekliyormuş gibi duruyordu. Zeynep mutfaktan çıktı, ellerini havluyla kurulamıştı.
Ha, evdeymişsiniz Emine bir an şaşırdı ama hemen toparlandı. Size bir şey getirdim…
Anne, bir dakika.
Oğlunun sesindeki ton Eminenin susturmuştu. Mert, askıdaki ceketin iç cebinden beyaz bir zarf çıkardı. Zarf kalındı, boş olmadığı belli.
Sana bir şeyi geri vermek istiyorum.
Emine, refleksle aldı. İçine baktı dizlerinin bağı çözüldü.
Para. Hem de çok.
Bu… nedir?
İki milyon lira Zeynep yaklaşıp eşinin yanına geçti. Bankadan kredi çektik.
Siz… Emine gözlerini kaldırdı. Delirdiniz mi? Neden kredi?
Çünkü borçlu yaşamak istemiyoruz, Zeynep artık gözünü kaçırmıyordu, açıkça konuşuyordu. Emine Hanım, artık dayanamıyoruz. Ani ziyaretlere, kontrol etmenize, istediğiniz zaman gelip işlerimize karışmanıza.
Ben karışmadım! Yastık getirdim! Nevresim! Tencere!
Anne, Mert Zeynepin omzuna dokundu. Yarın kilitleri değiştireceğiz. Ustaya haber verdik.
Emine gözlerini kırptı. Bir iki defa. Ne söylendiği ancak idrak etti.
Kilitleri mi?
Evet. Sana anahtar kalmayacak.
Kalın bir sessizlik çöktü. Emine, oğlundan gelinine, oradan tekrar oğluna baktı. Boğazında bir düğüm, yüzü kızardı.
Siz… Siz… yutkundu. Küçük düşünüyorsunuz. Nankörsünüz. Biz babanla yazlığı sattık! Sizin için! Ama beni, hırsız gibi evinizden kovuyorsunuz!
Kimse kovmuyor, Zeynep sakin kaldı. Sadece rica ediyoruz.
Emine cebindeki anahtarları sıktı, parmakları uyuştu.
Mert, oğlum. Sen gerçekten böyle konuşmasına izin mi veriyorsun?
Mert başını eğdi, sustu. Sonra annesinin gözünün içine baktı.
Anne. Birlikte karar verdik.
Emine hızla döndü ve veda etmeden çıktı.
Evine dönerken Mertin arayıp özür dileyeceğini hayal etti. Yarına, en geç bir sonraki güne kadar. Düşünür, pişman olur, farkına varır diye düşündü.
Bir hafta geçti. Telefon sessizdi.
Emine defalarca Merti aramak üzere davranıp, sonra vazgeçti. Hayır. İlk onlar gelsin. Önce onlar özür dilesin. Anneyim sonuçta. Kötülük yapmadım.
Bir ay sonra İlyas akşam yemeğinde havadan sudan sorar gibi sordu; barıştınız mı? Emine konu değiştirdi.
İki ay geçti, her telefon sesinde irkilmeyi bıraktı.
Üç ay sonra ise her şeyi anladı.
Oğlu bir daha aramayacaktı. Ne yarın, ne önümüzdeki hafta, ne de seneye.
Emine, mutfakta oturuyordu. Anahtar demetini izliyordu. Evin, garajın… Ortada, önceden Sedirli Bulvardaki daireyi açan anahtar.
İyi niyetle yapmıştı. Gerçekten yardım etmek istemişti. Yastık, tencere, nevresim bunlar ilgi, şefkatti. Hep böyle olmaz mı? Anne baba yardımcı olur, çocuklar teşekkür eder, herkes mutlu olur.
Ama yolun bir yerinde bir şey kırılmıştı. Emine, ne kadar düşünse, hangi konuşmada, hangi ziyaretin ardından olduğunu bulamıyordu.
Belki de bulmak istemiyordu.
İş işten geçmişti artık.




