Evlenmekten Vazgeçtim: Bilim İnsanı Arif’in Laboratuvardan Anadolu Köyüne Uzanan Komik ve Dram Dolu Evlilik Macerası

Evlenmekten Vazgeçtim

Gecenin ilerleyen saatlerine kadar laboratuvarda kalan Arif, tüpten tüpe türlü sıvıları aktarır, çeşitli tozları inceliyordu.

İnandığı bir şey vardı: Emeğinin karşılığını yakın zamanda alacak, nihayet şu nadir bir bitkinin köklerinden elde ettiği “ürünü” topluma sunacaktı.

Kırk yaşındaki bu bilim insanının kendini işine kaptırması, onu yeni işe başlayan temizlik görevlisi Sunanın ona olan ilgisini fark etmesini engelliyordu.

Başarının hayalini kuran Arif, Sunanın temizlik yapmayı unutup saatlerce odasında, elinde paspas, sırtına bakarak gözlerini diktiğini fark etmemekteydi.

Nihayet, bir akşam Suna içindeki cesareti topladı:

Arif Bey, sabahın köründen beri aynı yerde oturuyorsunuz. Biraz mola versek mi? Yanımda su ısıtıcısı var, evde yaptığım sucuklardan getirdim.

Sucuk lafını duyan Arif, masadan doğruldu; işinden biraz başını kaldırdı.

Demek sucuk var? Böyle bir ikramı reddetmek günah olur, dedi.

Suna heyecanla titreyen elleriyle sırt çantasından önce su ısıtıcısını, sonra da içinde sucukların bulunduğu plastik kutuyu çıkardı.

Dün annem köyden getirdiği etten sucuk sarmama yardım etti, fırında güzelce pişirdim.

Kutuyu masaya koyarken gözlerinin içi parladı.

Bakalım, dedi Arif, cebinden gözlüklerini tekrar çıkarıp eline aldı.

Çay suyu kaynarken kutuyu inceledi. Şeffaf kapağını açmadan sordu:

Sucuklar sabahtan beri mi çantada?

Suna biraz çekinerek, Evet, sabahtan beri çantada, dedi.

Kapak hep kapalı mıydı?

Evet. Soğuk yerdeydi; kaloriferler zaten yanmıyor daha.

Arif içini çekti:

O vakit, biz sadece çay içelim. Sucuğu eve götürseniz daha iyi olur.

Emek verdiği sucukları Arifin önünden almak zorunda kalan Suna duruma bozuldu.

Suna’nın kaşlarının arasındaki çizgilerden niyetini anladı Arif.

Sakın açmayın! diye bağırdı el sallayarak burnunu mendille tuttu.

Suna ise kutuyu açmış, koklayarak:

Gayet güzel kokuyor. Şehirli olunca böyle nazlanıyorsunuz işte. Denemek istemiyorsanız sizin bileceğiniz iş, ben kendim yerim, dedi.

Masaya tık diye bıraktı kutuyu, çayları doldurup kendine bir tabak yaptı.

Arif de masaya yaklaştı. Sıcak çay içini ısıtırken gönlü yumuşadı. Suna da iştahla sucuğu yiyordu.

Dana eti, değil mi bu?

Hı hı, diye ağzı dolu başını salladı Suna.

Arifin ağzı sulandı. Vücuda mantık anlatmak kolay olmuyordu.

İstemeden söylendi:

Normalde soyunma odasının sıcaklığı, yönetmeliklere göre yirmi iki dereceden fazla olmamalı, yani teorik olarak herhangi bir organizma

Suna sözünü kesti:

Efendim?

Arif onun çenesinden yağ damlası süzüldüğünü gördü. Burnunda da bir leke vardı.

“Kimbilir ne lezzetlidir! E kokusu da şahane. Of, haksızlık ettim” diye geçirdi içinden Arif.

“Yapma Arif, belki uygun koşullarda saklanmadı. Akıl vermek lazım geliyor. Ayrıca bak, kızcağız saf birine benziyor; gıda güvenliğine ne kadar kafa yormuştur ki?”

Böyle düşünüp durdu, çayını yudumladı. Karnı ise hafiften guruldamaya başlamıştı bile.

Sonra ise, akıl almaz bir şekilde eli uzanıp sucuktan bir parça aldı. Sucuğun ince zarını dişleriyle patlatıp tadına baktı:

Harika! Bunu kim yaptı?

Ben yaptım ya, dedi Suna utana sıkıla.

Arif, gözlerini kapatıp yemeye başladı, bir türlü kendini durduramıyordu.

Diyecek kelime bulamıyorum.

Suna hemen gözyaşlarını ve ağzını önlüğüyle silerek sevincini gizlemeye çalıştı.

Gördünüz işte, hemen beğendiniz. Şu bozulmuş lafını da unutsak artık. Küçüklüğümden beri yemek yapmayı bilirim ben.

***

Yoğun bir akşam yemeğinden sonra Arif, Sunayı otobüs durağına bırakmayı teklif etti. Yolda sohbet ederken Sunanın yirmi üç yaşında olduğunu öğrendi. Çok gençti, neredeyse kızı olacak yaştaydı.

Durakta on dakika beklediler, minibüs gelmedi.

Yarın kurabiye getirsem? Evde yapıyorum, hazır almam. En çok hangi türü seversiniz, havuçlu mu, lorlu mu?

Hepsini severim.

O zaman iki çeşit yapıp getiririm.

İşin garibi, Arif ertesi günü sabırsızlıkla beklemeye başladı. Hesaplarını, formüllerini bile unuttu. Hatta rüyasında Sunayı görecek kadar kafası karıştı: rüyasında Suna bluzunu süzülerek omzundan çıkarıyordu.

Arif, ertesi sabah yanakları yanarak uyandı.

“Kırk yıl hiç kadın düşünmemiştim, başıma neler geldi.”

2. Bölüm

Gelecekteki kayınvalideyle tanışmadan önce Arif epey heyecanlanmıştı. Taksinin arka koltuğunda elindeki beresini düzeltirken, seyrek saçlarını tarayarak açığını kapatmaya çalışıyordu.

Daha dün gece Suna, Arifin başını dizine alıp cımbızla beyazlarını ayıklamıştı.

Arif, sinekkaydı tıraş olup takım elbiseyle ve kravatla, bol bol kolonya sıkıp hazırlanmıştı.

Suna ona yanaşıp yanağını yanağına değdirdi, bir kedi gibi gözlerini kapadı.

Annem seni çok sevecek, dedi. Çok anlayışlıdır. Üvey babam ise zaten her şeye olur der.

Annen kaç yaşında?

Kırk beş.

Baksana, ben de kırkımdayım. Onaylar mı ki beni?

Tabii ki, annem ne yapacak başka? Olmazsa, ona senden çocuğum olacak diye yalan söylerim.

Aman Suna, evliliğe yalanla başlamayalım!

Nihayet vardılar. Arif inince beresini rüzgâra kaptırmamak için sıkı sıkı tuttu.

Kıştı. Arifin şehrinde bu kadar büyük kar yığınları hiç görülmemişti.

Çevreye bakınırken Suna şoförle hesabı ödedi, valizleri iki koluna takıp Arifinkileri bile aldı, eve doğru yürüdü.

Arifin bugüne kadar sadece filmlerde gördüğü türde bir evdi: yamuk çatılı, sacdan damı eskiyen, bacasında ters dönmüş bir güveç tenceresi duran köhne bir gecekondu.

Ağır kapıdan içeri girince, eski battaniyeyle kaplanmış, yıpranmış tahta zemininden çıtırdayarak geçtiği, duvarları kireçle kat kat boyanmış olan evi gerçek dışı buldu.

“Allahım, bu ne perişanlık? Böyle bir yerde nasıl yaşıyorlar acaba?” diye içinden geçirdi.

Suna şakayla karışık fısıldadı: Ayakkabılarını çıkar, sonra kapıdan zor alırsın.

Odanın ortasında bir kadın, sabahlıkla karşıda dikiliyordu.

Anneciğim, bak bu Arif. Hani telefonda bahsettiğim nişanlım.

Kadından buz gibi bir hava esiyordu.

Hoş geldiniz, dedi kısaca, baştan aşağı Arifi süzdü.

Şaka yapıyorsun herhalde Suna? Kaç yaşındasınız siz?

Arif afalladı.

Öncelikle kendimi tanıtayım, ben Arif, Sunayla aynı yerde çalışıyoruz.

Kaç yaşındasınız, diye sesini yükseltti kadın.

Kırk yaşındayım.

Benim kızım ise yirmi üç! Arada uçurum var!

Bakın efendim, yaş farkımız var, fakat ben Sunayı sevdim, ona asla haksızlık etmem, işim var, şehirde evim de var, yazlığım bile

Arabanız yok!

Evet, gözlerim çok iyi görmediğinden araba kullanamıyorum. Ama alırım, hatta Sunaya öğretirim gerekirse

Daha neler! Kızımı köle mi yapacaksınız? Siz kendinizi ne sanıyorsunuz? Burası köle pazarı değil!

Lütfen öyle demeyin. Ben oğlunuza talibim, onunla evlenip nikâh yapmak, aile kurmak istiyorum, dedim.

O sırada sobalık odanın arkasından güleç yüzlü bir adam çıktı; otuzlarında, narin, kız gibi güzel, kıvırcık saçlı, yakası açık, gözleri ışıl ışıl, dudakları dolgun.

Hoş geldiniz, çok duydum sizi, dedi kibarca.

Suna’nın üvey babasıydı bu genç adam.

Annesi atıldı:

Andac, yağcılık yapma! Kızımı bu yaşlı adama vermem!

Suna ağlamaklı oldu:

Anne, bu nasıl bir laf? Misafire böyle davranılır mı? Ben Arifle gidiyorum.

Gidemezsin!

O anda, aile krizi patladı, Arif ise sessizce Suna’nın elini bıraktı, kaçacak delik aramaya başladı:

Affet Suna, annenin gönlü olmadan olmaz. Elveda.

Peki ya sen, anne? Evde sevgilini getirip yaşına uygun birini bulmadın mı? Beni eve almak istemiyorsun çünkü yanında sevgilinle rahat edemeyeceksin!

Terbiyesizleşme kızım! diye bağırdı Andac.

Sus artık! diye daha da yükseldi annesi Suna’ya.

Evde sandalye havada uçuşmaya başladı.

“Beni kurtar Allahım!” diye hızlıca kapıya yöneldi Arif.

Evden kaçtı, karanlık köy yolunda hem taksi, hem otobüs aradı.

Bu yaşadıklarım beni yıktı, tansiyonum kesin fırladı, diye iç geçirdi Arif.

“Ne gerek vardı, sıcak laboratuvarımda otururdum… Nedir bu evlilik oyunu?”

Cebindeki telefonu çıkardı, burada çekmiyordu bile.

Bir müddet kar tepelerinde gezip döndü, sonunda tanıdık baca, o eski tencereyi görünce evi tekrar buldu.

Kapı aralandı, dışarı Suna çıktı, valizleri elinde.

Arif, sen misin? Allahım çok korktum kaçıp gittin diye.

Biraz hava almak istedim, dedi Arif.

Annem razı olmuyorsa, ben de onun yanında kalmam, dedi Suna.

Arif sustu. İnce ayakkabılarıyla, yün astarı olmayan botları ayazda buz kesti, ayak parmaklarını zor hissediyordu. Burada aşktan, sevgiden eser yoktu artık.

Zaten Suna’nın ailesiyle uğraşacak sabrı da kalmamıştı.

Annesi kürkünü giyip, elinde keçeleriyle çıktı kapıya. Tipik Anadolu hanımağası.

Anneni umursamıyorsan, yolun açık olsun kızım. Bundan sonra sorumluluğun onda, dedi.

Suna başını salladı:

Annemle yaşamaktansa Arif’le yaşarım. Yeter ki bize taksi çağırın.

Hadi oradan. Artık kendi başınızın çaresine bakın, benden medet ummayın.

Suna, Arif, bir şey yapsan, diyerek kolunu dürttü.

Arif son güçleriyle:

Çekmiyor burada, komşudan yardım iste, dedi.

O ana kadar bu kadar zorda kalmamıştı Arif. Ayağı kaydı, yere yığıldı.

Ne oldu sana?! diye bir feryat koptu, tüm köy ayağa kalktı.

Arif ise yavaşça kekeledi:

Başım döndü. Meğerse buralardan çıkışım ölüm olacakmış. Eve gitmek istiyorum.

Olmaz! diye bağırdı Suna. Arif sanki bu köyde azap içindeydi.

***

Felpse benzeyen köyün bir hemşiresi gelip, Arifi iğneyle kendine getirdi.

Kendine gelince bir baktı, eski kireçli duvarlar, çatlak tavan Yerinden kalkmaya çalıştı.

Kalkmayın, dedi hemşire. Yarım saat uzanın.

Ne oldu bana? diye sordu.

Tansiyonunuz fırlamış. Sinirlenmeyin.

Ooo, bugüne kadar hiç sinirlenmemiştim…

Yatakta gözlerini kayınvalidesinin suratına dikip, “Daha hastaymış, buna mı gelin vereceğim!” dediğini duyar gibi oldu.

Suna araya girdi: Anne çekil!

Suna ona tatlı bir çay getirdi, kaşıkla içirdi.

Hemşire gitmek üzereyken, Beni de yanında götürsene, dedi Arif.

Nereye?

Ambulansla gelmediniz mi?

Ben burada oturuyorum, dedi kadın.

Suna yanaştı, gözlerini Arife dikti:

Gidecek misin? Artık gerek yok, annem ikna oldu, bizi affetti.

Arif, artık evlenmek istemediğini hissediyor, Suna’nın gözlerine bakmaya korkuyordu.

“Bunu kendi aranızda çözmüşsünüz ama benim fikrim başka. Canımı kurtarırsam bir daha kadın milletiyle işim olmaz.” dedi içinden.

***

Arif laboratuvarda işini bitirdi, masadan kalkınca laborantına:

Tamam, ben çıkıyorum. Siz de toparlayın, on beş dakika önce haber vermiştim, dedi.

Laborant, otuzlu yaşlarda utangaç bir kadın, gözlüğünü düzelterek kıpkırmızı oldu.

Kek getirmiştim. Belki bir çay içeriz, dedi.

Hayır! diye atıldı Arif. İş yerinde böyle şeyler olmaz, çalışmaya geldik buraya.

Zaten mesai bitti, dedi gülümseyerek kadın.

Eve gidin! diye bağırdı Arif.

Kadının gülümsemesi silindi, eşyalarını toplayıp çıktı.

Deli galiba, dedi kapıdan çıkarken.

Arif iç çekip kapıyı kilitledi, eve koşarak gitti.

Saat sekizdi, Suna kapıyı açtı.

İyi akşamlar Arif Bey, dedi.

Akşam yemeğinde ne var? diye yüzüne bakmadan mırıldandı.

Ördek çorbası ve patatesli mantı yaptım.

Güzel, oldukça açım. Malzeme masrafını deftere yaz, ay sonunda maaşına eklerim.

Arif üstünü çıkarıp ellerini yıkadı, mutfağa geçti.

Suna yanında tedirgince dolaştı:

Hâlâ anneme kızgın mısın? O gün sana karşı dürüst olamadı, çünkü korktu. Hem, senin gibi değerli bir bilim insanı, profesör olmak üzere bir adamın, beni ciddiye almayacağından endişelendi. Kendi çapında bana değer biçmeye çalıştı. Saçma bir şaka yaptık işte… Ama ben hala seni seviyorum.

Arif kaşığıyla çorbayı karıştırırken tıkanıyordu.

Yoksa aile tartışmasından mı korktun? Biz yüz kere kavga edip barıştık. Biraz abarttık, ama başka bir mesele yok ki…

Arif kalktı, Suna’yı omuzlarından tutup önce koridora, sonra kapıya çıkardı, tüm eşyalarını eline tutuşturup gönderdi.

Gece oldu, evine git. Yarın gelme, mantıları yine yerim. Ama öbür gün bekliyorum.

Ağlayarak kapının dışında kalan Suna’yı uğurlayıp, mutfağa döndü ve çorbasını içerek düşüncelere daldı.

Rate article
Lifequest
Evlenmekten Vazgeçtim: Bilim İnsanı Arif’in Laboratuvardan Anadolu Köyüne Uzanan Komik ve Dram Dolu Evlilik Macerası