Ah kızım, boşuna ona umut bağlıyorsun, o seninle evlenmez.
Gülsüm henüz on altı yaşını yeni doldurmuştu, annesi ansızın vefat ettiğinde. Babası yedi yıl önce İstanbula çalışmaya gitmişti, o gidiş o gidiş. Ne haber geldi ondan, ne de para.
Köydeki herkes cenazeye koştu, elinden gelen yardımı yaptı. Gülsümün vaftiz teyzesi Zehra sık sık uğrardı yanına, neyi nasıl yapacağını hatırlatırdı. Bir şekilde liseyi bitirdi Gülsüm, komşu köydeki PTT şubesine iş buldular ona.
Gülsüm, köyde sağlıklı, dayanıklı diye anlatılan genç kızlardandı. Yuvarlak, al al yanaklı yüzü, patates burnu, ama ışıl ışıl gri gözleri vardı. Kalın sarı saçları beline uzanıyordu.
Köyün en yakışıklı delikanlısı ise Mehmetti. Askere gidip döneli iki yıl olmuştu, peşinden kız eksik olmuyordu. Hatta yazın köye gelen şehirli kızlar bile ona göz koyuyordu.
Mehmet, sanki köyde şoförlük edeceğine, filmlerde başrol oynamalıydı. Daha evlilik ne, aile nedir düşünmüyordu, keyfine düşkündü.
Bir gün Zehra teyze Mehmete uğrayıp, Gülsümün yıkılmak üzere olan bahçe çitinin tamiri için yardım istedi. Köyde erkek gücü olmadan yaşamak zordu. Gülsüm tarlada idare ediyordu ama ev işlerini tek başına halledemezdi.
Mehmet lafı uzatmadan yardımı kabul etti. Geldi, baktı, sonra emirler sıralamaya başladı: şunu getir, şuraya koş, bana bunu ver. Gülsüm de ne dese getirdi, ne istese sundu.
Gülsümün yanakları daha bir kızardı, belindeki saç örgüsü oradan oraya savruluyordu. Mehmet yorulduğunda ona bol ekşili çorbasını ikram etti, yanına da demli çay koydu. Gülsüm bir süre göz ucuyla izledi onu, ekmek koparışına daldı.
Mehmet üç gün çiti tamir etti, dördüncü gün ise hiçbir iş olmadan ziyarete geldi. Gülsüm yine yemeğini hazırladı, sohbet uzadı, sonunda Mehmet o gece orada kaldı. Sonra bu, bir alışkanlık halini aldı. Gün doğmadan, kimselere görünmeden evden çıkıyordu. Ama köyde sır gizli kalmaz.
Ah kızım, boşuna değer veriyorsun ona, evlenmez. Evlenirse de seni yoracak. Yaz gelsin bakalım, şehirli güzeller köye akın edecek, ne yapacaksın? Kıskançlıktan yanacaksın. Sana daha başka bir delikanlı lazım, dedi Zehra teyze Gülsüme.
Ama genç ve aşık olanlar, yaşlıların öğüdünü hiç dinler mi?
Bir süre sonra Gülsüm hamile olduğunu fark etti. Önce hastalandığını ya da bir şeyler yediğini sandı, halsizlik ve bulantı bastırınca anladı gerçeği: O yakışıklı Mehmetten bir bebeği olacaktı.
Günah diye düşündü, kurtulmak istedi önce. Ama sonra, hiç olmazsa yalnız kalmam dedi. Annesi büyüttü, o da başarır. Zaten babasının pek bir faydası olmamıştı, topuklarını ortada bulamazdın. Köylü konuşur konuşur, sonra susar.
İlkbaharda üstünden hırkasını çıkarınca köyde herkes karnını gördü, konuşmalar başladı. Ah, bu kızın başı belada diyerek başını sallar oldular. Mehmet de geldi, Gülsüme Ne yapacaksın? diye sordu.
Ne olabilir; doğurup bakacağım. Dert etme sen, çocuğu da ben büyütürüm. Hayatına devam et, dedi ve ocağın başında oyalanmaya koyuldu. Ateşin kızıllığı yanaklarında oynuyordu.
Mehmet Gülsüme hayran oldu ama yine de gitti. Gülsüm kararını vermişti, ona su dokunmaz. Yaz geldi, şehirli kızlar köye akın etti. Mehmetin ilgisi başka yerlere kaydı.
Gülsüm ise bahçesine işine devam ediyor, Zehra teyze ise otları ayıklamada yardımcı oluyor. Karnı büyüdü, köy kadınları ona Güçlü bir evlat geliyor diye yorum yaptı.
Allah ne verirse, diye gülüyordu Gülsüm.
Bir Eylül sabahı, sancıyla uyandı, adeta karnı ikiye bölünüyordu. Ağrı geçti gitti, sonra yine başladı. Zehra teyzeye koştu. Yaşlı kadın gözlerinden hemen ne olduğunu anladı.
Hadi bakalım! Bekle, hemen geliyorum. deyip evden fırladı.
Mehmetin evine vardı. Kapının önünde kamyon duruyordu, ama o gece Mehmet biraz fazla içmişti.
Zehra teyze onu dürttü, Mehmet şaşkın şaşkın baktı, ne oluyor diye anlamaya çalıştı. Sonra dank etti:
On kilometre köyden hastaneye! Doktor gelene kadar, geri dönene kadar, kız bebeği doğurur. Hemen götüreceğim! Hazırlayın onu.
Kamyonla mı? Yolda kadını sarsar, daha bebeği yolda tutamazsın, diye itiraz etti Zehra teyze.
O zaman beraber geliyorsun, ne olur ne olmaz, dedi Mehmet.
İki kilometre taşlı yolda çok dikkatlice sürdü Mehmet. Bir hendeği atlatınca hemen ötekine çarpıyordu. Zehra teyze kasada bir çuvalın üstüne oturdu. Asfalt yolda hızlandılar.
Gülsüm yan koltukta sancıdan kıvranıyordu, dişini sıktı, karnını elleriyle tuttu, Mehmet birden ayıldı.
Arada bir bakıyordu Gülsüme, Mehmetin parmak kemikleri direksiyonda beyazlamıştı. Kendi hayatı gözlerinden geçiyordu.
Yetiştirdiler. Gülsüm hastaneye bırakıldı, Zehra teyze Mehmeti bir güzel azarladı.
Niye bu kızın hayatını mahvettin?! Kimse yok yanında, kendi başına çocuk doğuracak. Sen ona dertten başka ne verdin?
Daha köye varmamışlardı ki, Gülsüm güçlü, sağlıklı bir oğlan doğurdu. Ertesi sabah bebeği kucağına verdiler. Ne nasıl tutulur, emzirilir bilemedi.
Küçük, buruşuk suratına korkuyla bakıyordu. Dudaklarını ısırdı, ne denirse yaptı.
Ama içi sevinçten kıpır kıpırdı. Bebeğin alnındaki ince saçlara üfledi, mutlu oldu, acemice.
Seni almaya gelecekler mi? dedi yaşlı bir doktor taburcu olurken.
Gülsüm omuz silkti, başını salladı:
Sanmam.
Doktor iç çekip gitti. Hemşire, bebeği hastane battaniyesine sardı, Evine varana kadar geri verirsin, dedi.
Fikret seni hastane arabasıyla köye bırakır. Kundakta bebekle otobüs yolculuğu mu olur? dedi hemşire, azarlayarak.
Gülsüm teşekkür etti. Kafasını eğmiş, kırmızı yanaklarıyla koridorda yürüdü.
Arabada Gülsüm oğlunu göğsüne bastırdı, Şimdi nasıl yaşayacağız? diye düşünüyordu.
Doğum parası az, kedinin ağlayacağı kadar. Hem kendisine üzüldü, hem masum oğluna. Uykuda olan bebeğe bakıp, kalbini sevgi kapladı, zorlu düşünceleri kovdu.
Birden araba durdu. Fikrete kaygıyla baktı ellili yaşlarda, kısa boylu bir adam.
Ne oldu?
Yağmurlar iki gündür yağıyor. Bak ne kadar gölet olmuş, ne geçilir, ne kenardan dolaşılır. Burası çamur, bir kamyon veya traktör geçer.
Özür, az kaldı. İki kilometre falan. Koşarsın, dedi, yolun ucuna başıyla işaret etti. Ucu bucağı olmayan bir su birikintisi uzanıyordu.
Bebek kucağında uyuyordu, otururken bile onu taşımaktan yorulmuştu. Bırak ağırlığı, yoldan nasıl geçer?
Yavaşça arabadan indi Gülsüm, oğlunu daha iyi kavradı, büyük göletin kenarından yürüdü. Ayakları balçığa gömüldü, her an kayacak gibi.
Eskimiş ayakkabıları suyun içinde şapırdıyordu. Keşke yağmur botuyla hastaneye gitseydi. Bir ayakkabısı çamura saplandı, evlat kucağında olduğu için çıkaramadı. Tek ayakkabıyla yürümeye devam etti.
Köye vardığında hava kararmıştı, ayaklarının donduğunu hissetmiyordu. Gücü kalmamıştı, pencere ışıkları yanıyordu, buna bile şaşıracak hali yoktu.
Kuru basamaklara adım attı, ayakları buz gibiydi ama başı ter içindeydi. Eve girdi, birden donakaldı.
Duvara karşı bebek yatağı, çocuk arabası, içinde bebeğe güzel elbiseler dizili. Masadaki Mehmet başını kollarına yaslamış, uyuyordu.
Bir şeyler hissetmiş gibiydi, kafasını kaldırdı. Gülsüm kapıda, yüzü kızarmış, saçları dağılmış, bebeği kucağında zar zor ayakta. Elbisesinin altı sırılsıklam, ayakları dizine kadar çamur olmuş.
Mehmet onun tek ayakkabıyla durduğunu görünce yanına koştu, bebeği aldı, yatağa yatırdı. Kendisi ocağa gitti, sıcak su dolu bakırı çıkardı.
Oturttu Gülsümü, üstünü çıkarmasına, ayaklarını yıkamasına yardım etti. Gülsüm sobanın yanında soyunduğu sırada masada patates haşlanmış, sürahide süt hazırdı.
Bebek ağlamaya başladı. Gülsüm ona koştu, kucağına alıp masanın başına oturdu, çekinmeden bebeğini beslemeye koyuldu.
Adını ne koydun? Mehmet boğuk bir sesle sordu.
Emir. Bir mahsuru yoksa dedi Gülsüm, o parlak bakışlarını kaldırdı.
Mehmetin yüreği burkuldu. O bakışlarda sevgiyle keder birleşmişti.
Güzel isim. Yarın gidelim, çocuğu kayıt ettirelim, nikahı da hemen kıyarız.
Gerek yok, dedi Gülsüm, bebeğini izlerken.
Benim oğlumun babası olmalı. Ben de keyfimi yaşadım, artık bitti. Nasıl bir adam olurum bilmiyorum ama çocuğu yalnız bırakmam.
Gülsüm başını eğerek onayladı.
İki yıl sonra bir de kızları oldu, Gülsümün merhum annesinin adı verildi, Şehnaz.
Hayatın başında hangi hatayı yaparsan yap, önemli olan onları telafi edebilmektir
İşte böyle bir ömür hikayesi yaşandı. Siz ne düşünüyorsunuz, yorumlarınızı yazın, beğenmeyi unutmayın.




