Yıllarca, büyük İstanbul Şehir Kütüphanesinin rafları arasında sessiz bir gölge oldum.
Adeta görünmezdim, kimse beni fark etmezdi ve buna alışmıştım, ya da öyle sandım. Benim adım Bahar, orada temizlikçi olarak çalışmaya başladığımda 32 yaşındaydım. Eşim ansızın hayatını kaybetmişti, beni sekiz yaşındaki kızımız Elif’le baş başa bırakmıştı. Yas, boğazımda bir yumru olarak duruyordu ama ağlamaya bile vakit yoktu; karnımızı bir şekilde doyurmamız, kirayı ödeyebilmemiz gerekiyordu.
Bak, o benim annem
Bir milyonerin dünyasını yerle bir eden on yıllık bir sır Cem Aksoyun her şeyi vardı: zenginlik, saygınlık ve Boğaz manzaralı hayal gibi bir yalı. Türkiyenin en büyük siber güvenlik şirketlerinden birinin kurucusu olan Cem, yirmi yıl boyunca kendi imparatorluğunu kurmuş; adı hem güven hem korku uyandırmaya başlamıştı. Fakat akşamları o sessiz yalıya girdiğinde, her köşe eksikliğiyle çınlardı. En pahalı şaraplar, en nadide tablolardan hiçbiri, karısı Zeynepin bıraktığı boşluğu dolduramıyordu.
Evliliklerinden altı ay sonra, Zeynep ortadan kaybolmuştu; ne bir not, ne de ardında bir iz bırakmıştı. Sadece bir sandalyenin arkasına asılı elbisesi ve bir de yanında götürdüğü, incili kolyesi yoktu artık. Polisler kaçtığından, başına bir iş geldiğinden şüphe etti; dosya zamanla rafa kalktı.
Cem bir daha hiç evlenmedi.
Her sabah işine giderken hep aynı yolu kullanırdı. Eski bir pastanenin vitrininde asılı, yıllar yıllar öncesine ait bir düğün fotoğrafı vardı; sağ üst köşede asılı olan on yıl önceki o günün fotoğrafı Pastane sahibinin kız kardeşi, amatör bir fotoğrafçı, çekmişti onu Cemin hayatının en mutlu günü. Şimdi ise bambaşka bir hayata aitti sanki.
Bir perşembe, ince ince yağmur çiselerken, her şey bir anda değişti. Trafik tam pastanenin önünde durakladı. Cem, arabanın camından dalgınca etrafa bakarken gördü onu:
On yaşlarında, incecik, çıplak ayaklı bir oğlan çocuğu, saçları karışık, üstünde bol bir gömlek. Çocuk düğün fotoğrafına gözünü dikmişti. Sonra çok sakin ama net bir sesle pastanenin önünü süpüren adama fısıldadı:
O benim annem.
Cemin kalbi yerinden fırlayacak gibi oldu. Camı indirdi, çocuğu dikkatle süzdü.
Çıkık elmacık kemikleri, yumuşak bakışlar, yemyeşil ela gözler Tıpkı Zeynepin gözleri.
Hey çocuk! diye seslendi hırıltılı bir sesle Az önce ne dedin?
Çocuk dönüp korkmadan baktı:
O benim annem. Her gece bana ninni söylerdi. Sonra bir gün gitti, bir daha dönmedi.
Cem arabadan atladı, yağmura, şöförünün bağırmalarına aldırmadan yanına koştu.
Adın ne senin?
Can dedi çocuk, hafifçe titreyerek.
Nerede kalıyorsun?
Başını eğdi:
Bazen köprünün altında, bazen tren yolunun yakınında.
Cemin yutkunduğunu hissettim telefonda anlatırken.
Annenle ilgili başka ne hatırlıyorsun?
Gülleri çok severdi Bir de beyaz bir taşlı kolyesi vardı, inci gibiydi
Cemin dizlerinin bağı çözüldü; Zeynepin annesinin ona hediye ettiği o kolyeyi asla çıkarmadığını hatırladı.
Can babanı tanıyor musun sen?
Çocuk başını salladı:
Hayır. Sadece annem vardı. Sonra o da gitti.
Pastanenin sahibi dışarı çıktı; Cem hemen ona döndü:
Bu çocuk sık gelir mi?
Evet, dediye omuz silkti. Hep o fotoğrafı seyreder, hiç bir şey istemez. Sadece bakar
Cem bir anda tüm toplantılarını iptal etti. Canı yakındaki bir dönerciye götürdü ve koca bir kahvaltı söyledi. Çocuk elleriyle yemeğini yerken, Cem onu hayatı ona bağlıymış gibi izliyordu.
Bir pelüş ayısı varmış, adı Mertmis.
Bir zamanlar yeşil duvarlı bir evde yaşarlarmış.
Ninniler, Cemin on senedir unuttuğu bir seste canlanıyormuş.
Cem neredeyse nefes alamıyordu; bu çocuk gerçekti, anısı gerçekti.
DNA testi bunu belgeleyebilirdi ama asıl kalbinin derinlerinde hissettiği gerçekti:
Can onun oğluydu.
Ama akşam olunca, Cem pencere önünde yağan yağmura bakarken kafasında dönüp duran sorular peşini bırakmadı:
Bu çocuk benimse Peki Zeynep on yıl boyunca neredeydi?
Neden geri dönmedi?
Onu ve oğlunu kim, ya da ne, bunca yıl kayıplara karıştırdı?
Devamı gelecek
Bir sonraki bölümde:
Mert adındaki oyuncak ayının cebinden çıkan bir mektup, Nevşehirde bir adresi ve Cemin asla beklemediği bir ismi ortaya çıkarıyor
Baş kütüphaneci, Bay Aras, ciddi yüzlü, ölçülü konuşan bir adamdı. Baştan aşağı süzüp, mesafeli bir tonla dedi ki:
Yarın işe başlayabilirsiniz ama çocuk gürültü yapmasın, görüldüğü anlaşılmasın.
Başka seçeneğim yoktu, sessizce tamam dedim.
Kütüphanenin unutulmuş bir köşesi vardı; eski arşivlerin arasında minicik bir oda, tozlu bir yatak, yanmış bir ampul Orada, Elifle birlikte kalıyorduk. Gece herkes uykuya çekilince ben o bitmeyen rafların tozunu alır, uzun masaları siler, çöp dolu kutuları boşaltırdım. Kimseyle göz göze gelmezdim; ben sadece temizlikçi kadındım.
Ama Elif O sanki her şeyi görüyordu. Her yeni günü bir macera gibi izler, hep kulağıma fısıldardı:
Anne, ben günün birinde öyle hikayeler yazacağım ki, herkes onları okumak isteyecek.
Gülümsedim, içim acısa da onun hayatının sadece o sönük köşelerle sınırlı olduğunu bilerek. Ona okumayı, atılmış çocuk kitaplarıyla öğrettim. Her gününü, yerde eski bir kitabı sarılarak başka dünyalara dalmakla geçirirdi, loş ışık omuzlarına düşerken.
On iki yaşına bastığında, Bay Arastan büyük bir şey istedim:
Ne olur, kızım ana okuma salonunu kullansın. Kitaplara aşık. Daha fazla çalışırım, biriktiğim parayı da veririm.
Cevabı kuru bir gülüştü:
Ana salon, okurlar için. Personele ve çocuklarına değil.
Aynı düzen devam etti. O, arşivlerde, hiç şikayet etmeden okumaya devam etti.
On altı yaşına geldiğinde, Elifin öyküleri ve şiirleri yerel yarışmalarda ödüller kazanmaya başladı. Bir üniversite hocası ona yeteneğini fark etti, bana dönüp:
Bu çocukta büyük bir ışık var. Kimbilir, belki herkesin sesi olur.
Sonunda burs bulmasına yardımcı oldu ve Elif, İngilterede yazarlık programına kabul aldı.
Haber verdiğimde Bay Arasın yüzü değişti:
Dur ya Şu arşivden çıkmayan kız, senin kızın mıydı?
Başımı salladım:
Evet, arşivin gölgesinde büyüyen o kız benim kızım.
Elif gitti, ben ise yine toz silmeye devam ettim. Görünmezdim hâlâ Ta ki bir gün, kader bizi yeniden döndürene dek.
Kütüphane krize girdi, belediye bütçeyi kesti; eski kalabalık gitti, kapatılacak söylentileri dolaştı. Artık kimsenin umurunda değil, diyorlardı.
Sonra İngiltereden bir mesaj geldi:
Ben Dr. Elif Yalın. Yazar ve akademisyenim. Yardım edebilirim. Ve belediye kütüphanesini çok iyi tanırım.
Kimse tanıyamadı onu, o kadar sağlam ve kendinden emin bir şekilde salona girdi ki Bay Arasın karşısında durdu:
Bir zamanlar bana, bu salon çalışan çocuklarına göre değil demiştiniz. Şimdi, bu kütüphanenin kaderi, o çocukların ellerinde.
Adam gözyaşlarını tutamadı.
Affet bilmiyordum.
Ama ben biliyordum, dedi Elif nazikçe. Ve affediyorum, çünkü annem beni sessizce öğretti, doğru kelimeler dünyayı değiştirir; kimse duymasa bile.
Kısa sürede, Elif kütüphaneye sihir gibi dokundu; yeni kitaplar aldı, gençler için yazı atölyeleri düzenledi, kültürel etkinlikler başlattı. Karşılık olarak bir kuruş bile almadı. Sadece çalışma masama bir not bıraktı:
Bir zamanlar bu kütüphane bana gölge gibi bakmıştı. Şimdi başım dik yürüyorum, sadece kendim için değil; çocukları kendi hikayesini yazabilsin diye ter döken tüm anneler için
Elif, sonunda bana, içinde küçük bir kitaplık olan aydınlık bir ev yaptı; birlikte yurtiçinde gezilere çıktık, Egenin sahillerini gördük, eski kitaplarda hayalini kurduğumuz rüzgarı tenimizde hissettik.
Şimdi ben ana salonda oturuyorum, çocuklar Elifin yaptırdığı geniş pencerelerin altındaki masalarda yüksek sesle kitap okurken onları izliyorum. Haberlerde ya da bir kapakta Dr. Elif Yalın ismini duyduğumda içim umutla doluyor. Çünkü bir zamanlar sadece temizlik yapan kadındım
Şimdi ise, şehrine hikâyeleri yeniden kazandıran bir kadının annesiyim.




