Sen Kendi Mutluluğunu Görmüyorsun: Yarım Milyonluk Kredi, Kırık Kalpler ve Gerçek Aşkı Bulmak Üzerine Bir Türk Kadınının Hikayesi

Yarı milyon mu? Elif telefondaki bildirimi üç kez okudu, rakamlar ancak anlam kazandığında nefesi kesildi. Yarı milyon lira kredi mi çektin?

Mert, kanepede oturmuş telefonuna bakıyor ve başını bile kaldırmıyordu.

Aa, o mesele… Evet, önemsiz bir şey, anneme tadilat için. Sen de biliyorsun, borular akıyor, parke şişmiş, duvarlar rutubetten dökülüyor…

Bekle biraz. Elif kendini koltuğun ucuna bıraktı, ayakta duracak dermanı kalmamıştı. Yarı milyon liralık kredi çektin ve hepsini annene verdin. Bana tek kelime etmeden mi yaptın bunu?

Nihayet Mert ekrandan kafasını kaldırdı. Yüzünde, sanki Elif gayet sıradan bir şey soruyormuş gibi gerçek bir şaşkınlık vardı.

Elif, ama o benim annem. Tek başına yaşıyor, emekli maaşı az, başka kim yardım edecek?

Ama benimle konuşmayı, fikir sormayı ya da en azından uyarmayı düşünmedin mi? Elif sesini yükseltti, kendini durduramıyordu.

Sen olsan tartışmaya başlardın. Mert omuz silkti. Annemin acilen ihtiyacı vardı.

Dört yıl. Dört yıl boyunca, her akşam Mert ne yedi diye arayan, habersiz gelip evin temizliği eleştiren, aile yemeklerinde herkesi öyle yerleştirip Elifi hep masanın en uzak köşesine atan o kadına katlanmıştı.

Abartıyorsun, Mert aynı sakinlikle devam etti. Hallederiz, çabuk öderiz, çok da değil, büyütme. Aile sonuçta.

Elifin gözyaşları kendiliğinden aktı: sıcak, öfkeli. Elinin tersiyle yüzünde rimel izleri bırakıyordu.

Aile mi? Ben ne oluyorum? Sadece aksesuar miyim? Annen arabamızı değiştirmeye karar verince habersiz sattığın günü hatırlıyor musun? Misafir odasında eşyalarımı sırf başkasının ıvır zıvırıyla yatamam diye çöpe atmasını? Doğum günümde onun için yeni buzdolabı almaya gittiğiniz günü?

Ufak şeyler bunlar, dedi Mert. Sen sadece yorgunsun, biraz dinlensen iyi olur.

Elif baktı ona bir süre. Eskiden gamzelerini çok tatlı bulduğu, yumuşak hatlı, boylu poslu bu adam artık ona otuz yaşında bir çocuk gibi geliyordu; annesinden kopamayan bir çocuk.

Hallederiz, Mert tekrar etti sanki bir dua gibi. Aşk her şeyi yener.

Elif hiç konuşmadı, doğruca yatak odasına geçti. Dolap üstünde iki büyük spor çanta vardı: buraya ilk taşındığında kullandıklarından. Onları yatağa indirdi, dolapların kapaklarını tek tek açmaya başladı.

Yirmi dakika sonra Mert kapıda belirdi, bir çanta dolmuştu bile.

Ne yapıyorsun sen? Elif, saçmalama lütfen. Ciddi değilsin, değil mi?

Cevap vermedi. Kazakları, kotları, iç çamaşırlarını düzgünce katladı. Rafdan anne ve arkadaşlarının verdiği takı kutusu aldı Mertin hediyesinden hiçbirini almak istemiyordu.

Nereye gideceksin? Annenin yanına mı? O İzmir’de!

İkinci çantanın fermuarını kapattı. Cüzdanına baktı: kimlik, banka kartı, annesinin evinin anahtarı, hep yanında taşıdığı.

Elif, lütfen bir şey söyle! Beni bırakmamalısın. Seni seviyorum!

Uzun uzun baktı ona. Sonra çantasını aldı, daireyi sessizce terk etti.

…Ertesi sabah Elif, elinde doldurduğu boşanma başvuru formuyla nikah dairesinde sıradaydı. Dışarıda yağmur ince ince inerken, içeride huzur doluydu. Karar alınmıştı.

İlk telefon sabaha karşı iki buçukta geldi. Elif, arkadaşı Deryanın koltuğunda bir anda uyandı, nerede olduğunu kısa süreliğine hatırlayamadı.

Konuşmamız gerek, Mert sık sık nefes alıyor, cümleleri karışıyordu. Her şeyi anladım, değişeceğim. Bir şans ver bana.

Elif telefonu kapattı. Yirmi dakika sonra yine aradı.

Elif, sensiz yaşayamam. Sen hayatımın anlamısın.

Sabaha kadar kırk üç mesaj geldi. Her biri uzun, gözyaşı döken itiraflar, sözler, tehditler.

Sen dönmezsen ne yapacağımı bilmiyorum.
Annem diyor ki, sen sadece kapris yapıyorsun.
Her zaman seni bekleyeceğim.

Bir hafta içinde iş yerinin önünde belirmeye başladı. Elif, öğle yemeğine çıkınca yan lokantada onu görüyordu. İş çıkışı metroya yürürken karşı kaldırımda dikiliyordu.

Tesadüfen geçiyordum, Mert gülümseyerek açıkladı sorunca. Sadece seni görmek istedim.

Akşam, Deryanın evinin kapısı çalınca Elif karşılık vermeden açtı pizzacı sandı.

Kapıda Mert vardı, elinde bir demet kırmızı gül.

Bir şans, dedi fısıltıyla. Fazlasını istemiyorum.

Elif, tek kelime etmeden kapıyı kapattı. Mert iki saat sokakta bekledi, komşular polise haber vermekle tehdit edene kadar.

Buna alıştı Elif kronik bir ağrıyla yaşamak gibi. Mesajlara bakmadı, yabancı numaralardan gelen çağrılara cevap vermedi, sokakta arkasına dönmedi artık. Yeni bir şirkette uzaktan çalışmaya geçti, şehrin kenar semtine taşındı, Mert’in tesadüfen gelemeyeceği bir yere.

Boşanma üç ay sonra kesinleşti. Elif mahkemeden resmi kararla çıkınca, merdivenlerde hüngür hüngür ağladı, ama acıdan değil, rahatlamadan.

İlk başlarda özgürlüğün boşluğu korkuttu. Her kararı birine danışmaya alışmıştı, o kişi her defasında kendi bildiğini okusa da. Artık markette dilediği yoğurdu alabiliyordu, Sevda Hanımın ne diyeceğini düşünmeden. İstediği filmi izleyebiliyordu, Gerçek kadınlar öyle şey izlemez diye azar işitmeden. Nefes alabiliyordu.

Senelerdir hayali olan İngilizce kursuna yazıldı Mert boşa masraf diyordu hep. Şafak vakti yoga derslerine başladı, İstanbul daha uyanmadan. Bir hafta sonu için tek başına Edirneye gitti, plan yapmadan sokaklarda yürüdü, badem ezmesi tattı.

Altı ay sonra aramalar susmuştu. Mesajlar da öyle. Elif bir ay, sonra bir başka ay daha tedirgin bekledi, sonra nihayet gevşeyebileceğini anladı. Bir reklam ajansında çalışmaya başladı renkli ofis, genç ekip, ilginç projeler. Hayat düzene giriyordu.

…Onu bir şirket etkinliğinde tanıdı, Deryanın zoruyla gitmişti.

Yazılım ekibimizin lideri, dedi Derya, ince çerçeveli gözlüğüyle uzun bir adamı tanıttı. Ahmet, bak bu da Elif, pazarlamadan.

Ahmet elini uzattı sağlam ama nazikçe. Sade bir gülümseme, gösterişsiz.

Siz de karaoke’den mi kaçıyorsunuz? dedi, sahnede CFO’nun acemice Sen Ağlama söylediğine bakarak.

Sinirlerimi koruyorum, dedi Elif gülerek.

Akşam boyu sohbet ettiler kitaplar, seyahatler ve hayatın garipliği üzerine. Ahmet çoğu zaman dinliyor, az konuşuyordu. Sorular sorup cevapları bekliyor, lafı bölmüyordu. Öğüt vermeye kalkmıyor, nasıl yaşamalı diye akıl satmıyordu. Elifin evliliğinin bittiğini öğrenince sadece başını salladı, hemen başka konudan devam etti.

…Altı ay sonra birlikte eve çıktılar, merkezi bir ilçede, yüksek tavanlı, sessiz bir avluya bakan, küçük ama aydınlık bir daire seçtiler.

Evin iyi olduğuna emin misin? diye sordu Elif, taşınmadan önce.

Sen beğendin mi? Ahmet ona döndü.

Çok beğendim.

O zaman alalım.

Böyle küçük detayların Kendi fikirlerine saygı duyulmasının en büyük sevgi sözlerinden bile önemli olduğu ortaya çıktı.

Teklifini evlerinin çatısında yaptı, güneş İstanbul ufkunu pembeye boyarken, minik bir kutu açıp içindeki pırlanta yüzüğü gösterdi.

Lafı fazla uzatmayı bilmem, dedi Ahmet. Ama her gün yanında uyanmak istiyorum. Horlamamı ve kötü kahve merakımı çekebileceksen…

Elif gülerek gözleri doldu, başıyla onayladı.

…O sıradan bir mayıs akşamıydı. Ahmet işte gecikmişti, koddaki acil bir hata, bitmek bilmeyen teslim tarihi. Elif makarna yapıyor, radyoya eşlik ediyordu. Bir anda kapı çalındı, sert ve ısrarcı.

Dürbünden baktı, geri çekildi.

Kapıda Mert vardı. Solgun, gözaltı mor, kırışık gömlek içinde. İki yıl. İki yıl sessizlikten sonra, şimdi buradaydı.

Elif, kapıyı aç! Yumruğu kapıya vuruyordu. Orada olduğunu biliyorum! Bir konuşmamız lazım!

Elif telefonunu aldı, Ahmeti aradı. Meşgul.

Birbirimizi seviyoruz! Mert kapıdan bağırıyordu. Başkasıyla olamazsın! Bu yanlış!

Kapı sarsıldı, bedeninin tüm gücüyle yükleniyordu. Elif sırtını kapıya dayadı, ayaklarıyla yere bastı.

Git buradan! diye bağırdı. Polisi arayacağım!
Sen benim karımsın! sesi tizleşiyordu. Hep benimdin, yine olacaksın! İki yıl senin dönmeni bekledim! İki yıl!

Biz boşandık! Her şey bitti!

Bitmedi! Kapıyı yine itti, Elif zor tuttu. Değiştim! Annem diyor ki, sen kendi mutluluğunu bilmiyorsun! Aç, konuşalım!

Dürbünden baktığında onun yüzündeki takıntılı ifadeyi gördü. O artık bir zamanlar aynı yatağı paylaştığı kişi değildi.

Elif telefonu alıp 155i çevirdi.

Mert! Bir tuşla buraya polis gelir. Şimdi git.

Mert dondu. Birkaç saniye sustu. Sonra hızla merdivene yöneldi, apartman kapısı çarptı.

Elif yere yığıldı. Kafası uğuldayarak, bir süre kalkamadı. Yarım saat sonra ayağa kalktı, Ahmeti aradı.

Ertesi gün polis karakolunda dilekçe verdiler. Yaşlı bıyıklı bir komiser, tüm bilgileri aldı, hikayeyi dinledi, onayladı.

Araştıracağız. Uyarı yapılacak.

Daha ne dedi, Elif hiç öğrenmedi. Ama o günden sonra eski eşi hiç ortaya çıkmadı. Ne çağrı, ne mesaj, ne apartman önünde bir karşılaşma.

…Düğünü haziran başında yaptılar, küçük bir kır restoranında yirmi kişi, sadece yakınlar. Hiç şatafat yoktu, damadın akrabaları gelenek dayatmıyordu.

Elif, sade beyaz bir elbiseyle, Ahmetin sıcak ellerini tutuyordu. Dışarıda kavaklar hışırdıyor, hava çiçek ve taze ot kokuyordu.

Hayatının geri kalanında yanında olmayı kabul ediyor musun… sunucu sordu.
Evet, diye araya girdi Elif, konuklar gülüştü.

Ahmet, ona ince altın yüzüğü taktı içinde üç kelime kazılı: Daima Seninle.

Elif, hayatının adamına baktı. Ne annesinin kuzusu, ne bir saplantılı. Sadece dinlemeyi, saygı duymayı ve sevmeyi bilen bir adam. Önlerinde, Elifin fikrinin değerli olduğu yepyeni bir hayat vardı.

Rate article
Lifequest
Sen Kendi Mutluluğunu Görmüyorsun: Yarım Milyonluk Kredi, Kırık Kalpler ve Gerçek Aşkı Bulmak Üzerine Bir Türk Kadınının Hikayesi