Sana Hatırlatırım – “Marrya Hanım, burada kıvrımı bir türlü yapamıyorum,” diye üzgünce fısıldadı ikinci sınıf öğrencisi Temuçin, inatla ters yöne kıvrılan, yeşil bir yaprağın ucunu fırçasıyla işaret ederek. – “Canım, fırçaya çok bastırma… Böyle, sanki bir tüyü avcunun üstünde gezdirir gibi hafifçe sür. Bak işte, oldu! Harika oldu, sanki kıvrım değil sanat eseri!” diye gülümsedi yaşlıca öğretmen. “Kimin için çizdin bu güzelliği?” – “Annem için!” dedi Temuçin güneş gibi gülerek, inadına direnen yaprağı hallettiği için gururlu bir ses tonuyla. “Bugün onun doğum günü! Bu benim ona hediyem!” – “Vay canına, ne mutlu annene, Temuçin. Bekle ama, hemen albümü kapatma… Bırak boyalar biraz kurusun, bozulmasın. Eve gidince yavaşça koparırsın, bak gör, annen çok beğenecek!” Öğretmen Temuçin’in albümün başına eğilmiş koyu saçlarına ve masumluğuna son bir bakış attı, gülümseyerek masasındaki yerine döndü. Ne güzel hediye annesine! Uzun zaman oldu böyle güzel bir hediye alınalı. Temuçin’in resme kesinlikle yeteneği var! Annesine bir ara telefon edip onu resim kursuna yazdırmasını önermeli. Böyle bir yetenek harcanmamalı. Hem fırsat olduğunda eski öğrencisine – şimdi ise öğrencisinin annesine – hediyesini beğenip beğenmediğini de sorar… Zaten Marrya Hanım, o canlı renkli, kıvrımlı çiçeklerden gözünü alamıyor. Sanki birazdan yaprakları hışırdayacak, canlanacak gibi geliyor ona. Ah, Temuçin annesine çekmiş! Kesinlikle annesine! Laris Hanım da onun yaşında pek güzel resim yapardı… ***** – “Marrya Hanım, ben Laris, Arda Temuçin’in annesi,” dedi akşam öğretmenin evindeki telefondan; genç bir kadının sert sesi geldi. – “Merhaba Laris! Bir şey mi oldu?” diye sordu Marrya Hanım merakla. – “Oldu tabii! O yaramaz oğlan, bütün doğum günümü mahvetti! Şimdi de ateşi çıktı, az önce ambulans gitti.” – “Dur bir dakika, nasıl ateşi çıktı? Okuldan sağlıklı ayrılmıştı, sana hediye getiriyordu…” – “Şu karalama lekeleri mi?” – “Ne lekesi, Laris! Sana öyle güzel çiçekler çizmiş ki! Ben de arayıp resim okuluna yazdırmanı isteyecektim…” – “Bilmiyorum ne tür çiçeklerdi ama kesinlikle böyle pireli bir yumak beklemiyordum!” – “Ne yumağı? Laris, ne diyorsun?” Yavaş yavaş siniri artan ve karmaşık açıklamalar yapan genç kadını dinlerken, Marrya Hanım’ın iyice suratı asıldı. – “Biliyor musun Laris, sana kısa bir süreliğine gelebilir miyim? Hem yakında oturuyorum, uzun sürmez…” Bir süre sonra eski öğrencisinin de – aynı zamanda şimdi öğrencisinin annesi olan bu genç kadının – onayını alıp, komodinden kalın bir albümü, solgun fotoğraf ve çocukluk resimleriyle dolu, yanına aldı ve kapıdan çıktı. Aydınlık mutfakta, Laris’in konuğu Marrya Hanım’a çay ikram ederken, ortalık biraz dağınıktı. Laris anlatmaya başladı: Okuldan geç geldiğini, montu ve çantasından çamur ve su aktığını, Gömleğinden kucağında sırılsıklam, fena kokan bir yavru köpek çıkardığını… Öğrencilerin attığı o çukurdan minik köpeği çıkarayım derken kardeşim suya girmiş. Kitapların mahvolduğunu, albümdeki lekeleri, bakınca içinin sızladığını… Ve ateşinin kısa sürede 39 dereceye fırladığını… Misafirlerin pastadan yiyemeden ayrıldığını… Ve acil doktorunun kendisini, dikkat edemediği için azarladığını… – “Yavruyu, Temuçin uyuyunca götürüp aynı çöplüğe geri bıraktım. Albüm hâlâ kaloriferde kuruyor. Çiçekmiş, renkmiş, hiçbir şey kalmamış ki!” diye öfkeyle homurdandı Laris. Temuçin’in annesi, her bir kelimede Marrya Hanım’ın daha da karardığını fark etmiyordu. Öğrencisinin kurtardığı yavru köpeğin başına ne geldiğini duyunca ise Marrya Hanım’ın suratı daha da karardı. Sertçe Laris’e baktı, nazikçe masadaki bozulmuş albümün üstünü sıvazladı ve sessizce konuşmaya başladı… Yeşil kıvrımları, çiçekleri, çocuğun çabasını, yaşının ötesindeki cesaretini… Oğlunun duyarlılığını, hayvanı çukura atan haylazları, adaletsizliğe dayanamayışını anlattı… Sonra ayağa kalktı, Laris’i pencerenin önüne götürdü: – “Bak işte, orası o çukur! Sadece köpek değil, Temuçin de orada boğulabilirdi. Ama o an, acaba yaptığı çiçeklere zarar gelmesin diye mi özen gösteriyordu? Sen unuttun mu Laris, doksanlı yıllarda burada okulun yanında, serserilerden can havliyle kaptığın kediyle bankta nasıl ağladığını, anneni beklediğimizi? O kediciği nasıl sevdik birlikte, annen geç geldi diye ne kadar alınmıştın… Neyse ki hemen pişman olmuştunuz!” “Bende unutur muyum sandın, Tişka’yı; ayrılmaya kıyamadığın kedini! Sokak köpeği Muhtar’ı, ortaokuldan üniversiteye kadar yanında gezdirdiğin, kırık kanatlı sığırcıkla ilgilenişini…” Marrya Hanım, sararmış albümden bir fotoğraf çıkardı. Beyaz önlüklü narin bir kızcağız, kocaman tüylü bir kediye sarılıp, gülerek yanında toplanan arkadaşlarına bakıyordu… – “Hatırlatırım! Merhametini, ne olursa olsun kalbinde çiçek gibi açan iyilik duygusunu…” Sonra eski albümden dökülen, solmuş boyalarla yapılmış çocukluk resmi… Bir elinde pofuduk kedi, diğer eliyle annesinin elini sımsıkı tutan küçük bir kız… – “Bana kalsa,” dedi Marrya Hanım daha kararlı bir sesle, “O yavru köpeği de Temuçin’i de sıkı sıkı öperdim! O albümdeki lekeleri de çerçeveletirdim! Çünkü bir annenin en güzel hediyesi; çocuğunu insan gibi yetiştirebilmesidir!” Laris’in yüzü her kelimede değişiyordu. Temuçin’in odasına telaşla bakıyor, albümü çaresizce tutuyordu… – “Marrya Hanım! Ne olur birkaç dakika Temuçin’e bakar mısınız? Sadece birkaç dakika! Hemen geliyorum!” Laris alelacele kabanını giyip çıktı, uzaklardaki çöplüğe koştu. Yolunu şaşırmadan, ıslak ayağını umursamadan aradı yavrucağı; kutuların altına, poşetlere daldı, durmadan eve baka baka… Affedecek mi acaba? ***** – “Temuçin, o çiçeklerin arasında kim burnunu sokmuş öyle? Galiba senin arkadaşın, bizim Diki mi?” – “Evet o, Marrya Hanım! Benziyor mu?” – “Hem de nasıl! Bembeyaz yıldızlı patisi bak hâlâ duruyor. Annenle o patileri yıkayışımız geldi aklıma!” – “Ben artık her gün yıkıyorum onun patilerini! Annem der ki, ‘Dost edindin mi, bakımını yapacaksın.’ Ona özel leğen bile aldı!” – “Annen çok iyi kadın, yine onun için mi hediye çiziyorsun?” – “Evet, çerçeve takacağım. Eskiden çerçevede lekeler duruyordu ama annem onlara bakıp gülümsüyor. Gerçekten bir anne lekeleri görünce gülümser mi Marrya Hanım?” – “Lekeler mi? Bence anneler kalpten gelen bir lekeye bile gülümser, Temuçin. Peki, resim okulunda nasıl gidiyor?” – “Harika! Yakında annemin portresini de çizeceğim! Çok sevinecek! Şimdi ise bakın, bu size. Annem çizdi, o da artık resim yapıyor!” Temuçin çantadan bir kâğıt çıkardı. Marrya Hanım açtı, çocuğun omzuna hafifçe dokundu. Bembeyaz kâğıtta; rengârenk ve mutlulukla parlayan Temuçin, elini siyah köpeciğin kafasına koymuş, köpek hayran bakıyor; yanlarında eski tarz okul formasıyla sarışın bir kız çocuğu kucağında kedi tutuyor… Solda ise masa başında, kitaplar arasında, gözlerinde sonsuz bir bilgelikle Marrya Hanım gülümsüyor. Ve o resmin en köşesinde, yeşil kıvrımlar ve renkli çiçekler içinde tek bir kelime gizliydi: “Hatırladım.”

SANA HATIRLATACAĞIM

Melek Hanım, şurada, kıvrım olmuyor, diye fısıldadı ikinci sınıf öğrencisi Mert, inatçı ve ters yöne kıvrılmış yeşil bir yaprak çizdiği çiçek resmini fırçasıyla gösterirken.
Şimdi, fırçana biraz daha hafifçe bastır güzel çocuğum Bak böyle, sanki elini bir tüyle okşuyormuşsun gibi yönlendir. Aferin sana! Kıvrım değil, adeta sanat eseri! diye gülümsedi yaşlı öğretmen, Kimin için çiziyorsun böyle güzel şeyleri?
Annem için! diye parladı Mertin yüzü, inatçı yaprağı hallettikten sonra, Bugün onun doğum günü! Bu da benim hediyem! Öğretmenin övgüsü sonrası Mertin sesi gururla doldu.
Ne mutlu annen varmış senin, Mert. Dur, hemen kapatma albümü. Bırak boyalar biraz kurusun, silinmesinler. Eve gidince o yaprağı dikkatlice koparırsın. Göreceksin, annen çok beğenecek!
Melek Hanım, Mertin eğilmiş, saçına son bir kere daha baktı ve tatlı tatlı gülümseyip masasına döndü.
Ne güzel hediye annesine! Uzun zamandır hiç böyle güzel bir hediye almamıştır o kadın. Mert’in resim yeteneği belirgin. Galiba annesini arayıp onu resim kursuna yazdırmasını önermek lazım. Böyle bir yetenek ziyan edilmemeli.
Bir de eski öğrencisine sormak gerek, hediyeyi beğendi mi? Oysa Melek Hanımın gözleri, Mertin kağıdındaki çiçeklerden ayrılmıyor. Sanki birazdan o yeşil kıvrımlar ve yapraklar kıpırdayıp canlanacak gibi.
Ah, tıpkı annesine çekmiş bu çocuk! Annelerinden almış bu cevheri. Lale de onun yaşındayken ne güzel resim yapardı
*****

Melek Hanım, ben Lale, Mert Yılmazın annesi akşamüstü öğretmenin evinde telefon çaldı. Aradım, yarın Mert gelmeyecek, bilginiz olsun genç bir kadının buyurgan sesi telefonda kararını iletti.
Merhaba Lale! Bir şey mi oldu? diye sordu Melek Hanım merakla.
Oldu tabii! Bütün doğum günümü mahvetti o yaramaz! sesi iyice yükseldi, Şimdi de yatakta ateşiyle yatıyor, ambulans az önce gitti.
Bir dakika Lale, nasıl oldu da ateşlendi? Okuldan sağlıklı çıktı, sana hediye götürüyordu
O karalamalar mı?
Ne karalaması? Ne diyorsun Lale! Ne de güzel çiçekler çizmişti sana! Ben de tam seni arayacaktım, resim kursuna yazdırman için
Ne çiçeği, ben bir avuç pireli topak beklemiyordum doğrusu!
Topak mı? Neyden bahsediyorsun? İyice kafası karışmıştı Melek Hanım. Sinirli sesin ardışık, karışık sözlerini bir süre dinledikten sonra, yüzü iyice asıldı. Biliyor musun, Lale, müsaitsen hemen gelmek isterim. Hem yakında oturuyorum, fazla sürmez
Bir süre sonra eski öğrencisinin de izniyle ki vakit ne çabuk geçiyor şimdi ise kendi öğrencisinin annesi olmuş Lalenin evine, eski fotoğraflar ve çocuk çizimleriyle dolu kalın albümünü de alarak, Melek Hanım çıktı evden.
Açık mutfakta, Lale misafirini içeri aldı. Her yer dağınıktı. Masadan pastayı kaldırıp kirli tabakları lavaboya aldıktan sonra Lale anlatmaya başladı:
Okuldan gecikmeli geldiğini, çamur içindeki çantası ve montundan sular aktığını
Sinesinden, leş gibi kokan, sırılsıklam bir yavru köpek çıkardığını! Eritilmiş suda boğulan yavruyu kurtarmak için başkasının attığı o çukura gizlice inmiş! Kitapları mahvolmuş, albümdeki resimler de, gözyaşı olmadan bakılamaz hale gelmiş. Sonra ateşi bir saate 39 dereceye çıkmış
Misafirler pastayı bile tadamadan dağılıp gitmiş, ambulanstaki doktor da anne olarak çocuğa sahip çıkamadığı için kızmış kendisine
Sonunda, Mert yatınca, o köpeği geri götürdüm o çöplüğe. Albüm işte, kaloriferde kurumaya çalışıyor. O ortalıkta çiçek falan kalmadı zaten, resim suya bulandı gitti! diye burnunu çekti Lale.
Ve Mertin annesi, her cümlede Melek Hanımın yüzünü nasıl kararttığını hiç fark etmiyordu.
Hele köpeğin akıbetini duyunca, Melek Hanımın yüzü karamsar bir buluta dönüştü. Albümü hafifçe okşayarak cılız sesiyle konuşmaya başladı
O yeşil kıvrımlardan, canlanan çiçeklerden bahsetti Çocuk azminden, yaşına göre koca bir cesaretten. İffetli bir yürekten, başkalarının canına kıymışlardan da
Sonra Laleyi pencereye götürdü:
Şu ilerideki çukur var ya, eliyle gösterdi Oraya sadece köpek değil, Mert de gidebilirdi. Ama o an tek düşündüğü bu muydu? Belki o güzelim çiçekleri düşünüyordu, nefesini bile tutup resmini zedelememek için çabalıyordu.
Lale, belki de unutmuşsundur; o eski, uzak doksanlarda, okulun önünde bankta oturup, mahalle çocuklarından kurtardığın o arka sokak kedisiyle ağladığını? Hepimiz teker teker okşamış, anneni beklemiştik. Eve dönmek istemeyip ebeveynlerine kızmıştın, o pireli topak kapı dışarı atılınca Allahtan sonra pişman olmuştunuz.
Bak sana hatırlatıyorum! Ve ismi Tışkı olan kedini Mahallendeki fındık kulaklı Karabas, seni üniversiteye kadar hiç yalnız bırakmamıştı. Ya da kanadını kırmış kargayı, ona nasıl sahip çıkmıştın
Melek Hanım sararmış albümünden büyük bir fotoğraf çekti: minik bir kız çocuğu, beyaz önlüğüyle tüylü bir kediyi sımsıkı tutuyor, etrafında arkadaşları gülüşüyordu.
Sana iyiliği hatırlatıyorum; gönlünde her şeye rağmen rengarenk açan o sevgiyi
Ardından bir çocuk çizimi çıktı: minik bir kız bir eliyle tüy yumağı kediyi, diğer eliyle annesinin avucunu tutuyordu.
Benim elimde olsa dedi Melek Hanım, bu defa daha ciddi hem o köpeği hem Merti iyice öperdim! O karalamaları da çerçeveletip duvara asardım. Çünkü bir annenin alabileceği en kıymetli hediye, evladının insan olmasıdır!
Ve yaşlı öğretmen fark etmedi bile, her kelimesiyle Lalenin yüzünün nasıl değiştiğini. Odanın kapısına telaşlı bakışlar fırlattığını, albümü sıkıca kavradığını
Melek Hanım! Canım, Merte azıcık göz kulak olur musunuz? Birkaç dakika! Hemen geleceğim, çok çabuk!
Öğretmenin gözcü bakışları arasında Lale alelacele montunu aldı, kapıdan çıktı.
Ve yolları ayırt etmeden çöplüğe doğru koştu. Çamurlu ayakkabılarına aldırmadan, bulduğu her kutuya, poşete baktı; aradı, çağırdı, elleriyle çöp torbalarını karıştırdı. Bir yandan eve bakıp içi içini yedi Affedecek miydi?
*****

Mert, bu kim çiçeklerin arasında burnunu gezdiriyor? Yoksa dostun Duman mı bu?
Tam da o, Melek Hanım! Tanıdınız mı?
Hem de nasıl! Bak, ayaklarının beyazındaki yıldız lekesi yine parlıyor. Hatırlıyorum da, annenle nasıl temizlemiştik o küçük patileri gülerek hatırladı eski öğretmen.
Şimdi her gün yıkıyorum ben o patileri! dedi Mert gururla, Annem dedi ki, dost edinince bakım da sorumluluk ister. Hatta küçük bir leğen bile aldı bizim için!
Güzel annen varmış, gülümsedi öğretmen, Yine ona hediye çiziyorsun galiba?
Evet, çerçeveye koyacağım. Çünkü onun çerçevesinde karalamalar var, ama annem onlara bakıp gülümsüyor. Karalamaya gülünür mü, sizce Melek Hanım?
Karalama mı? diye hafifçe kıkırdadı Melek Hanım Belki gülünür, eğer o karalamalar samimi bir yürekten çıkmışsa. Peki okulda resim derslerin nasıl gidiyor, yavrum, başarılı mısın?
Hem de nasıl! Yakında annemin portresini çizeceğim! Ne çok sevinir! Şimdi ise Mert sırt çantasını açıp katlanmış bir kağıt çıkardı Annemden size, o da resim yapıyor.
Melek Hanım kağıdı açınca hafifçe çocuğun omzunu okşadı.
Orada, bembeyaz kağıtta, rengarenk boyalarla sevinçli, parlayan bir Mert, başını kara, onu hayranlıkla izleyen bir sokak köpeğine yaslamıştı.
Hemen yanında eski model okul elbiseli, sarı saçlı küçük bir kız, minik bir kediye sarılmış
Ve sol tarafta, kitaplarla kaplı öğretmen masasından gülümseyen, gözlerinde sonsuz bilgelikle o çocukları izleyen Melek Hanım.
Her fırça darbesinde içten gelen, sınırsız bir anne gururu hissediyordu.
Melek Hanım gözyaşlarını silip hafifçe gülümsedi resmin bir köşesine çiçeklerle, incecik yeşil kıvrımlarla yazılmış bir kelime iliştirilmişti: HatırlıyorumMelek Hanımın gözlerinde ince bir yaş hüzmesi belirdi, ama yüzünde kocaman bir gülümseme vardı. Resmin üzerine eğilip parmağıyla minik Mertin yanaklarına dokundu, ardından Laleye çizilmiş küçük kızı okşadı.

Ne güzel işte, diye fısıldadı kendi kendine, sevgi elden ele, kalpten kalbe dolaşıyor. İnsan olmanın, iyiliğin resmi böyle yapılırmış meğer.

O anda, kapıdan ayakkabıları çamurlu; kucağında yıkanmış, titrek ama canlı bir köpek ve elinde sargılı bir kutuyla Lale içeri girdi. Yüzü, utanmış ve mutlu bir çocuk gibi ışıldıyordu.

Özür dilerim, dedi Lale, sesinde kırık bir neşe. Onu buldum. Eve geri getirdim. Mert uyandığında, yanında olacak. Korkmasın, bir daha hiçbir canlı sabaha aç uyanmasın…

Mert, gözlerini mahmur açtı, annesine ve köpeğe baktı. Sonra gülümseyerek kollarını açtı; annesiyle, köpeğiyle, Melek Hanımın yanına koştu. Üçü sarılıp bir süre öyle kaldılar; eski resimlerdeki gibi, sevginin kimseyi dışarıda bırakmadığı bir çember oldular.

Gün, albümdeki rengarenk sayfalara bir yenisinin eklendiği, her yaşanmışlığın, her pişmanlığın sonunda yine de sevgiyi bulduğu bir gün olarak hafızalara kazındı.

O anda Melek Hanım biliyordu; bir çocuğun yaptığı en güzel resim, annesinin ve sevdiklerinin kalbinde bıraktığı izdi. Öğretmen tozlu albüme yeni bir fotoğraf gerektiğini düşündü: Annesinin elini tutan Mert, kucağında Duman, yanı başında yeniden anneliğe umutla sarılan Lale ve arkada, gülümseyen bir öğretmen…

Hayat biraz çamurlu, biraz sulu, biraz karalamanın ve çokça sevginin tuvali olsa da; her renk, her iz sonunda bir hatıraya dönüşüyordu. Ve bazı hatıralar asla silinmiyor, zaman geçse de yüreklerde canlı kalıyordu.

Belki yıllar sonra o albüm karıştırıldığında, bir köşede sararmış bir çizim, başka bir köşede üç kişinin sıcacık kucaklaşması bulunacaktı. Ve o günün çocukları, anneleri, öğretmenleri sonsuza dek kalbinde saklayacaktı: Birbirlerine iyiliği, sevgiyi ve affetmeyi hatırlatanları…

Rate article
Lifequest
Sana Hatırlatırım – “Marrya Hanım, burada kıvrımı bir türlü yapamıyorum,” diye üzgünce fısıldadı ikinci sınıf öğrencisi Temuçin, inatla ters yöne kıvrılan, yeşil bir yaprağın ucunu fırçasıyla işaret ederek. – “Canım, fırçaya çok bastırma… Böyle, sanki bir tüyü avcunun üstünde gezdirir gibi hafifçe sür. Bak işte, oldu! Harika oldu, sanki kıvrım değil sanat eseri!” diye gülümsedi yaşlıca öğretmen. “Kimin için çizdin bu güzelliği?” – “Annem için!” dedi Temuçin güneş gibi gülerek, inadına direnen yaprağı hallettiği için gururlu bir ses tonuyla. “Bugün onun doğum günü! Bu benim ona hediyem!” – “Vay canına, ne mutlu annene, Temuçin. Bekle ama, hemen albümü kapatma… Bırak boyalar biraz kurusun, bozulmasın. Eve gidince yavaşça koparırsın, bak gör, annen çok beğenecek!” Öğretmen Temuçin’in albümün başına eğilmiş koyu saçlarına ve masumluğuna son bir bakış attı, gülümseyerek masasındaki yerine döndü. Ne güzel hediye annesine! Uzun zaman oldu böyle güzel bir hediye alınalı. Temuçin’in resme kesinlikle yeteneği var! Annesine bir ara telefon edip onu resim kursuna yazdırmasını önermeli. Böyle bir yetenek harcanmamalı. Hem fırsat olduğunda eski öğrencisine – şimdi ise öğrencisinin annesine – hediyesini beğenip beğenmediğini de sorar… Zaten Marrya Hanım, o canlı renkli, kıvrımlı çiçeklerden gözünü alamıyor. Sanki birazdan yaprakları hışırdayacak, canlanacak gibi geliyor ona. Ah, Temuçin annesine çekmiş! Kesinlikle annesine! Laris Hanım da onun yaşında pek güzel resim yapardı… ***** – “Marrya Hanım, ben Laris, Arda Temuçin’in annesi,” dedi akşam öğretmenin evindeki telefondan; genç bir kadının sert sesi geldi. – “Merhaba Laris! Bir şey mi oldu?” diye sordu Marrya Hanım merakla. – “Oldu tabii! O yaramaz oğlan, bütün doğum günümü mahvetti! Şimdi de ateşi çıktı, az önce ambulans gitti.” – “Dur bir dakika, nasıl ateşi çıktı? Okuldan sağlıklı ayrılmıştı, sana hediye getiriyordu…” – “Şu karalama lekeleri mi?” – “Ne lekesi, Laris! Sana öyle güzel çiçekler çizmiş ki! Ben de arayıp resim okuluna yazdırmanı isteyecektim…” – “Bilmiyorum ne tür çiçeklerdi ama kesinlikle böyle pireli bir yumak beklemiyordum!” – “Ne yumağı? Laris, ne diyorsun?” Yavaş yavaş siniri artan ve karmaşık açıklamalar yapan genç kadını dinlerken, Marrya Hanım’ın iyice suratı asıldı. – “Biliyor musun Laris, sana kısa bir süreliğine gelebilir miyim? Hem yakında oturuyorum, uzun sürmez…” Bir süre sonra eski öğrencisinin de – aynı zamanda şimdi öğrencisinin annesi olan bu genç kadının – onayını alıp, komodinden kalın bir albümü, solgun fotoğraf ve çocukluk resimleriyle dolu, yanına aldı ve kapıdan çıktı. Aydınlık mutfakta, Laris’in konuğu Marrya Hanım’a çay ikram ederken, ortalık biraz dağınıktı. Laris anlatmaya başladı: Okuldan geç geldiğini, montu ve çantasından çamur ve su aktığını, Gömleğinden kucağında sırılsıklam, fena kokan bir yavru köpek çıkardığını… Öğrencilerin attığı o çukurdan minik köpeği çıkarayım derken kardeşim suya girmiş. Kitapların mahvolduğunu, albümdeki lekeleri, bakınca içinin sızladığını… Ve ateşinin kısa sürede 39 dereceye fırladığını… Misafirlerin pastadan yiyemeden ayrıldığını… Ve acil doktorunun kendisini, dikkat edemediği için azarladığını… – “Yavruyu, Temuçin uyuyunca götürüp aynı çöplüğe geri bıraktım. Albüm hâlâ kaloriferde kuruyor. Çiçekmiş, renkmiş, hiçbir şey kalmamış ki!” diye öfkeyle homurdandı Laris. Temuçin’in annesi, her bir kelimede Marrya Hanım’ın daha da karardığını fark etmiyordu. Öğrencisinin kurtardığı yavru köpeğin başına ne geldiğini duyunca ise Marrya Hanım’ın suratı daha da karardı. Sertçe Laris’e baktı, nazikçe masadaki bozulmuş albümün üstünü sıvazladı ve sessizce konuşmaya başladı… Yeşil kıvrımları, çiçekleri, çocuğun çabasını, yaşının ötesindeki cesaretini… Oğlunun duyarlılığını, hayvanı çukura atan haylazları, adaletsizliğe dayanamayışını anlattı… Sonra ayağa kalktı, Laris’i pencerenin önüne götürdü: – “Bak işte, orası o çukur! Sadece köpek değil, Temuçin de orada boğulabilirdi. Ama o an, acaba yaptığı çiçeklere zarar gelmesin diye mi özen gösteriyordu? Sen unuttun mu Laris, doksanlı yıllarda burada okulun yanında, serserilerden can havliyle kaptığın kediyle bankta nasıl ağladığını, anneni beklediğimizi? O kediciği nasıl sevdik birlikte, annen geç geldi diye ne kadar alınmıştın… Neyse ki hemen pişman olmuştunuz!” “Bende unutur muyum sandın, Tişka’yı; ayrılmaya kıyamadığın kedini! Sokak köpeği Muhtar’ı, ortaokuldan üniversiteye kadar yanında gezdirdiğin, kırık kanatlı sığırcıkla ilgilenişini…” Marrya Hanım, sararmış albümden bir fotoğraf çıkardı. Beyaz önlüklü narin bir kızcağız, kocaman tüylü bir kediye sarılıp, gülerek yanında toplanan arkadaşlarına bakıyordu… – “Hatırlatırım! Merhametini, ne olursa olsun kalbinde çiçek gibi açan iyilik duygusunu…” Sonra eski albümden dökülen, solmuş boyalarla yapılmış çocukluk resmi… Bir elinde pofuduk kedi, diğer eliyle annesinin elini sımsıkı tutan küçük bir kız… – “Bana kalsa,” dedi Marrya Hanım daha kararlı bir sesle, “O yavru köpeği de Temuçin’i de sıkı sıkı öperdim! O albümdeki lekeleri de çerçeveletirdim! Çünkü bir annenin en güzel hediyesi; çocuğunu insan gibi yetiştirebilmesidir!” Laris’in yüzü her kelimede değişiyordu. Temuçin’in odasına telaşla bakıyor, albümü çaresizce tutuyordu… – “Marrya Hanım! Ne olur birkaç dakika Temuçin’e bakar mısınız? Sadece birkaç dakika! Hemen geliyorum!” Laris alelacele kabanını giyip çıktı, uzaklardaki çöplüğe koştu. Yolunu şaşırmadan, ıslak ayağını umursamadan aradı yavrucağı; kutuların altına, poşetlere daldı, durmadan eve baka baka… Affedecek mi acaba? ***** – “Temuçin, o çiçeklerin arasında kim burnunu sokmuş öyle? Galiba senin arkadaşın, bizim Diki mi?” – “Evet o, Marrya Hanım! Benziyor mu?” – “Hem de nasıl! Bembeyaz yıldızlı patisi bak hâlâ duruyor. Annenle o patileri yıkayışımız geldi aklıma!” – “Ben artık her gün yıkıyorum onun patilerini! Annem der ki, ‘Dost edindin mi, bakımını yapacaksın.’ Ona özel leğen bile aldı!” – “Annen çok iyi kadın, yine onun için mi hediye çiziyorsun?” – “Evet, çerçeve takacağım. Eskiden çerçevede lekeler duruyordu ama annem onlara bakıp gülümsüyor. Gerçekten bir anne lekeleri görünce gülümser mi Marrya Hanım?” – “Lekeler mi? Bence anneler kalpten gelen bir lekeye bile gülümser, Temuçin. Peki, resim okulunda nasıl gidiyor?” – “Harika! Yakında annemin portresini de çizeceğim! Çok sevinecek! Şimdi ise bakın, bu size. Annem çizdi, o da artık resim yapıyor!” Temuçin çantadan bir kâğıt çıkardı. Marrya Hanım açtı, çocuğun omzuna hafifçe dokundu. Bembeyaz kâğıtta; rengârenk ve mutlulukla parlayan Temuçin, elini siyah köpeciğin kafasına koymuş, köpek hayran bakıyor; yanlarında eski tarz okul formasıyla sarışın bir kız çocuğu kucağında kedi tutuyor… Solda ise masa başında, kitaplar arasında, gözlerinde sonsuz bir bilgelikle Marrya Hanım gülümsüyor. Ve o resmin en köşesinde, yeşil kıvrımlar ve renkli çiçekler içinde tek bir kelime gizliydi: “Hatırladım.”