CANLI YARALARLA…
O ailede herkes kendi kafasına göre yaşardı.
Baba Kemalin, eşi dışında sevdiği kadınları vardı; bazen birini bırakıp başkasına yönelirdi. Anne Fikriye de, kocasının sadakatsizliğinden şüphelenir ama kendi de masum sayılmazdı. Evli bir iş arkadaşıyla dışarıda zaman geçirmekten keyif alırdı. İki oğulları ise tamamen kendi hallerine bırakılmıştı.
Çocuklarla ciddi olarak kimse ilgilenmiyordu, dolayısıyla onlar sık sık başıboş dolaşırlardı. Fikriye, okulun çocuklar üzerindeki tüm sorumluluğu alması gerektiğine inanırdı.
Aile, sadece Pazar günleri öğle yemeği için mutfakta masanın etrafında bir araya gelir, hızlıca ve sessizce yemeğini yiyip hemen sonra herkes kendi köşesine dağılırdı.
Böylece, bu aile bozulmuş, günahkâr ama bir o kadar da tatlı dünyasında yaşamaya devam edecekti, ta ki bir gün telafisi mümkün olmayan bir şey olana dek.
…Küçük oğul Deniz on iki yaşındayken, babası Kemal onu ilk kez yanında garaja, yardım için götürdü. Deniz türlü türlü aletlere bakarken, Kemal, arabalarıyla uğraşan otomobil meraklısı arkadaşlarının yanına kısa bir süreliğine uğradı.
Bir anda Kemalin garajından simsiyah dumanlar ve ardından alevler yükseldi.
Kimse ne olduğunu anlamadı. (Sonradan ortaya çıkacaktı ki, Deniz açık olan lehim lambasını fark etmeden benzinin dolu olduğu bidonun üzerine düşürmüştü.) Herkes afallamış, ne yapacağını şaşırmıştı. Alevler ortalığı kasıp kavuruyordu. Üzerine bir kova su döktüler ve Kemal içeriye daldı. Herkes donup kalmıştı. Saniyeler sonra Kemal, alevler içinden hareketsiz oğlunu kucaklayarak çıktı. Denizin vücudunun tamamı yanmıştı. Sadece yüzünde bir iz yoktu; belli ki o an elleriyle yüzünü korumuştu. Üzerinde tek bir parça kıyafet kalmamıştı.
Çoktan birileri itfaiyeyi ve ambulansı aramıştı. Deniz hastaneye kaldırıldı. Yaşıyordu!
Hemen ameliyata alındı. Saatlerce süren bekleyişten sonra, doktor Denizin anne babasının karşısına geçip duru bir sesle konuştu:
Elimizden gelenin fazlasını yapıyoruz. Şu anda oğlunuz komada. Hayatta kalma ihtimali bir milyonda bir. Tıbbın sınırları burada bitiyor. Ama, eğer Deniz yaşama karşı inanılmaz bir irade gösterirse, belki bir mucize gerçekleşir. Sabırlı olun.
Kemal ve Fikriye düşünmeden, yakındaki bir camiye koştular. Bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Şaşkın ve perişan halde, etraflarındakini fark etmiyorlardı. Tek dertleri oğullarını kurtarmaktı!
Kemal ile Fikriye yağmurdan sırılsıklam olmuş şekilde, hayatlarında ilk defa caminin eşiğinden içeri adım attılar. İçeride huzur ve sükûnet hakimdi. İmamı gören çift, çekinerek ona yaklaştı.
Hocam, yavrumuz can çekişiyor! Ne yapmamız lazım, yardım edin! dedi Fikriye ağlayarak.
Evlatlarım, adım Mustafa. Darda kaldığınızda Allah aklınıza geliyor, öyle mi? Günah çok mu? diye sordu imam, lafı dolandırmadan.
Öyle büyük bir günah yok hocam, bir cana kıymadık, diye cevapladı Kemal ve imamın delici bakışları altında başını öne eğdi.
Peki sevgiyi neden öldürdünüz? Evliliğinizde olması gereken saf sevgiyi. Bir zamanlar birbirinizi çok severdiniz, ama şimdi aranıza koca bir kütük girse, kimseye değmez. Neyse, evlatlar… Oğlunuz için Yüce Allaha ve şefaat için Hızıra dua edin. Canı gönülden dua edin! Ama unutmayın, her şey Allahın takdiridir! Allaha isyan etmeyin! Bazen insana böyle ders verir Yüce Mevla; başka türlü anlamazsınız. Yoksa canınızı kaybedersiniz de farkına varmazsınız. Toparlanın! Her şey ancak sevgiyle düzelir.
Kemal ve Fikriye, gözyaşı ve yağmurla sırılsıklam olmuş, Mustafa hocanın önünde iki mahcup ördek gibi dikiliyor ve duydukları gerçekleri içlerine sindirmeye çalışıyorlardı. Onlara bakınca içiniz burkulurdu.
İmam, Hızırın olduğu panoya işaret etti.
Kemal ve Fikriye, panonun önünde diz çöküp, deli gibi dua ettiler, gözyaşı döktüler, adaklar adadılar…
Bütün yasak ilişkiler bir çırpıda geride bırakılmış, hafızadan silinmişti. Hayat, en ince ayrıntısına kadar gözden geçirildi…
Ertesi sabah hastaneden telefon geldi. Deniz komadan çıkmıştı.
Kemal ve Fikriye, oğullarının başucunda yerlerini almışlardı.
Deniz gözlerini açtı, anne babasını görünce hafiften gülümsemeye çalıştı. Ama acı ve yorgunluk, çocuk yüzüne yansımıştı.
Anne, baba, yalvarırım ayrılmayın, diye fısıldadı çocuk.
Oğlum, niye öyle düşünüyorsun? Biz hep beraberiz, dedi Fikriye ve oğlunun gevşemiş, yanık elini nazikçe tuttu. Deniz acıyla inledi. Fikriye hemen elini çekti.
Bunu gördüm anne! Bir de, çocuklarım olursa, adlarını sizden koyacağım, diye mırıldandı Deniz.
Anne ve baba birbirlerine baktı. Çocuklarının sayıklaması olduğunu düşündüler. Onu yatakta güçsüz halde görünce çocuk sahibi olmasını hayal etmek bile mümkün gelmiyordu, önce bir iyileşse, yeterdi…
… Ama o zamandan itibaren Deniz iyileşmeye başladı. Bütün imkânlar ve para oğullarının tedavisine harcandı. Kemal ve Fikriye yazlık evlerini sattılar.
Ne yazık ki o uğursuz gün garaj ve araba tam anlamıyla yanıp kül olmuştu. Onları da satıp Denizin daha da iyileşmesi için kullanmak mümkündü. Olsun, önemli olan oğullarının hayatta kalmasıydı! Büyükanneler dedeler ellerinden geldiğince destek oldu.
Aile, yaşadıkları büyük felaket etrafında kenetlenmişti.
…En uzun gecenin bile sabahı vardır.
Bir yıl geçti.
Deniz, bir rehabilitasyon merkezinde kalıyordu.
Artık yürüyebiliyor, kendi ihtiyaçlarını kendisi karşılayabiliyordu.
Orada, köyden gelen Elif adında bir kızla arkadaş oldu. Elif de Deniz gibi bir yangında yanmıştı. Ancak onun sadece yüzünde yanıklar kalmıştı.
Birçok ameliyat geçiren Elif, hem kendisinden hem de yüzündeki izlerden utanıyordu. Hiç aynaya bakmaz, bakmaya korkardı.
Deniz, Elife karşı derin bir şefkat hissetti. Bu kızdan bir ışık yayılıyordu. Henüz yaşı küçük olmasına rağmen ruhunu yaşından büyük gösteren bir olgunluğu ve korunmasız bir inceliği vardı. Ona sahip çıkmak istiyordu.
Procedürlerden kalan bütün vakitlerinde birlikte vakit geçirirlerdi. Konuşacak çok şeyleri vardı. O çocuklar tarifsiz acıları, umutsuzlukları tatmış, avuç avuç acı ilaç içmiş, iğnelerden ve beyaz önlüklerden korkmamayı öğrenmişlerdi. Aralarında paylaştıkları özel konular vardı, saatlerce konuşsalar doymazlardı.
Zaman böyle geçti…
Bir süre sonra, Deniz ve Elif mütevazı bir düğünle hayatlarını birleştirdiler.
Güzel bir kızları dünyaya geldi, adını Derya koydular, üç yıl sonra da oğulları Ege doğdu.
Aile nihayet huzurlu nefes alabildiğinde, Kemal ve Fikriye, ayrılmaya karar verdiler. Denizin geçirdiği o korkunç olay onları öyle yormuştu ki, birlikte olmaktan vazgeçtiler. Artık içlerindeki boşluk karşısında ikisi de tek başına kalmayı seçti.
Fikriye, ablasının yakınlardaki köydeki evine taşındı. Gitmeden önce camiye uğrayıp, Mustafa hocadan helallik almak istedi. Son yıllarda Fikriye sık sık hocayı ziyaret edip oğlunun kurtuluşu için sürekli teşekkür ediyordu. Mustafa hoca şöyle derdi:
Allaha şükret, Fikriye!
Ayrılığı tasvip etmese de,
Dayanamazsan, git biraz nefes al. Bazen yalnızlık insanın ruhuna iyi gelir. Ama yine de dön. Karı koca bir bütündür, diyerek nasihat etti.
Kemal ise boş evde kaldı. Oğulları artık kendi aileleriyle ayrı yaşıyordu.
Eski eşler, torunlarını bile farklı zamanlarda ziyaret ederek birbirlerine denk gelmemeye özen gösteriyorlardı.
Kısacası, herkes artık kendi halince huzura kavuştu…




