Kayınvalidem, çıkmadan önce buzdolabımdaki tüm özel lezzetleri kendi çantasına gizlice doldurdu!

Kayınvalidem, ayrılırken benim buzdolabımdaki mezeleri kendi çantasına yerleştiriverdi

Emin misin bu kadar şarküteri almamız gerektiğine? Baksana, Hümeyra, şu pastırma kol gibi, fiyatı da uçak bileti gibi, Cem bir vakumlu ambalajı elinde çevirdi, fiyat etiketine öyle bir bakış attı ki, sanki üstünde ölüm tarihi yazıyor.

Hümeyra ise hız kesmeden poşetleri tezgaha boşaltıyordu. Parlak kırmızı kapya biberler, tombul bir havyar kavanozu, kalın bir dilim İzmir tulumu, şarap şişeleri Mutfak, taze ekmek ve füme kokularıyla dolmaya başladı.

Cem, bugün doğum günün. Otuz beş. Arkadaşların gelecek, annen gelecek. Sadece haşlanmış patatesle salata mı koysam masaya? Bir güncük, şöyle insan içine çıkacak bir masa kuran bir kadın olayım istedim. Prim aldım, bir sene de bir kendimce masraf yapayım dedim, utanmayacağım bir tablo olsun.

Ben patatesle de utanmam, diyen Cem pastırmayı buzdolabına en kuytu köşeye itinayla yerleştirdi. Sadece annem yine ağlayacak, paralar çöp oldu, erken kredi kapatsaydınız da iyi olurdu diyecektir.

Senin annen hangi manzaraya baksa bir bahane bulur, dedi Hümeyra, salata tenceresini çıkarırken. Pahalı alırsak savurgun, ucuz alırsak rezil, Oğlumu kuru makarna ile besliyorsunuz! Ben artık Şahika Hanımın görüşlerinden korkmamayı başardım. Sen memnun ol, arkadaşlar memnun olsun. Hem, şu jambonu sen beş yıl önce Barcelonada yemiştin. Hani?

Cem gülümsedi, hatırladı. Suratı gevşedi.

Hatırladım, insana vicdan azabı veren bir tattı. Haklısın, kutlamaysa kutlama. Sadece fiyat etiketlerini sökelim, anneme tutulmasın.

Hazırlık tam gaz devam etti. Hümeyra yemek yapmayı severdi, ama biri başında dikilince değil elbette. Bugün, insanın aklını sınayan bir gelişmeyle, Şahika Hanım erken geleceğini Kızım yardım ederim! diyerek duyurmuştu. Bu cümle Hümeyrada anında göz seğirmesine sebep olurdu. Kayınvalide yardımı genelde en rahat sandalyeyi mutfağın ortasına park etmek, geçiş yolunu kilitlemek, ve soğan doğramadan perde rengine kadar eleştiriler savurmak şeklinde gelişirdi.

Zil tam ikide çaldı. Cem fırladı kapıya, Hümeyra ise derin bir nefes alıp, maskesini taktı.

Doğum günü çocuğu burada mıymış! koridoru dolduran Şahika Hanımın sesi. Bir öpeyim seni, oğlum! Tam erimişsin, kemik torbası gibisin. Tabii ki dondurulmuş mantı yiyen adam yağ bağlamaz!

Anne, ne mantısı, Hümeyra harika yemek yapıyor, dedi Cem, yardım ederek opp uzun kahverengi paltoyu sıyırırken.

Bana itiraz etme! Bakıyorum, gözlerin çökmüş. Merhaba Hümeyra.

Kayınvalidem mutfağa zarif bir buzdağı gibi süzüldü. Kocaman pazar çantasını yanına koydu.

Merhaba, Şahika Hanım, buyurun. Çay yeni oldu.

Çay sonra, diye el salladı, çantasını tabureye koydu. Size evden bir şeyler getirdim, sizi bilirim ben, buzdolabınızda hep rüzgarlar esiyor.

Hızla masaya _armağanlarını_ yerleştirdi: üç litrelik salamura salatalık kavanozu, bahçeden buruk görünümlü elmalar ve Gül markalı şekerlemeler (muhtemelen seksen darbesinden kalma).

Bak, salatalık kendi mahsulüm, katkı zehiri yok! Elma da vitamin! Çürükleri ayıklarsın, kompostoya. Atılır mı onlar?

Sağ olun, dedi Hümeyra, bulanık salamura suyuna gözlerini kaçırarak. Deneriz mutlaka.

O sırada Şahika Hanım kendi ritüeline başlamıştı: Buzdolabının kapısını açıp _yer var mı_ diye bakmak. Defalarca yer kontrolü diyordu ama Hümeyra biliyordu ki bu bir teftişti.

Aaa, kayınvalide inceledi. Havyar mı bu? İki kavanoz? Cemcim, define buldunuz herhalde, ya da Hümeyra banka soygunu yaptı.

Prim aldım, anne, dedi Cem, peynirden parça kaçırırken.

Primmiş… Tabii tabii. Sonra annenin yazlıktaki çitine yardım yok, ama havyarı kaşıkla yiyorsunuz. Neyse, sizin hayatınız. Ben küçük insancık, bana fazla lazım değil.

Kapağı kapatıp klasik yerine, lavabonun önündeki tabureye coşkuyla kuruldu.

Hadi, Hümeyra, göster bakalım ne pişirdin. Ben oturayım şimdilik, ayaklarım bayram değil. Tansiyon sabah zıpladı ama geldim işte. Oğlumu kutlamadan olur mu? Fedakarlık.

Takip eden üç saat bildik şekilde geçti. Hümeyra tezgahla masa arasında dans ediyordu, kesiyor, kavuruyor, dolduruyor, fırına sürüyordu; Şahika Hanım ise her adımına kaş yapıp göz çıkarıyordu.

Mayonez fazla, dolaşımı bozar.

Hem ekmek niye pahalı, marketten somun alın, aynı!

Et dövülmemiş, diş kırar!

Hümeyra suskundu. Beynini beyaz gürültüye aldığını, kayınvalidenin altın fikirlerinin kendisine uğramadan geçtiğini netleştirmişti. Önemli olan akşama kadar dayanabilmekti.

Altıdan itibaren Cemin arkadaşları, neşeli bir güruhla evi ele geçirdi. Kahkahalar, parfüm bulutu Masa tam bir şölene dönüştü: Fırın dana, cevizli patlıcan sarma, havyarlı tartaletler, meşhur pastırma, üç çeşit peynir, bol salata ve sıcak yemekler.

Oturanlara ilk sağlık tostunu sunar sunmaz Şahika Hanım giderayak mikrofonu kapmıştı.

Cemcim, oğlum, ellerini siliyor. Sen doğduğunda Çok acı çektim, iki gece doğum sancısı…

Misafirler yine doğum hikayesini on beşinci kez dinlerken Hümeyra hızlıca salata aldı.

Sonra büyüdün, evlendin. Ee… Olacağı buymuş, Hümeyra’ya kaygan bir bakış attı. Mutluluğun önemli. Yemek… O kadar da mühim değil. Şimdi, Hümeyra uğraşmış tabii, pahalıdan koymuş. Ben olsam sade masayla içten sohbet yapardım. Ama devir gösteriş devri.

İnce dilim tütsülenmiş palamut, Hümeyra’nın balıkçısından bir servetle aldığı, Şahika Hanım’ın çatalında kayboldu. Sonra bir yakınma daha:

Ovv, balık dediğin tuzlu! Yağlı da! Bizim çocukluğumuzda istavrit ne nefisti…

Eleştiriler havada uçuşsa da, Şahika Hanım tabak tabak götürüyordu. Pastırma hızla buharlaştı. Havyarlı tartaletleri çekirdek gibi götürüyor:

Eh, havyar da küçük tüylü. Sahte mi? Şimdi gerçek bulmak güç, göster bana kutusunu, içeriğini bakayım, sonra zehirlenmeyelim.

Hümeyra gülümsedi, misafirlere şarap doldurdu. Cem utançtan kızardı, ama başını eğdi. Annesini hiçbir zaman kimsenin içinde susturmazdı. Yalnızken de nadiren.

Gece ilerledi. Misafirler hepsini övdü, özellikle balığı ve eti. Kimi eski üniversite günlerini anar, kimisi şimdi kimin kredi taksidi daha gıcır? diye şakalaşır. Şahika Hanım birkaç emekli dramı ve nankör evlat vurgusu ekler ama kalabalık sesi boğar.

Saat ona doğru misafirler kalkmaya başladı. Ertesi gün herkes iş başı. Veda esnasında Cemin en yakın arkadaşı Serkan el sıkıp:

Harikasın Hümeyra! Palamut efsane, vallahi! Teşekkürüm bin!

Afiyet olsun, Hümeyra içten gülümsedi.

Son misafir çıkınca evde bir sessizlik oldu. Sadece Şahika Hanımın tabaktan tabak kaldırırken çıkardığı çat çut sesi duyuluyordu.

Hadi bakalım, toparlarım ben. Siz sabaha kadar temizlikle uğraşırsınız yoksa! Cem, çöpü dök; Hümeyra, sıcak yemekleri kaplara al, buyurdu.

Hümeyra’nın omuzlarına ansızın yorgunluk çöktü, başı zonkluyordu.

Şahika Hanım, ben hallederim. Siz oturun, size taksi çağırayım?

Taksi mi? şaşkınlıkla bağırdı. Para mı çok? Otobüsle giderim. Tartışmak yok. Yardım ederim. Sen zor ayakta kalıyorsun, solgun solgun. Git biraz dinlen, ilaç al, ben hallederim burada.

Gerçekten fenalaşmıştı. Migren midesini sıkıyordu.

Tamam, pes etti. Bir beş dakika. Cem seni otobüs durağına kadar bırakır.

Odaya geçti, ağrı kesici arandı. Sonra banyoya girip yüzüne su çarptı. Biraz kendine geldi. Mutfakta onu yalnız bırakmak iyi mi? Az sonra yüz temizleme jelimi bulaşık deterjanı sanıp bardakları onunla yıkayacak, ya da tencere yerlerini değiştirir… diye aklından geçti.

Sessizce, terlikle mutfağa süzüldü, kapıda durdu.

Kayınvalidesi açık olan buzdolabı önünde, sırtı dönük, yanında dev çanta… Tam bir sihirbaz gibi hızla ve net hareketlerle…

Meze tabağındaki kalan pastırma, fırın et, kırım sosis… hepsi önceden hazırlanmış poşete, düğüm… çantanın dibine.

Hümeyra şaşkın. Göz yanılması mı? Değil.

Kayınvalide buzdolabından kocaman bir somon kutusu çekti, kahvaltılık diye ayırmıştı Hümeyra. Poşet çanta.

Ardından Napolyon pasta, dün gece ikiye kadar uğraşarak yaptığı. Kutu çok kabarıkmış, öylece folyo ile sarıp, zerre duygulanmadan bastırdı.

Daha ne var burada… kendi kendine mırıldandı. Tulum… Eee, ziyan olmasın, kurur kalınca.

Kazık kadar tulum peyniri, bir çingene düğününe yetecek kadar pahalı, hop çantada. Ardından zeytin kutusu, ve en acısı: Neredeyse tam, hediye gelen ithal konyak şişesi, açılmamış. O da çantada.

Hümeyra dondu. Şimdi ne yapmalı? Çıkış? Kıyamet? Hırsızlıkla mı suçlayacak? Kocamın annesine hırsız diyemem ki, ama yaptığı tam da oydu.

O sırada kapıdan ses geldi. Cem çöpten döndü.

Soğuk var dışarıda, dedi. Anne, hazır mısın? Paltoyu çıkarmıyorum, ben seni bırakırım.

Kayınvalide irkildi, çantayı hızla kapadı, döndü. Hümeyra’yı görünce gözleri dolaştı, sonra yüz ifadesini topladı.

A aa, Hümeyra sen geldin mi? Toparlıyordum buraları! Cem de burada, oh ne güzel. Hazırım sayılır.

Çantayı kaptı. Çanta bayağı ağırlaşmıştı. Elinden neredeyse düşecek.

Anne, bir yardım edeyim, orada ne var, tuğla mı dolu? Cem kapıdan baktı.

Dokunma! diye bağırdı annesi, çantayı göğsüne bastırarak. Ben taşırım! Sadece boş kavanozlar var, turşuyu sizin tencereye boşalttım, kavanozlar benim. Kendi eşyalarım. Elleme!

Hümeyra kocasına baktı. Cem anlamaya çalışan gözlerle annesine bakıyordu.

Anne, sen bir kavanoz getirdin, o da dolu kenarda duruyor?

Başka kavanozlar! Şahika Hanım renk değiştirdi. Uğraştırma! Eve gitmek istiyorum! Bütün gün sizin için çalıştım!

Hümeyra soğukkanlılıkla öne çıktı. Başı geçmiş, buz gibi bir tavır aldı.

Şahika Hanım, sesi sakin ama netti. Lütfen çantanızı masaya koyun.

Ne dedin sen? gözleri açıldı. Beni aramak mı istiyorsun? Cem, duyuyorsun mu ne diyor karın? Beni hırsız sayıyor!

Hümeyra, ne oluyor? Cem şaşkın, bir annesine bir eşine baktı. Geçmiş olsun…

Cem, araya girdi Hümeyra, gözünü kayınvalideden ayırmadan. O çantada bizim kahvaltımız var. Öğle yemeğimiz de. Önümüzdeki iki günün akşam yemeği orada. Orada balık var; üç bin lira verdim o dilime. Orada senin favorin pastırma var. Konyak var. Pasta var.

Hayal mi görüyorsun! diye çığırdı kayınvalide, kapıya yöneldi. Ne yüzle bana iftira edersin! Ben emekli öğretmenim, yılın annesiyim… Yabancının lokmasını yemem! Allah belanızı versin!

Paltoya uzandı, mutfaktan çıkmaya çalıştı. Çanta masanın köşesine takıldı. Kemeri fazla yükten yırtıldı, ve çanta devrilince içindekiler mutfağa saçıldı.

Görüntü, tam bir facia.

Yerde devrilmiş sosisler. Balık poşeti açılmış, kocaman parça palamut Cemin terliğine yapışmış. Pasta ezilmiş. Konyak haşır huşur stul ayağına çarpıp, mucize eseri kırılmamış. Tulum peyniri ve şekerler üstüne tüy dikmiş.

Mutfağa bir sessizlik yayıldı. Sadece buzdolabı uğultusu, Şahika Hanımın sık nefesi.

Cem yerdeki mezeleri izledi. Ayağındaki balık parçasına, sonra kıpkırmızı annesine baktı. Suratındaki ifade değişti. Önce anlamama, sonra anlama, sonra utanç; mideye tokat gibi bir utanç.

Anne? kekeledi. Bu ne?

Şahika Hanım saldırıya geçti.

Ne olmuş yani? dedi, gözünü oğluna dikerek. Evet, aldım! Size zaten çok! Nasıl olsa çöpe atacaksınız! Bollukta boğulmuşsunuz! Dolap dolmuş taşmış, ama ben bir emekliyle ayda on beş bin liraya sürünüyorum! TVde görüyorum ben o pastırmayı! Hakkım yok mu insan gibi masada yemek yemeye? Seni büyüten ben! Ne gece uykusuz kalmışım! Ama bir parça pastırmayı annenden esirgedin!

Hümeyra sustu. Eşinin ne diyeceğini bekleyerek. Bugüne kadarki refleksi, Al anne, tabii ki, bizden ne sakınılır! diyerek kavga sönmesini sağlamak olurdu.

Cem eğildi, balık parçasını kaldırıp masaya koydu. Konyak şişesini aldı, masaya koydu.

Anne, dedi usulca. Konu pastırma değil. İsteseydin, paketle senin olmuştu. Hep sana veririz. Hep.

Ben dilenmeye mi geldim? bağırdı kayınvalide, iyice köşeye sıkıştığını bilerek. Gerçek anne mi utanç içinde isteyecek? Sizin teklif etmeniz gerek! Benciller!

İstemedin, dedi Cem başını sallararak. Gizli gizli topladın. Hırsız gibi…

Bana ne dedi! Şahika Hanım kalbini tuttu. Ay fenalaştım! Kalp krizi! İlaç! Beni mezara koyacaksınız!

Drama gerek yok Şahika Hanım, dedi Hümeyra buz gibi. Sol cebinizde kalp ilacı, paltonuzda gördüm.

Kayınvalide dondu, sahne iptal.

Cem, dedi Hümeyra. Hepsini bir poşete topla lütfen.

Neden? anlamadı Cem.

Hepsini annene ver. Götürsün.

Hümeyra?

Hepsini alsın, dedi kararlı. O balık yerlerden toplandı, ben yemem. Pasta da bitti. Pastırma da. Hepsi ona kalsın. Hediye niyetine. Bir ay bu evde kendisini görmem şartıyla.

Şahika Hanım suyun dışındaki balık gibi nefes alıyordu.

Cem sessizce hepsini poşete doldurdu. Konyak şişesini ise masaya koydu.

Konyak kalıyor, dedi. Acilen lazım bana. Fena bir geceydi.

Poşeti annesine uzattı.

Al anne, git. Taksi çağırdım, az önce. Aşağıda iki dakikaya olur.

Beni kovuyorsunuz! Evladımı! Yemek için mi?

Yalan ve saygısızlık için. Hem evime, hem eşime.

Kayınvalide poşeti kaptı, gözleri yaş içinde.

Ayağımı bu eve bir daha sokmam! Görgüsüz burjuvalar sizi! Pastırma boğazınızda düğüm olsun!

Kapıya saldırdı, öyle bir çarptı ki sıva döküldü.

Hümeyra sandalyeye yığılıp ağzını elleriyle kapattı. Titriyordu.

Cem bardak çıkardı, konyaktan doldurdu. Birini eşinin önüne, birini kendine koydu.

İç, dedi. Lazım.

Hümeyra başını kaldırdı. Cem on yıl yaşlanmıştı sanki. Oturdu, elini tuttu.

Özür dilerim Hümeyra.

Neden? Bilmezdin ki.

Yıllardır görmezden geldim. Annem tuhaf ama iyi diye kendimi kandırdım. Şimdi utandım. Hani pastırmayı ben aşırmışım gibi.

Hümeyra bir yudum. Boğazı yanadı, ama ruhuna iyi geldi.

En komiği ne biliyor musun? Fazladan bir dilim salam, bir parça peynir aldım, ona vericem diye. Dolabın alt çekmecesinde Oraya ulaşamadan hırsızlığa girişti.

Cem katıla katıla güldü.

Gerçekten mi?

Gerçekten.

İnsan gibi olmuyor demek ki, Cem konyak yudumladı. Şunu yapacağım; yarın kilitleri değiştireceğim. Anahtarları var ya hani, yazdan olur da lazım olur diye. Bir gün eve gelip televizyonu bulamayalım diye. Yan apartmanda Verda Hanımın ekranı daha büyük deyip.

Hümeyraya ilk kez saygı ve şaşkınlıkla baktı. Yedi yıllık evlilikte annesini açıkça sorgusuz savunmayan, özür dileyen ilk an. Bu şarküteri faciası, Cemin benim annem, ne yapsa yeridir! sabrını taşırmıştı.

Yarın ne yiyeceğiz peki? dedi Hümeyra, masaya bakarak. Neredeyse her şey gitti.

Cem dolabı açtı.

Bir havyar kavanozu kaldı, ikincisini fark etmemiş. Yumurta, süt de var. Yumurta havyarlı yaparız. Şah gibi.

Hümeyra kahkaha attı. Gerginliği üstünden atmaya başladı.

Bir de o çürük elmalar var, hatırlattı. Komposto yaparız.

Yok, Cem suratını buruşturdu. Yarın onları ve o salamura salatalık kavanozunu çöpe atarım. Yeter, ana evinden yardım paketiyle yaşamak.

Üzerlerine başlarına bakmadan, konyak eşliğinde samimi muhabbet ettiler. Yılların ağırlığından, sınırdan, ebeveyne saygının kendini ezdirmek anlamına gelmediğinden bahsettiler. Esas ailelerinin kendileri olduğunu konuştular.

Sabah Hümeyra’yı kahve kokusu uyandırdı. Cem mutfakta bir şeyler hazırlıyordu.

Günaydın, başına bir öpücük koydu. Primden bir şey kaldı mı?

Azıcık. Nolacak?

Haftasonu bir yere kaçalım mı? Tatil köyü, ya da direkt İstanbula. Uzaklaşalım. Telefonları da kapatalım.

Ya annem? Arayıp tüm akrabaları bir yandan şikayet edecek, bizi yedi sülaleye anlatacak.

O kendi seçimi. Biz de kendi seçeriz. Havyarlı yumurta hazır, gel kahvaltıya.

Hümeyra tabakta, yemyeşil bir omlet üstünde koca kırmızı havyar parıltısını izledi. Hayatının en lezzetli kahvaltısıydı. Çünkü maddi değil, vicdan yükünden arınmış sofraydı.

İki gün sonra gerçekten Şahika Hanım aradı. Cem ekrana baktı, telefonu ekran yüzüyle masaya koydu.

Bakmayacak mısın?

Hayır. Bırak pastırmasını yesin, sakinlesin. Bir ay sonra konuşuruz belki. Şimdi daha mühim işim var; eşimle sinemaya gideceğim.

Hümeyra gülümsedi, elbiselerini giyindi. Buzdolabı bomboştu, ama içi ince bir mutluluk ve huzurla doldu. Ve bu, tüm kaybolan mezelerden daha kıymetliydi.

Rate article
Lifequest
Kayınvalidem, çıkmadan önce buzdolabımdaki tüm özel lezzetleri kendi çantasına gizlice doldurdu!