Kocamla birlikte İstanbuldan kalkıp, onun ailesinin yaşadığı Anadolunun güzel bir köyüne misafirliğe geldik. Evlerinin önünde bizi annesi, ellerini beline koymuş, gür sesiyle karşıladı:
Oğlum Murat! Hiç haber vermedin Hem bakıyorum da yalnız değilsin!
Murat beni sımsıkı kucakladı, gururla annesine döndü:
Tanış anne, eşim Elif.
Kalınca, neredeyse bir duvar gibi duran al al yanaklı kayınvalidem yaklaşırken gözlerim açıldı. Üzerinde mis kokulu mavi-beyaz bir önlük, elleri hamur gibi sıcaktı. Bir an bana sarıldı, köy adetiyle üç kez öptü.
Göğüslerinden gelen o taze ekmek ve sarımsak kokusu burnumu doldurdu. O kadar sıkı sarıldı ki bir an korktum, başım yuvarlak kucağında kayboldu sandım! Sonra beni şöyle baştan ayağa süzdü, bakışlarını kaçırmadan sordu:
Oğlum, bu kızcağızı nereden buldun böyle?
Murat hafifçe güldü:
Nereden olacak, şehirden! Kütüphanede tanıştık… Babam evde mi?
Yan komşudalar, soba işiyle uğraşıyor Hadi gelin içeri, ayakkabılarınızı da çıkarın, bu sabah silmiştim dağ gibi yerleri.
Havlayan köy çocukları, bizi kapının önünde merakla karşıdan izledi. Kayınvalidem hemen seslendi:
Emine, koş Gülsüm Ablana haber ver, söyle “Oğlu eşiyle gelmiş!”
Küçük kız hemen fırladı, toprak sokağın sonunda gözden kayboldu.
Evin geniş girişinde Murat üzerimdeki indirim mağazasından alınmış ince kabanı çıkarıp askıya astı. Ellerimi sobanın yanına götürüp, yanağını değdirdi:
Misafirim, evimizin sıcaklığına hoş geldin
Bir anda tencereler tıngırdadı, cam bardaklar, metal kaşıklar masa üzerinde şakırdadı. Kayınvalidem sofrayı bir çırpıda donattı.
Evde gözüm her köşeyi kolaçan etti: Bir köşede eski dantelden yapılmış perde, başka bir yerde yün örgü halı, pencerenin dibinde tespih tanelerini andıran bir ceviz sandık Soba kenarında, yere kıvrılmış koca bir sarman kedi uyukluyordu.
Muratın sesi arkamdan geldi:
Geçen hafta nikahımızı kıydık, anne.
Masada envai çeşit yemek birikiverdi: Ortada büyük bir tabakta etli güveç, yanında turşular, fırından taze çıkmış köy ekmeği, cevizli börek, yoğurt, ayran Karnım öyle guruldadı ki utandım!
Anne, yeter artık! Bir hafta yetecek yemek var burada, diye homurdandı Murat, ekmeğin ucunu koparırken.
Kayınvalidem soğuk şişe ayranı masaya bırakıp, memnun şekilde ellerini önlüğüne sildi:
Tamam işte, her şey hazır! Şimdi nasılsınız bakalım?
Kayınvalideyle ilk tanışmam böyle oldu. Anne ve oğul birbirlerine benziyorlardı: İkisi de kara kaşlı, pespembe yanaklı Fakat Muratım sessiz, uyumlu; annesi ise yaz fırtınası gibi gür, beklenmedik
Dış kapı birden çarpıldı. İçeri kısa boylu, elleri kömür karası, üzerindeki eski kazağın kokusundan sanki helezon gibi duman yükseliyordu.
Oo bakalım, neler oluyor burada!
Oğluna sarıldı, gözlerinin içi gülüyordu.
Hoş geldin baba!
Evladım, önce ellerini yıka da öyle sarıl!
Kayınpederim elimi sıktı:
Merhaba kızım!
Onun gözleri mavi, kurnaz bakışlı, kızıl-sarı karışık saçlı ve incecik bir sakalı vardı.
Hanım, bana da bir tabak çorba ver! diye seslenip lavaboya koştu.
Bardaklarımızı kaldırdık:
Hepimize, afiyet şifa olsun!
Biraz sonra cesaret bulup sordum:
Amca, neden tüm ailede erkeklerin adı “Murat”?
Çok kolay Elif! Dedem de, babam da, ben de fırıncıyız nesilden nesile… Yalnız Muratımız, başıyla oğlunu gösterdi, torna ustası olacağım dedi.
Usta her meslekte lazım baba!
Kızım, ocak yapmak da bir sanat işidir, dedi, işaret parmağını kaldırıp. Güzel olacak, bacası çekmeli, ekmeği lezzetli pişirmeli. Şimdi bana bakma, ben cılız bir adamım, biz kızıllar güneşten güç alırız!
Bizim Murat Usta her işin elinden gelir! dedi kayınvalidem.
Baba, hadi bir hikaye anlat; biz hep birlikte dinleyelim.
Kayınpederim küçük sakalını okşadı, gülümsedi.
Peki, o zaman iyi dinleyin! İlk hikayem şöyle
Yaz ortasında, büyükler-küçükler hep birlikte biçer döverle tarladaydık. Bizim Sarıkız vardı, hatırlıyor musun hanım? Süsüne düşkün, dağa gelse süt veren bir inek Daha güneş çıkmadan tarlayı biçmeye başlamıştık: şırak şırak O gün hava öyle sıcak, sinekler öyle acımasızdı ki! Ormanın kenarında o yıl domuzlar öyle çoğalmıştı ki anlatamam.
Neyse, saat öğleni bulmuş, kavrulmuştuk. Herkes bitkin İnsanları gülüp, şakalaşarak canlandırayım dedim. Bir an bütün gücümle Domuzlar geliyor, kaçın! diye bağırdım. Kendimi ağaca attım. Herkes orda burda tırmandı.
Hahaha! Sonra ne oldu?
Millet kollarına kırbaç atmasınlar mı bana! Ama ilginçtir, ondan sonra herkes daha hızlı çalıştı.
Kayınvalidem hafifçe kocasının ensesini okşadı:
Koca serseri seni!
Baba, gerçek domuz hikayeni anlat
Tabii. O da şöyle oldu…
O zamanlar gençtik, henüz Murat yoktu ortada. Avcılık yapardım Bir gün kar yağınca dedim ki “Bugün ava gidiyorum” Gittim, ama orman boş. Akşam olmak üzere Tam dönecekken, domuzlara rastladım. Av tüfeğini çektim, ateş ettim Kaçırdım; o sırada koca bir domuz üzerime atıldı! Koşa koşa ağaca tırmandım. O an bacaklarım titredi, yüreğim ağzımda
Az kalsın orda kalıyordun, diye araya girdi kayınvalidem.
Bir sus hele! Hepsi pustu ağacın dibine, sabaha kadar orda oturdum. Donmasam mucizeydi. Sonra kayınvalideniz sabaha karşı adamları topladı, beni ağaçtan inik gibi çekip getirdi.
Benim aslan kadın! dedi kayınpeder, gözleri parlayarak.
Hadi, Elif, bir çay koyalım mı? Kantaronlu, ballı!
Olur, çok iyi olur.
Kayınvalidem ince belli bardaklara kocaman bir çay koydu, ev yapımı baldan getirdi. Sonra birden kayınpederin başına gelen başka bir hikaye anlat dedi.
Kayınpederim çayın yudumunu kaçıracak gibi güldü:
Bir gün kayınvalidenin kız kardeşi haber gönderdi, misafirliğe geliyor. Geldi, sofrada dizlerinden şikayet ediyor. “Yürüyemiyorum, ağrıyor,” diyor. Dedim ki, “Arı ile tedavi gördün mü?”
Nerede arıyı bulacağım? dedi.
Hadi gel, kovanların yanına! Bir güzel iğnelettim bacaklarını
İlk başta teşekkür etti, yarım saat geçmeden başladı öyle bir bağırmaya ki! Meğerse bal arısına alerjisi varmış, dizleri şişmiş, yataktan kalkamadı!
Ah, seninki tam Karadeniz usulü tedavi!
Nereden bileyim Elif! Ya sen, bal sever misin, allerjin var mı?
Yok, amca!
Şükür, Allah eksikliğini vermesin
Çaylarımızı yudumlarken gece koyulaştı. Yorgunluktan gözlerim ağırlaştı.
Perdeler çekildi, kayınvalidem sordu:
Murat, nasıl yatacağız?
Anne, olur mu? Sobalı odada, fırının üstünde uyuyalım mı Elif?
Harika fikir!
Burada, babamızın yaptığı gibi, herkes fırının yanında yatar, sıcak olur.
Kayınpeder gururla gülümsedi.
Ve gerçekten, köyde soba/fırın yalnızca ısıtmaz, tüm aileyi etrafına toplar, sofra kurar.
Kocam beni hafifçe kaldırıp, dikkatlice fırının üstüne yerleştirdi. Eski taş duvarın kokusu, taze ekmek, kurutulmuş ot ve koyun yünü karışımı bir koku sardı etrafımı.
Murat hemen uyudu, ben bir türlü gözümü kapayamadım. Sağ yanımda bir ses var:
Tıs tıs pof pof
Bu herhalde evin perisi falan! Ben öyle okumuştum
Sonra aklıma çocukluğumdan bir tekerleme geldi:
Evin perisi, biz sana karışmayız, sen de bize karışma!
Sabah olunca gerçeği öğrendim: Soba kenarında kayınvalidem mayalı ekmek hamurunu bırakmış, üstü örtülü hamur kabarıp pofur pofur sesler çıkarıyormuş!
Daha çok gideriz biz Muratın ana-babasının misafirperver evine Hem kayınpederimden yeni hikayeler dinlemeye, hem ocağın sıcağında ısıtmaya, hem de sıcacık köy ekmeği yemeye
Ama onlar belki başka bir güne kaldıGülerek kalktım yataktan; güneş, pencerenin buzlu camından nazlıca süzülüyordu. İlk gördüğüm kayınvalidemin kollarında kabaran hamur, sonra mutlu bir telaşla sofraya serilen tazecik ekmekler oldu. Murat gözlerini ovuşturdu, kucağında sarman kediyle yanıma geldi.
Köyün sabahı bambaşka kokuyordu: Ekmek, çay, ceviz, ot ve kahkaha.
Kayınpeder, avlusunda kümesin önünde durmuş, elinde ufak bir kepçeyle tavuklara sesleniyordu. Küçük Emine sokağın başından, kucağında sepetle koşarak yeni süt getiriyordu. Kapıda köylüler uğramış, Gelin hoş gelmiş! diye gülüşüyordu.
O sofrada içilen ballı çayın, paylaşılan hikâyelerin, birbirinden kabarık kahkahaların sıcaklığı, bana ilk kez bir evin, kök salmanın, biz olmanın ne olduğunu gösterdi.
İstanbuldan gelirken içimde taşıdığım küçük kaygıların, yabancı olma duygusunun yerini, kayınvalidemin sıcacık elleri, kayınpederin gözlerindeki huzur, Muratın gülümsemesi aldı.
Ve o an anladım: Bazen bir köy evinde, soba başında, mayalanan hamurla birlikte kalbiniz de kabarır. O bahçede, ekmekle, anlatılan eski hikâyelerle, insan kendine yepyeni bir aile mayalar. O sabah, hayatımın en lezzetli ekmeğini yedim ve ilk kez gerçekten evimde hissettim.




