Sana eş değil, yardımcı arıyorsun: Bir Türk ev kadınının görünmeyen emeği ve kendi hayatını geri kazanma hikayesi

Anne, Lale yine kalemimin ucunu kemirmiş!

Polen, elinde yarısı kopmuş renkli bir kalemle mutfağa daldı. Peşinde, suçlulukla kuyruk sallayan labradoru Paspas geliyordu. Ben ise ocağın başında hem çorbayı karıştırıyor, hem köftelerin yanmamasına çabalıyor, hem de iç çekiyordum. Üçüncü kalem bugün.

At onu çöpe, çekmeceden yenisini al, dedim. Kaan, matematiğini yaptın mı?
Neredeyse! diye seslendi odasından.

On iki yaşındaki Kaanın neredeysesi, telefonla oynamak, defterinse masanın bir köşesinde dokunulmadan beklemesi demekti. Ben biliyordum bunu, ama şimdi köfteleri çevirmek, çorbayı karıştırmak, dört yaşındaki Ardayı köpek mamasından uzak tutmak ve makinedeki çamaşırları unutmamak lazımdı.

…Otuz iki yaşındayım. Üç çocuk. Bir eş. Bir kayınvalide. Bir labrador. Ve hepsinin içinde tek düzgün çalışan sistem benim.

Pek hastalanmam. Demir gibi olduğumdan değil hasta olmayı lüks saydığımdan. Kim besleyecek aileyi? Çocukları kim okula, okula götürecek? Paspası kim gezdirecek? Cevabı ortada: Kimse.

Filiz, yemek hazır mı?

Kübra Hanım mutfağın kapısında bastonuna yaslanmış belirdi. Seksen beş yaş, dinç kafa, sağlam iştah.

Beş yıldır birlikte oturuyoruz, Kübra Hanımın eve bir el attığı günleri tek elimle saysam fazla gelir.

On dakika sonra, Kübra Hanım.

Memnun kafayla odasına gitti. Nadiren, çok nadiren Ardaya masal okuruyordu; Keloğlan, Nasreddin Hoca çeşit fazla değildi ama Arda bayılarak dinliyordu. Diğer zamanlarda dizilerine gömülüyor ve bir sonraki öğünü bekliyordu.

…Duvar saatinde 17.30u gösterdiğinde kapı anahtarı döndü. Eşim Adem, uzun maratonu bitirmiş gibi eve girdi.

Yemek hazır mı?

Bir merhaba bile yoktu. Sessizce masayı gösterdim. Ellerini yıkayıp geçip yerine oturdu. Televizyon hemen açıldı kumanda eline yapışmış gibi.

Polen bugün okuma dersi sınavından beş aldı, dedim.
Hı hı.
Kaanın fen projesine yardım etmek gerek.
Hı hı.

Aldığım hı hının üstü yoktu. Akşam yemeğinden sonra Adem, kanepesine çekiliyordu. Görev tamam. Eve ekmek getirmek gerisi ilgisini çekmiyordu.

Çocuklar uyuyunca bilgisayarı açtım. Bir internet sitesinde uzaktan çalışıyorum; sipariş, kargo, müşteriyle ilgilenmek… Büyük para değil ama helalinden, kendi kazancım. Bir de kiraya verdiğim küçük bir evim var, dört senedir.

Taşınmalı aslında, diye geçti aklımdan alışkın bir şekilde. Ardından da: Kaanın okulu iyi, Polen anaokulunu çok seviyor, kira geliri kaybolur… Kapatıp yattım. Yarın. Hep yarın.

Aralık yalnızca yıl sonu telaşesini değil, grip salgınını da getirdi. Bir anda ateşim otuz dokuzu geçti. Bütün vücudum sızlıyor, boğazım yanıyor, başım zonkluyordu. Güç bela yatağa yattım.

Anne, hasta olmuşsun, dedi Kaan, odama bakıp.

Adem de ardından geldi, yüzünde belirsiz bir endişeyle. Tabii ki kayınvalidesi için.

Aman Filiz, annemi bulaştırma, yaşı itibariyle grip ona çok ağır gelir.

Gözlerimi kapattım. Elbette. Kübra Hanım. En önemli sorum.

Sonraki üç gün sayıklamalar içinde geçti. Ateş, ıslak yastık, kuruyan dudaklar. Ne eşim, ne kayınvalidem, ne çocuklar bir bardak su getirmedi. Mutfaktaki çaydanlığa on adım ama o on adımı kendimi duvara yaslayarak gittim.

Herkes kayınvalideyle ilgilendi. Oraya girme, annen hasta. Maske tak, yatak odasına uğrarsan. Acaba başka odada mı yatsa? Bana… Kendi evimde bulaş kaynağı muamelesi.

Bir hafta sonra virüs onlara da ulaştı. Önce Arda, ardından Polen, sonra da Adem kendini yatağa attı, demolar halinde. En son da Kübra Hanım, tam bir felaket tablosu olarak.

Daha yeni toparlamışken, ben ayağa kalktım. Tavuk suyuna çorba, eczane, derece, yer-silme, çamaşır… Bildik tur. Bu kez güçsüzce.

Adem, Ardayı bir saat idare et, eczaneye gitmem gerek.

Gözlerini göğe devirdi ama kabul etti. Tam bir saat sonra saniyesi saniyesine oğlum Ardayı geri getirdi.

Yorgunum. Benim de ateşim var.
Termometre 36.8. Bakmıştım ben.

Bahar daha iyileştirmedi. Yeni virüs, yeni hasta çocuklar, yeni uykusuz geceler. Arda ağlıyor, Polen ilaç içmiyor, Kübra Hanım özel yemekler talep ediyor. Bütün bu kaosta yalnızca Ademin burnu akmıyor.

Adem, çocuklara yardım et.
Filiz, geçen sefer tatildi, o yüzden etmiştim. Ama şimdi çalışıyorum. İşte yoruldum.

Omuz silkti. Her şeyi özetleyen sade bir hareket. Her akşam gelir, sofraya oturur, yemek bekler. Hasta çocuk, bitkin eş, dağınık ev ilgilenmez.

Bir akşam, Arda zorla uyuyunca, diğer ikisi dersle uğraşırken, eşimin yanına yanaştım. Televizyondan futbol yorumları akıyordu.

Neden yardım etmiyorsun? Hiç mi?
Dönmedi. Cevap bile vermedi. Sesi daha da açtı.

Bir süre daha baktım arkasından. Hiçbir söz gerek kalmadan her şey anlaşıldı.

Ertesi gün, dolaptan valizleri indirdim. Çocukların kıyafetleri, oyuncaklar, evraklar… Kaan kapıdan baktı:
Anne, nereye gidiyoruz?
Anneannene.
Uzun mu kalacağız?
Bakarız.

Polen sevinçle zıpladı anneannesi ona hep en sevdiği poğaçalardan yapardı. Arda ise anlamasa da peluş tavşanını sürüklüyordu.

Tam çıkmak üzereyken Paspası da unutmadım. O da bizimle.

Adem koltukta yatıyordu. Valizlere, hazırlanmış çocuklara bakmadan televizyona gömüldü. Kapıdan çıkarken tek yaptığı muhtemelen kanal değiştirmek oldu.

Annem Saadet Hanım başımızı sorgusuz kabul etti. Karnımızı doyurdu, sarıldı bize. Elli sekiz yaşında, otuz yıllık öğretmen. Anladı bizi.

İstediğiniz kadar kalın, dedi.

Üçüncü gün telefon çalmaya başladı. Adem.

Filiz, gelin artık. Bütün ev batık. Açız. Kayınvaliden sürekli bir şey istiyor.

Ne özledim, ne burada sensiz olmuyor. Sadece ev huzuru, yemek derdi, hizmet.

Adem, sana eş değil, temizlikçi lazımmış.
He? Ne alakası var?
Bir kez çocukları özledin mi?

Uzun, anlamlı bir sessizlik.

Ben eve para getiriyorum. Bundan daha ne istiyorsun?
Telefonu kapattım. Her şey bitti. Hafiflemiş hissettim.

İki hafta sonra kiracılar o evden çıktı, hemen taşındık. Kaan için yeni okul, Polene yeni anaokulu… Meğer bütün mesele kafada bitiyormuş.

Son konuşmamız, her şeyi taşıran son damla oldu. Yıllarca yutmaktan yorgun olduğum öfkemi akıttım.

On iki yıl bedavaya hizmetçi oldum! Bir kere sordun mu nasılım diye? Yaşadığımı fark ettin mi? Yeter! Yeter artık!

Numarasını engelledim. Boşanma davası açtım.

Duruşma yirmi dakikada bitti. Hiç itiraz etmedi. Nafaka kağıdını imzaladı, çıkıp gitti. Belki bir şeyleri anlamıştır, belki de sadece uğraşmak istemedi.

…Akşam mutfakta, yeni ama tanıdık evimizde oturuyordum. Kaan odasında kitap okuyor. Polen dilini çıkarıp titizlikle resim çiziyor. Arda, halıda legolarla oynuyor.

Sessizlik. Huzur. Paspas ayaklarımda yatıyor, başını patilerine yaslamış.

Yemek, temizlik, gece çalışmak hâlâ var. Ama artık bunu, gerçekten ailem olanlar için yapıyorum. Çocuklarıma da öyle bakacağım ki, onlar babalarına hiç benzeyecek insanlar olmasınlar.

Anne, dedi Polen, başını resminden kaldırıp, artık daha çok gülüyorsun, biliyor musun?

O anda bir kez daha gülümsedim. Gerçekten, Polen haklıydı.

Hayatımda öğrendiğim ders mi? İnsan, kendi kıymetini bilmediği sürece kimseye faydası olmuyor. Gerçek mutluluk, kendi ayaklarının üzerinde, sevdiklerinle güçlü durmakmış.

Rate article
Lifequest
Sana eş değil, yardımcı arıyorsun: Bir Türk ev kadınının görünmeyen emeği ve kendi hayatını geri kazanma hikayesi