Gerçek Adalet mi? – Anne, bir daha sordum, – “Neden bana bir milyon gelmedi? Sadece üç yüz otuz bin… Ne biçim para bu?” Saç kurutma makinesi annenin yanında çalışıyor, sonra sustu ve cevap verdi: – Evet, doğru yaptım, – annem Vildan başkasına ait milyonun yönetimini ustaca halletti, – Üç yüz otuz. Ama bana aslında çok daha fazlası gelmeliydi. – Üç yüz otuz bin mi? Anne, geri kalan altı yüz yetmiş bin nerede? Ben bir milyon bekliyordum. Babamın parası bunlar, evi sattıktan sonra bana göndermeliydin. – Off, Elif’ciğim, lütfen muhasebecilik yapma, – cevapladı, – Her şeyi tamamen dürüstçe yaptım. – Hangi dürüstlükten bahsediyorsun? – Parkeler ayaklarımın altında gıcırdadı, sanki onlar da kızgındı, – Evi satman için sana vekalet verdim, ev bana babamdan miras kaldı. Parayı bana vermeni istemiştim. Nerede kayboldu paralar? Rahattım ama erkenmiş, hissettim. – Gönderdim! – annemin fön makinesi yine başladı, – Ama bir anne olarak davrandım. İyi bir anne gibi. Parayı tüm çocuklara eşit böldüm. Senin yasal üçte birin sende. Oysa yasal hakkımın tamamı bende olmalıydı. – Sen babamdan kalan mirası üçe mi böldün? Beni ve onları? – Benim kast ettiğim, üvey kardeşlerimdi, – Anne, bu sadece benim param! Babamdan bana kaldı! Onlarla babalarımız farklı, şaşırdıysan diye hatırlatayım. – Babalar kim, ne fark eder? – annem saçlarını kurutmayı bitirmiş, şimdi şekil veriyordu, – Para aile parası. Onlar senin kardeşin. Benim de annenim. Sence ben oturup sen koskoca parayı tek başına harcarken diğer çocuklar imrenerek mi bakmalıydı? Olur mu öyle şey? Ben herkesin hakkını eşitledim. Hepsine eşit pay! O vekaleti verdiğim gün keşke geçmişe dönüp kendime bir tokat atsaydım… – Eşit mi? Milyonumu üçe böldün! Üç yüz otuz bin! Peki kalan nerede, anne? Ev daha fazlasına satılmıştı. – Evet, kestikten, masraflardan sonra biraz fazla vardı, dedi Vildan, – Küsuratı kendime bıraktım, uğraşlar için. Sen o evrak işleriyle uğraşır mıydın? Hayır! Sen çalışırken ben hallettim. – Nasıl da yoruldun, ama… – Bana öyle konuşma! – annem çıkıştı, – Baban elbette babandı ama ben de annenim ve karar veren benim. Sonuçta sen büyüksün, sana daha az gerek. Erkeklere lazım, ev bark kuracaklar. Sen kızsın, o kadar çok şeye ihtiyacın yok. – Benim aile kurmam gerekmiyor mu? Kızım diye aç mı kalmalıyım? – sırıtarak sordum, – Paranın kalanını gönder, anne. Hemen. – Hayır. Kısa ve net. Annem biliyordu, bir şey yapamayacağımı. Anneye dava açılır mı? Kimse anlamaz, sonra ayıplar. Hem anne de anne işte, biraz da olsa bir iletişimimiz var. Birkaç hafta geçti, işlerim yorucuydu ama toparlamıştım. Sosyal medyaya girdiğimde kardeşlerimin fotoğraflarını gördüm. Yiğit yeni almış mavi Polo’sunun önünde poz vermiş. Mert “Yeni arabam!” diye yazmıştı. Kardeşler araba almıştı. Ben de düşündüm. Parayı kenara koydum ve beklemeye karar verdim. Sabır, derdi babaanne, altın değerindedir. Bir yıl geçti. Çalıştım, biriktirdim, plan yaptım. Durumu kabullendim ama unutmadım. Annem ise hayat normale dönmüş gibi davrandı; arıyor, anlatıp duruyordu. Ta ki bugün sesi titremeye başlayana kadar. Gerildim. – Ne oldu, anne? – Babaanne… – Vildan durdu, – Yiğit’in ve Mert’in babaanneleri bu sabah vefat etti. Bana uzak biri, annemin eski kayınvalidesi, kardeşlerimin babaanneleri. Benim için bir anlamı yoktu. Yine de insanca üzülmek gerekiyordu. – Başınız sağ olsun, – dedim. – Cenazeyle, işleriyle kimse ilgilenemiyor. Ben de yalnız kaldım, oğlanlar ne yapacağını bilmiyor. Sen gelir misin, yardım eder misin? Keyfimden gelmiyorum, işten izin de alamam. – Anne, işteyim. Hayatımda üç kez zar zor gördüğüm biri için izin alamam, – dedim. O anneanneye beni misafirliğe bile götürmemişti. – Ne olur! – dedi, – Çok ihtiyacım var. – Gelemem ama para yollarım. Ne kadar lazım? Hemen havale ederim. İlk başta geri çevirecekti ama düşündü, para iyi olur dedi. – Pek uygun değil… ama olur. Yirmi bin gönderebilir misin? – Elbette. Biraz daha fazlasını da yollarım, üzülme. Hem bu, onların babaannesinin anısına benim katkım olsun. – Teşekkürler, Elif’ciğim. Her zaman yardımcı oluyorsun. Kapattım, acayip bir huzur hissettim. Gitmedim, ama yardımcı oldum, bir bahane satın aldım kendime. Yarım yıl geçti. Cenaze, geçmişte kaldı. Mert’le Yiğit, yeni oyuncaklar almış görünüyordu, belki telefon, belki motosiklet. Bir salı günü, hazır hissettim. Öğle arasında işyerinde annemi aradım. – Anne, nasılsın? – İyiyim, Elif’im. Mert yeni iş buldu, Yiğit’in de bir kız arkadaşı var. – Sevindim, – dedim. – Anne, bir konu var soracağım… – Ne konusu? – annemin sesi tedirginleşti. – Babaanneleri öldü, altı ay geçti. Herkes mirasa girdi diye anlıyorum. Soru bile, üç yüz otuz bin meselesinden zordu. – Elif, nereye varmaya çalışıyorsun? Evet, girdiler. – Peki, benim miras payım nerede? – Hangi miras? – annem anlamamazlığa yattı, ama sesinden anladım. – Babaanneleri. – Ama o senin babaannen değil ki. – Ne fark eder? – Annemin kendi mantığına getirdim lafı, – Sen diyordun, çocuklardan biri eksik kalmasın, hepimiz kardeşiz, eşitiz. Benim milyonumu üçe böldün. Şimdi aynı mantıkla benim de hakkım olmalı, değil mi? – Elif, o başka! – Annem hemen savunmaya geçti, – Tamamen başka! – Neresi başka? Miras ortak dedin, anne karar verir dedin, herkes eşit olsun dedin! – Ama karşılaştırma… – Vay be! – dedim alaycıca, – Ne güzel işine geldiği gibi dönüyor! Benim babamdan kalan mirası paylaştırırken çocuklar eşit, miras ortak, iş kendi kayınvalidenin evine gelince miras sadece oğullara? – Lafıma takılma! – dedi annem, – Mert’le Yiğit ne der? Bunu nasıl anlatayım şimdi? – Sen benim güvenimi kullandın, paramı aldın, gerekçe olarak “aynı annedeniz, miras ortak” dedin, – dedim sakince, – Şimdi aynı mantığı kendi lehime uygulamak istiyorum. Onların evini de sen sattın değil mi? – Para bitti. – Neye bitti? Arabalara, tamire? Ben de isterim. Param nerede, anne? Bana, “Kızım olduğun için yetin, erkeklere daha çok lazım,” diyordun. Ben de aynı fikirde değilim. Annem içinden çıkmaya uğraşıyordu, ama geçmişte kendisinin kurduğu tuzağa yine kendi düştü. Bizim evde her zaman böyleydi. Erkeklere her şey; en güzel, en pahalı, en çok hak… O babaanne beni hiç istemezdi. Annem de arka çıkmazdı. – Elif, nasıl bir insansın sen? Ne olacak bu parayla? Çalışıyorsun, gençsin, sağlıklısın. Daha ne istiyorsun? Mert’le Yiğit ev diyor, onlar erkek. Onlara daha zor! – Yani, senin görüşüne göre: babamın mirası ortak, çünkü biz kardeşiz. Ama onların babaannesinin mirası sadece oğullara, çünkü onlar erkek ve benim çok şeye ihtiyacım yok? – Ağzının ayarını bil, – dedi annem, – Ne kadar açgözlüsün! Annem asla haksız olduğunu kabul etmezdi. Ben ise “paraya düşkün” oluverdim, sırf hakkımı savununca. – Belki bilmek istemezsin ama verdiğim vekâletle bana tüm evi satıp parayı aktarman gerekirdi. Dava açma süresi de geçmedi. Bunu bir tehdit olarak algılama ama… – Elif! Bana tehdit mi ediyorsun? – korku dolu sesle fısıldadı. – Hayır anne. Fakat hâlâ hakkımı arayabilirim. Bunu bir düşün. Bir ay sonra param eksiksiz yatınca, annem beni anında engelledi. TÜRKİYE’DE AİLEDE ADALET: HAKKIMI NEDEN KENDİ MESEBEN GÖRDÜN, ANNE?

– Anne, anlamadım, bana neden bir milyon gelmedi? Sadece üç yüz otuz bin Ne tuhaf bir rakam bu?

Karşıdan annesinin saç kurutma makinesi sesi geliyordu. Birkaç saniye sonra makine sustu, annesi cevapladı:

– Evet kızım, doğru, – annesi Güler başkalarının bir milyonunu gayet güzel yönetmişti, – üç yüz otuz bin.

Hâlbuki Nilayın eline çok daha fazla para geçmesi gerekiyordu.

– Üç yüz otuz mu? Anne, kalan altı yüz yetmiş bin nerede? Ben bir milyon bekliyordum. Neredeyse tam bir milyon. Bunlar babamdan kalan para, evi sattıktan sonra bana havale edecektin.

– Ay Nilaycığım, muhasebeciliğe başlama yine, – dedi annesi hafif sabırsızca. – Her şeyi olduğu gibi yaptım, biliyorsun.

– Hangi doğruyla? – Nilay, parke zemininin bile şikâyet eder gibi gıcırdadığını hissetti, – Sana babamdan miras kalan evimi satman için vekalet verdim, bana göndermen için rica ettim. Nerede o para peki? Neyse, nerede kayboldu yani?

Derin bir nefes aldı, içindeki öfkeyi bastırmaya çalıştı.

– Hepsini gönderdim! – anne tekrar saç kurutma makinesini çalıştırdı, – Ama ben bir anneyim, iyi bir anne gibi davrandım. Parayı çocuklara eşit böldüm. Senin hakkın üçte bir.

Oysa Nilayın hakkı her şeydi.

– Mirası üçe mi böldün? Bana ve onlara mı? – Nilay, üvey kardeşlerini kastetti, – Anne, bu para sadece benim! Benim babam! Bizim babalarımız farklı, umarım bu seni şaşırtmamıştır.

– Ne fark eder ki kimden? – annesi saçlarını düzleştirmeye koyuldu, – Para sonuçta ortak para. Erkek kardeşlerin onlar senin. Ben annenim. Sence sadece seni bu kadar para içinde tek başına bırakıp, kardeşlerin iç geçirsin mi istedim? Olmaz! Şartları eşitledim. Herkese eşit.

Keşke o vekaletnameyi verdiği gün zaman makinesiyle geri gidip kendisini tokatlasaydı…

– Eşit mi? Bütün mirası üçe böldün! Kişi başı üç yüz otuz bin! Kalan nerede, anne? Ev biraz daha fazlasına satılmıştı.

– Evet, kesintilerden, masraflardan sonra biraz fazlaydı aslında, – Güler soğukkanlı şekilde ekledi, – Yuvarladım işte. Kalanı da emeğime aldım. Bunca kağıt işini sen uğraşacak mıydın? Hayır! Ben hallettim, sen çalışırken.

– Valla hiç yorulmadın mı?

– Öyle konuşma! – annesi sertleşti, – Senin baban elbette babandı ama ben de senin annenim, ve karar veren benim. Hem sen büyüdün artık, ablasın, kardeşlerinden daha az ihtiyacın var. Onlar erkek, yakında aile kuracaklar. Sen kızsın, senden çok fazla bir şey beklenmiyor zaten.

– Ben aile kuramayacak mıyım? Ya da sırf kız olduğum için geçinmek zorunda kalacağım ama erkeklere ev araba mı lazım yani? – Nilay takılarak sordu, – Kalanı havale et hemen, anne. Bekliyorum.

– Hayır.

Kısa. Kesin.

Annesi biliyordu ki Nilay hiçbir şey yapamazdı. Anneye dava açmak, para davası etmek? Kime söylese tuhaf karşılardı. Sonuçta annesiyle kopmamışlardı, arada görüşüyorlardı.

Birkaç hafta geçti, Nilay biraz daha rahatlamış, bütçesini yoluna koymuştu. Sosyal medyada gezinirken gördü ki Baran, yeni mavi Polosunun önünde poz vermiş. Caner de fotoğrafın altına şunu yazmıştı:

– Yeni oyuncak!

Kardeşler iki tane uygun fiyatlı araba almıştı kendilerine. Neyse canım, Nilay da kendi üç yüz otuz binini bir kenara ayırıp beklemede kalmaya karar verdi. Sabır, derdi babaannesi hep, altındır.

Bir yıl geçti. Nilay çalıştı, para biriktirdi, plan yaptı. Olayı bıraktı ama unutmadı. Annesi de hiçbir şey olmamış gibi arıyor, dedikodu yapıyor, gündelik şeylerden konuşuyordu.

Ama bugün annesinin sesinde tuhaf, insanın tüylerini diken diken eden bir tını vardı.

Nilay bir an irkildi.

– Ne oldu anne?

– Babaannen… – Güler yutkunarak, – Baranla Canerin babaannesi bu sabah vefat etti…

Nilay kendini neredeyse film gibi dışarıdan izlerken buldu. O babaanne onun için hiçbir zaman bir anlam taşımamıştı. Hayatında sayılı sefer ve kısa gördüğü biriydi, tabii ki insan olarak üzüldü.

– Of başınız sağ olsun, – başsağlığı diledi.

– Cenazeyle, işle, kağıt kürekle uğraşmak gerek, hiç yetişemiyorum. Tamamen yalnızım, çocuklar da böyle konularda ne yapacaklarını bilmiyor. Gelip bana yardım eder misin?

Nilay, işten izin almasının mümkün olmadığını biliyordu.

– Anne, işe gidemem gerçekten. Topu topu üç, bilemedin dört kere gördüğüm birinin cenazesine gitmek için işten izin alamam, – diye cevapladı.

Zaten o babaannenin evine hiçbir zaman çağrılmamıştı.

– Yalvarırım! – Annesi iyice sıkışmış, – Çok gerekli

– Gelemem ama maddi yardım yaparım. Kaç lira lazım söyle, hemen yollarım.

Annesi önce mırın kırın etti, ama para sonuçta her zaman iş görürdü.

– Eh, bu da olmazsa olmaz tabii Yirmi bin liracık gönderirsen iyi olur

– Tamam. Ayrıca, – Nilay, hem derin bir nefes aldı hem de bu fırsatı kaçırmadı, – Sana ayrıca biraz daha havale edeceğim, gündelik masraflardan da korkma. Benim de babaannelerinin hatırasına katkım olsun.

– Sağ ol, Nilaycığım. Her zaman destek çıkar, hiç yalnız bırakmazsın beni.

Nilay telefonu kapattı ve kendini tuhaf bir rahatlama hissiyle buldu. Gitmemiş, ama para gönderdiği için vicdanı rahattı. Artık kimse ona laf edemezdi.

Altı ay geçti. Cenazenin acısı unutulmuştu. Görünüşe göre Baran ile Caner yeni oyuncaklarına sahip olmuştu, belki yeni birer telefon, belki motosiklet.

Bir salı günü, Nilay ofiste yine toplantıya hazırlanırken, annesini aramaya karar verdi.

– Merhaba anne! Nasılsın?

– Nilaycığım, iyilik işte. Caner yeni iş buldu, daha da iyi. Baranın da keyfi yerinde, yeni biriyle tanışmış.

– Sevindim, – dedi Nilay, – Anne, seninle bir şey danışacaktım…

– Neymiş o? – annesinin sesi temkinliydi.

– Sanırım altı ay geçti bile, babaannenin vefatından sonra. Miras işleri halledildi mi herkes adına?

Bu seferki konuşma üç yüz otuz bin meselesinden bile daha gergindi.

– Nilay, ne ima ediyorsun? Tabii ki halledildi.

– Güzel. O zaman bana düşen pay ne kadar?

– Hangi pay Nilay? – annesi anlamamış gibi yaptı ama yalan söylediği hemen belliydi, Nilay anında anlamıştı.

– Babaanneden kalan.

– Ama onun senin babaannenle ne alakası var?

– Hangi farkı var anne? – Nilay, annesinin kendi argümanını yine ona yöneltti, – Senin çocuğunum ben; hani çocuklara haksızlık edilmezdi, birlikte büyüdük, hepimize eşit olmalıydı. Benim mirasım üçe bölünürken böyleydin.

– Nilay bu bambaşka mesele!

– Nesi başka? Sen mirası ortak paylaşmak lazım dememiş miydin? Sonuçta sen karar veriyordun çünkü annesin ve tüm çocuklar eşit, her şeyi bölüştün diyordun.

– Ama kıyas yapılacak bir şey değil ki bu!

– Vay be! – dedi Nilay ironiyle, – İşler ne güzel de değişiyor! Benim babamdan kalanlar söz konusu olunca hepimizinmiş gibi hareket ettin. Ama babaannelerinin evi olunca konu bir anda kan bağına dönüştü, değil mi?

– Laf çarpıtma! – annesi söylenmeye başladı, – Şimdi de kalkıp oğullarıma mirastan sen hak mı iddia edeceksin?

– Ben sadece, – sesi sakindi, – Benim hakkımı hepimizin diyerek üçe böldüğün gibi, şimdi de aynısını kendi lehime talep ediyorum. Hani aileydik, paylaşmalıydık? Evi sen sattın, işlemleri sen yaptın, değil mi?

– Para bitti Nilay.

– Neyle bitti? Arabalara, ev tadilatlarına mı harcandı? Ben de isterim. Benim param nerede? Sen bana Sen kızsın, azla yetin dedin. Kusura bakma, ben böyle düşünmüyorum.

Annesi belli ki, nasıl çıkacağını bilemeden susmuştu. Onların evinde hep böyle olmuştu zaten. Erkek çocuklar babadan, Nilay ise annenin kızı. O babaanneleri Nilaya hiç ısınmamış, yabancı kız gözüyle bakmıştı. Anne de Nilayı savunmamıştı ki.

– Nilay, nasıl insansın? – belli ki başka savunacak argümanı kalmamıştı, – Sana ne lazım onca para? Zaten işin var! Gençsin, sağlıklısın. Senden çok şey beklenmiyor ki. Oğlanların ise bir evi olmalı artık. Onlar erkek, onlar için hayatta her şey daha zor!

– Yani senin bakışına göre; babamdan kalan miras hepimizin, çünkü kardeşiz. Babaannelerinin evi ise onların, çünkü kızlar ikinci planda olur ve yeteri kadar şeye ihtiyaç duymaz?

– Bana laf yetiştirme, – dedi annesi, – Ne açgözlülük bu, Nilay?

Annesinin asla haksız olduğunu kabul etmeyeceğini biliyordu. Nilay ise paramı geri istediği için üç kuruşun hesabını yapan bir bencildi artık.

– Belki bilmiyorsundur ama, sen bana vekalet ile o evi satıp, bütün parasını ödemek zorundaydın. Hâlâ, dava açmak için zamanım var. Sadece bilmeni isterim…

– Nilay! Sen bana şimdi dava mı açacaksın? – annesi neredeyse fısıldayarak korkmuştu.

– Hayır anneciğim. Ama hâlâ paramı alabilirim. İstersen tekrar düşün.

Bir ay geçmeden Nilay, hakkı olan her kuruşu hesabında buldu ve ardından annesi onu numarasından engelledi.

Rate article
Lifequest
Gerçek Adalet mi? – Anne, bir daha sordum, – “Neden bana bir milyon gelmedi? Sadece üç yüz otuz bin… Ne biçim para bu?” Saç kurutma makinesi annenin yanında çalışıyor, sonra sustu ve cevap verdi: – Evet, doğru yaptım, – annem Vildan başkasına ait milyonun yönetimini ustaca halletti, – Üç yüz otuz. Ama bana aslında çok daha fazlası gelmeliydi. – Üç yüz otuz bin mi? Anne, geri kalan altı yüz yetmiş bin nerede? Ben bir milyon bekliyordum. Babamın parası bunlar, evi sattıktan sonra bana göndermeliydin. – Off, Elif’ciğim, lütfen muhasebecilik yapma, – cevapladı, – Her şeyi tamamen dürüstçe yaptım. – Hangi dürüstlükten bahsediyorsun? – Parkeler ayaklarımın altında gıcırdadı, sanki onlar da kızgındı, – Evi satman için sana vekalet verdim, ev bana babamdan miras kaldı. Parayı bana vermeni istemiştim. Nerede kayboldu paralar? Rahattım ama erkenmiş, hissettim. – Gönderdim! – annemin fön makinesi yine başladı, – Ama bir anne olarak davrandım. İyi bir anne gibi. Parayı tüm çocuklara eşit böldüm. Senin yasal üçte birin sende. Oysa yasal hakkımın tamamı bende olmalıydı. – Sen babamdan kalan mirası üçe mi böldün? Beni ve onları? – Benim kast ettiğim, üvey kardeşlerimdi, – Anne, bu sadece benim param! Babamdan bana kaldı! Onlarla babalarımız farklı, şaşırdıysan diye hatırlatayım. – Babalar kim, ne fark eder? – annem saçlarını kurutmayı bitirmiş, şimdi şekil veriyordu, – Para aile parası. Onlar senin kardeşin. Benim de annenim. Sence ben oturup sen koskoca parayı tek başına harcarken diğer çocuklar imrenerek mi bakmalıydı? Olur mu öyle şey? Ben herkesin hakkını eşitledim. Hepsine eşit pay! O vekaleti verdiğim gün keşke geçmişe dönüp kendime bir tokat atsaydım… – Eşit mi? Milyonumu üçe böldün! Üç yüz otuz bin! Peki kalan nerede, anne? Ev daha fazlasına satılmıştı. – Evet, kestikten, masraflardan sonra biraz fazla vardı, dedi Vildan, – Küsuratı kendime bıraktım, uğraşlar için. Sen o evrak işleriyle uğraşır mıydın? Hayır! Sen çalışırken ben hallettim. – Nasıl da yoruldun, ama… – Bana öyle konuşma! – annem çıkıştı, – Baban elbette babandı ama ben de annenim ve karar veren benim. Sonuçta sen büyüksün, sana daha az gerek. Erkeklere lazım, ev bark kuracaklar. Sen kızsın, o kadar çok şeye ihtiyacın yok. – Benim aile kurmam gerekmiyor mu? Kızım diye aç mı kalmalıyım? – sırıtarak sordum, – Paranın kalanını gönder, anne. Hemen. – Hayır. Kısa ve net. Annem biliyordu, bir şey yapamayacağımı. Anneye dava açılır mı? Kimse anlamaz, sonra ayıplar. Hem anne de anne işte, biraz da olsa bir iletişimimiz var. Birkaç hafta geçti, işlerim yorucuydu ama toparlamıştım. Sosyal medyaya girdiğimde kardeşlerimin fotoğraflarını gördüm. Yiğit yeni almış mavi Polo’sunun önünde poz vermiş. Mert “Yeni arabam!” diye yazmıştı. Kardeşler araba almıştı. Ben de düşündüm. Parayı kenara koydum ve beklemeye karar verdim. Sabır, derdi babaanne, altın değerindedir. Bir yıl geçti. Çalıştım, biriktirdim, plan yaptım. Durumu kabullendim ama unutmadım. Annem ise hayat normale dönmüş gibi davrandı; arıyor, anlatıp duruyordu. Ta ki bugün sesi titremeye başlayana kadar. Gerildim. – Ne oldu, anne? – Babaanne… – Vildan durdu, – Yiğit’in ve Mert’in babaanneleri bu sabah vefat etti. Bana uzak biri, annemin eski kayınvalidesi, kardeşlerimin babaanneleri. Benim için bir anlamı yoktu. Yine de insanca üzülmek gerekiyordu. – Başınız sağ olsun, – dedim. – Cenazeyle, işleriyle kimse ilgilenemiyor. Ben de yalnız kaldım, oğlanlar ne yapacağını bilmiyor. Sen gelir misin, yardım eder misin? Keyfimden gelmiyorum, işten izin de alamam. – Anne, işteyim. Hayatımda üç kez zar zor gördüğüm biri için izin alamam, – dedim. O anneanneye beni misafirliğe bile götürmemişti. – Ne olur! – dedi, – Çok ihtiyacım var. – Gelemem ama para yollarım. Ne kadar lazım? Hemen havale ederim. İlk başta geri çevirecekti ama düşündü, para iyi olur dedi. – Pek uygun değil… ama olur. Yirmi bin gönderebilir misin? – Elbette. Biraz daha fazlasını da yollarım, üzülme. Hem bu, onların babaannesinin anısına benim katkım olsun. – Teşekkürler, Elif’ciğim. Her zaman yardımcı oluyorsun. Kapattım, acayip bir huzur hissettim. Gitmedim, ama yardımcı oldum, bir bahane satın aldım kendime. Yarım yıl geçti. Cenaze, geçmişte kaldı. Mert’le Yiğit, yeni oyuncaklar almış görünüyordu, belki telefon, belki motosiklet. Bir salı günü, hazır hissettim. Öğle arasında işyerinde annemi aradım. – Anne, nasılsın? – İyiyim, Elif’im. Mert yeni iş buldu, Yiğit’in de bir kız arkadaşı var. – Sevindim, – dedim. – Anne, bir konu var soracağım… – Ne konusu? – annemin sesi tedirginleşti. – Babaanneleri öldü, altı ay geçti. Herkes mirasa girdi diye anlıyorum. Soru bile, üç yüz otuz bin meselesinden zordu. – Elif, nereye varmaya çalışıyorsun? Evet, girdiler. – Peki, benim miras payım nerede? – Hangi miras? – annem anlamamazlığa yattı, ama sesinden anladım. – Babaanneleri. – Ama o senin babaannen değil ki. – Ne fark eder? – Annemin kendi mantığına getirdim lafı, – Sen diyordun, çocuklardan biri eksik kalmasın, hepimiz kardeşiz, eşitiz. Benim milyonumu üçe böldün. Şimdi aynı mantıkla benim de hakkım olmalı, değil mi? – Elif, o başka! – Annem hemen savunmaya geçti, – Tamamen başka! – Neresi başka? Miras ortak dedin, anne karar verir dedin, herkes eşit olsun dedin! – Ama karşılaştırma… – Vay be! – dedim alaycıca, – Ne güzel işine geldiği gibi dönüyor! Benim babamdan kalan mirası paylaştırırken çocuklar eşit, miras ortak, iş kendi kayınvalidenin evine gelince miras sadece oğullara? – Lafıma takılma! – dedi annem, – Mert’le Yiğit ne der? Bunu nasıl anlatayım şimdi? – Sen benim güvenimi kullandın, paramı aldın, gerekçe olarak “aynı annedeniz, miras ortak” dedin, – dedim sakince, – Şimdi aynı mantığı kendi lehime uygulamak istiyorum. Onların evini de sen sattın değil mi? – Para bitti. – Neye bitti? Arabalara, tamire? Ben de isterim. Param nerede, anne? Bana, “Kızım olduğun için yetin, erkeklere daha çok lazım,” diyordun. Ben de aynı fikirde değilim. Annem içinden çıkmaya uğraşıyordu, ama geçmişte kendisinin kurduğu tuzağa yine kendi düştü. Bizim evde her zaman böyleydi. Erkeklere her şey; en güzel, en pahalı, en çok hak… O babaanne beni hiç istemezdi. Annem de arka çıkmazdı. – Elif, nasıl bir insansın sen? Ne olacak bu parayla? Çalışıyorsun, gençsin, sağlıklısın. Daha ne istiyorsun? Mert’le Yiğit ev diyor, onlar erkek. Onlara daha zor! – Yani, senin görüşüne göre: babamın mirası ortak, çünkü biz kardeşiz. Ama onların babaannesinin mirası sadece oğullara, çünkü onlar erkek ve benim çok şeye ihtiyacım yok? – Ağzının ayarını bil, – dedi annem, – Ne kadar açgözlüsün! Annem asla haksız olduğunu kabul etmezdi. Ben ise “paraya düşkün” oluverdim, sırf hakkımı savununca. – Belki bilmek istemezsin ama verdiğim vekâletle bana tüm evi satıp parayı aktarman gerekirdi. Dava açma süresi de geçmedi. Bunu bir tehdit olarak algılama ama… – Elif! Bana tehdit mi ediyorsun? – korku dolu sesle fısıldadı. – Hayır anne. Fakat hâlâ hakkımı arayabilirim. Bunu bir düşün. Bir ay sonra param eksiksiz yatınca, annem beni anında engelledi. TÜRKİYE’DE AİLEDE ADALET: HAKKIMI NEDEN KENDİ MESEBEN GÖRDÜN, ANNE?