Her Aşkın Kendi Şekli Vardır Ankara’nın bir kenar mahallesinde, henüz dokuz yaşındaki Ayşe ince kazağıyla sokağa adımını atınca, sert rüzgar iliklerine işler. Ceketini almadan, yalnızca etrafına bakınarak, gözlerinde yaşlarla mahalle kapısından çıkar. Tam o sırada Mahmut abi — köşe başındaki komşularının oğlu, koca kafalı, arkası dik saçlarıyla çıkar karşısına. “Ne oldu Ayşecik, niye ağlıyorsun?” Mahmut elini cebine atar, üç akide şekeri uzatır: “Al, ama kimseye çaktırma, yoksa hepsi damlar buraya, hadi eve git.” Ayşe teşekkür eder, “Aç değilim ki…” diye mırıldanır ama Mahmut anlamıştır, başını sallar ve uzaklaşır. Mahallede herkes bilir: Ayşe’nin babası İsmail’in alkolle başı dertte. Mahallenin tek bakkalından, hesap açtırarak içki alır. Bakkal Fatma teyze kızsa da yine de verir, “Daha ne kadar borç biriktireceksin, işten atmazlar mı seni?” diye ardı sıra söylenir. Ancak İsmail duymazdan gelir, parasını hep içkiye harcar. Ayşe ilkokuldan eve dönmüştür. Evin buzdolabı boştur, yiyecek kırıntısı yoktur. Kimseye aç olduğunu söylemeye korkar, yoksa onu babasından ayırıp yuvaya yollarlar, orada mutsuz olacağını duymuştur. Ayrıca babası yapayalnız kalır, iletişimi kopar. “Böylesi daha iyi,” der kendi kendine. Bir Eylül akşamı soğuk rüzgarda okuldan erken gelmiştir. Havası serttir, ayakkabıları su alır, eski montu tam koruyamaz. İsmail evde kanepeye uzanmış, ayakkabıları üstünde, burnundan solumaktadır; mutfak masasında ve altında boş şişeler sıralıdır. Ayşe önce Mahmut’un şekerlerini yer, ardından ödevlerini çözmeye çalışır ama aklı dışarıdaki rüzgarda, hışırdayan sarı yapraklardadır. Eski sebze bahçesini pencereden izler, orası da annesiz solmuş, elmanın, çileğin, ahududunun yerinde yeller esmektedir. Oysa annesi hayattayken her fidanı korur, bahçeyi cennet gibi yapardı. Anneleri vefat edeli evde huzur kalmadı, babası da gün geçtikçe daha da içine kapandı. Artık eve içkili adamlar doluşur, yüksek sesle kahkahalar atarlar. Ayşe, odasının köşesinde eski peluş tavşanı Tonton’la annesini hatırlayarak yalnız kalır. Annesinin mutfakta kalpli poğaçalar yaptığı günü hatırlar: “Her aşkın kendi şekli vardır, bak poğaçalar bile kalp olur,” derdi annesi. Sıcacıktı mutfak, arap sabunu ve elma reçeli kokardı. Bir pazar günü Ayşe yalnızca bahçeden değil, köyün dışındaki emektar dedesi Hasan’ın meyve bahçesinden de dökülmüş meyveleri toplamaya gider. Yolun sonunda dedesinin uzaktan akrabası, Nurten Hanım taşınmış, o gün tanışırlar. Kısa bir sohbetin ardından Nurten Hanım, Ayşe’yi evine davet eder ve “Çok açsın, bak tavuk suyuna çorbam var,” diyerek sofraya oturtur. Sepetindeki kalpli poğaçaları ortaya koyunca Ayşe’nin gözleri dolar: “Annem de böyle yapardı…” Ayşe’nin hikayesi, Nurten Hanım’ın da desteğiyle değişir. Baba İsmail, Nurten’in şefkatiyle eski alışkanlıklarını bırakır. Zaman hızla akar; nice bayramlar, karne günleri geçer, Ayşe yeni paltosuyla yeni okula başlar. Çocukluk arkadaşı Melis sorar: “Annen galiba yeniden evlendi, artık çok mutlusun!” Ayşe gururla başını sallar: “Evet, şimdi yanımda Nurten anne var!” Yıllar sonra Ayşe üniversite öğrencisi olur. Tatil dönüşü evin kapısında bağırır: “Annecim, geldim!” ve karşısında yine Nurten Hanım, “Hoşgeldin kızım!” diye sarılır. O akşam babası da işten mutlu döner, birlikte otururlar. Ne olursa olsun, her aşkın kendi şekli vardır. Ve bu evde, şekli kalpli poğaçalarla anlatılır…

Her Aşkın Kendi Biçimi Vardır

Asuman geceyle uyanıkken, rüzgarın yüzünü okşadığı sonbahar sabahında ince hırkasıyla sokağa çıktı. Kapıdan çıkarken mont giymemişti; soğuk hemen içine işledi. Bahçenin kapısında dikildi, gözleri istemsiz yaşlarla buluştu; ama farkında değildi, sanki ağlamak rüzgarın getirdiği bir buluttu.

“Asuman, ağlıyor musun?” diye bir ses duydu arkasından, ürperdi. Mahalledeki çocuklardan biri, biraz büyükçe, kafasının arkasında daima dağınık saçlarıyla Alper.

“Hayır ağlamıyorum, sadece böyle…” derken yalan söyledi Asuman.

Alper ona baktı, sonra cebinden çıkardığı üç tane akide şekerini uzattı.

“Al bunu, kimseye söyleme. Yoksa gelip kapışırlar. Hadi, eve git.” Katı bir sesle söyledi. Asuman ona itaat etti.

“Teşekkür ederim…” diye fısıldadı Asuman. “Ama aç değilim… sadece…”

Alper neyin ne olduğunu anlamıştı zaten. Başını salladı, koşar adım uzaklaştı. Herkes biliyordu Asumanın babası Yusuf’un içtiğini, köyün tek bakkalına her gün uğrayıp, maaştan say dedikçe Valide nine söylenir ama verirdi yine de borca.

“Senin hâlâ çalışmanda nasıl göz yumuyorlar, hiç anlamam. Verdikçe veriyorsun, Yusuf…” derdi ardından. Ama Yusuf hemen uzaklaşır, aldığı parayı rakıya, şaraba harcardı.

Asuman eve girdiğinde henüz okuldan yeni dönmüştü, dokuz yaşındaydı. Evde doğru düzgün yemek olmazdı hiç. Aç olsa bile kimseye söylemek istemezdi, yoksa onu babasından alıp yurda verirlerdi orası kötüymüş, öyle duymuştu. Hem, babası yalnız kalırsa perişan olurdu. Yok, böyle daha iyiydi. Buzdolabı yine boştu, olsun.

O gün okuldan erken dönmüştü; öğretmenleri hastalanmış, iki ders iptal olmuştu. Eylül’ün sonlarıydı. Açıkta deli fırtına, ağaçlardan sarı yaprakları fırlatıp uzaklara sürüklüyordu. Hava buz gibiydi. Eski bir mont ile eski botları vardı Asumanın. Yağmur yağsa ayakkabıları geç su toplardı.

Babasını salonda buldu: Üzerinde kıyafetleri ve çamurlu ayakkabılarıyla kanepede sızmış, masada iki boş rakı şişesi ve yerde sigara izmaritleri. Mutfak dolabını açtı, bomboştu; ekmek kırıntısı bile yoktu.

Alperin verdiği şekerleri aceleyle kemirdi Asuman. Sonra ödevlerini yapmak için tabureye oturdu, dizlerini karnına çekip matematik defterine bakmaya başladı. Ama saymak istemiyordu o sabah. Camdan dışarı bakıyordu; rüzgar çılgınca bahçede geziniyor, sarı yaprakları oradan oraya kovalıyordu.

Pencereden görünen bahçe bir zamanlar yemyeşildi, şimdi kurumuştu. Ahududu çalıları sararmış, çilekler yok olmuş, sebze yataklarını sadece otlar kaplamıştı. Yaşlı elma ağacı bile kupkuruydu. Oysa annesi, Fatma abla, her fideyi titizlikle korur, dalından kopardığı elmalarla Asumana tatlı yapardı. Ama bu Ağustosta babası tüm elmaları erkenden topladı, pazara satmaya götürdü, mırıldanarak: “Paraya ihtiyacımız var…”

Yusuf aslen böyle biri değildi. Neşeliydi, şakacıydı; annesiyle birlikte çam ormanında mantar toplarlar, evde birlikte televizyon izlerler ve sabahları elmalı reçelle yapılan kete veya anne böreğiyle çay içerlerdi. Birlikte harçlıklarıyla sinemaya gitmeleri vardı. Fakat bir gün annesi hastalandı, kalp yetmezliğine yakalandı. Hastaneye gittikten sonra bir daha dönmedi.

“Annemizin kalbinde sorun var,” demişti babası; sonra gözyaşlarını tutamayarak ağladı. Asuman da ona sokuldu, sarıldı; “Artık annen seni yukarıdan takip edecek,” dedi Yusuf boğuk bir sesle.

O günden sonra Yusuf anne fotoğrafının önünde uzun uzun oturdu. Ardından arkadaşları gelmeye, evde acı şarap kokusu sinmeye başladı. Asuman küçük odasında suskun olur, bazen dışarı çıkarak evin köşesindeki bankta otururdu.

İç çekerek tekrar matematiğe döndü, kolayca bitirdi ödevini. Defterleri çantasına koydu, yatağına uzandı. Her zaman yanında annesinin çocukluğunda aldığı pelüş tavşan vardı: Duman. Beyazken zamanla griye dönmüş, ama hâlâ en sevdiği oyuncağıydı. Sıkıca sarıldı Dumana:

“Duman,” diye fısıldadı, “sen de annemizi hatırlıyor musun?”

Duman sessizdi; Asuman ise onun da hatırladığına emindi. Gözlerini kapayınca anılar belirdi silik, bulanık ama parıltılı. Mutfakta annesi, ak saçları topuz yapılmış, hamur yoğuruyordu. Sık sık bir şeyler pişirirdi.

“Kızım, gel sihirli çörekler yapalım,” derdi Fatma.

“Anne, nasıl yani? Sihirli çörek mi olurmuş hiç?” Asuman hayretle sorardı.

“Olmaz mı, bal kızım,” gülerek, “kalp şeklinde çörekler yaparız, yerken dilek tutarsan mutlaka gerçekleşir.”

Asuman kalp şeklinde çörekler için annesine yardım ederdi. Yamuk yumuk olurlardı ama annesi hep gülerek “Her aşkın kendi biçimi vardır,” diye severdi.

Fırından çıkar çıkmaz sıcak çöreklerin üzerine konan koku tüm evi doldurur, üçü birden babasının işten dönmesini bekler, sonra hep birlikte çay ve sihirli çöreklerle akşamı geçirirlerdi.

Asuman avuçlarındaki yaşlarla gülümsedi. O günler geçti; şimdi köşe başında tıkırdayan saatler, göğsünde boşluk ve annesizliğin burukluğu vardı.

“Anneciğim,” dedi hafifçe, Dumana sarılarak, “sana çok hasretim.”

Cumartesi günü okul yoktu; Asuman öğleye doğru yürüyüşe çıktı. Babası yine kanepede sızmıştı. Üzerine kalın bir kazak giyip çıktı, köyün dışındaki ormana yöneldi. Ormanın bitiminde, eski bir ev vardı burada yıllar önce Dede Hikmet yaşardı. İki yıl önce vefat etti, elma ve armut ağaçlarıyla dolu bir bahçesi kaldı ardında.

Asuman sık sık o bahçeye giderdi, tellerin arasından içeri süzülüp yere düşen elma ve armutları toplardı. Kendi kendine, “Çalmıyorum; kimse almıyor, ziyan olmasın,” derdi.

Dede Hikmeti sadece yaşlı ve bastonlu olarak anımsıyordu. Çocuklara elma, armut ve bazen de şeker ikram ederdi. O gidince bahçe yalnız ama yine verimli kaldı.

Bahçeye yaklaşınca tellerden geçip ilk ağacın altına gitti. İki elma buldu, montuna sildi, birini ısırmaya hazırlanırken beklenmedik bir ses: “Hey, kimsin sen?” Asuman irkildi, elmalar elinden düştü. Evin kapısında uzun paltolu bir kadın duruyordu.

“Sen kimsin?” diye yine sordu kadın.

“Asuman… ben… çalmıyorum… sadece yere düşenleri topluyordum… kimse yok sanmıştım…” dedi titreyerek.

“Ben de Dede Hikmetin torunuyum. Dün geldim, artık burada yaşayacağım. Ne zamandır alıyorsun elmaları?”

“Asuman,” sesi titredi, gözleri doldu. “Annem öldüğünden beri…”

Kadın ona sarıldı.

“Üzülme, gel bir çay içelim. Benim adım da Asuman, bak aynı senin gibi. Büyüyünce herkes sana Hanımefendi Asuman diyecek.”

Kadın hemen anladı Asumanın hem aç hem yalnız olduğunu. İçeri buyur etti.

“Ayakkabılarını çıkar, ortalığı dün temizledim ama bavullar açılmadı. Şimdi sana çorba koyarım, sabah yaptım. Demek komşuyuz artık.” Asumanın buruşuk paltosuna ve dar kollu kazağına bakarken gözleri doldu.

“Çorba etli mi?” diye sordu utangaçca Asuman.

“Olmaz mı, tavuklu tabii,” diye gülümsedi kadın. “Otur, doyasıya iç.”

Asumanın karnı gurulduyordu, sabah sabah ağzına bir lokma koymamıştı. Kareli örtünün üstünde sıcacık ve güvenli bir köşk vardı sanki burada. Kadın bir tabak çorba, yanına taze ekmek getirdi.

“Ne kadar istersen iç Asuman, çekinme,” dedi kadın. Asuman zaten çekinmedi, birkaç dakikada çorbayı ve ekmeği bitirdi.

“Bir tabak daha ister misin?”

“Yok, doydum çok sağ olun.”

“O zaman çay demleyeyim.” Kadın masanın ortasına kısa bir sepet koydu, üstündeki peçeteyi açınca vanilya kokusu odaya yayıldı; sepetin içinde kalp şeklinde çörekler sıralıydı. Asuman birini alıp gözlerini yumdu.

“Tam annemin yaptığı gibi… Annem de böyle kalpli çörekler yapardı,” dedi fısıltıyla.

Çaydan sonra içi rahat, yanakları al al oturdu Asuman. Kadın ona döndü:

“Anlat bakalım hayatını. Nerede oturuyorsun, kiminle, ben de seni eve bırakayım.”

“Ben kendim giderim abla, dört ev arası zaten,” dedi Asuman utana sıkıla, kadın eve dağınık görsün istememişti.

“Olmaz, mutlaka gelmeliyim,” diye ısrar etti kadın.

Asumanın evi derin bir sessizlikle karşıladı. Babası hâlâ kanepe üstünde uyuşuk. Her yerde boş şişeler, izmaritler, yırtık eşyalar.

Kadın hızlıca ortalığı topladı, camları açtı, kirli halıyı silkeledi. Asuman fısıldadı:

“Lütfen kimseye böyle yaşadığımızı söylemeyin. Babam aslında iyi biri, sadece annemi kaybedince yolunu şaşırdı, toparlayamadı. Herkes duyarsa beni de ondan alırlar; istemiyorum. O iyi, gerçekten iyi. Sadece annemi özlüyor…”

Kadın gelip onu sarıldı.

“Kimseye anlatmam, söz.”

Sonraki zamanlar çabucak geçti. Asuman okula yeni montu, sıcacık botları ve örgülü saçlarıyla koştu.

“Asuman, annem diyor ki baban yeniden evlenmiş! Doğru mu?” diye sordu sınıf arkadaşı Derya. “Çok güzelleştin, saçların da şahane örülmüş!”

“Doğru! Artık benim de başka bir annem var: Teyze Asuman!” diye gururla yanıtladı, okula hızla ilerledi.

Yusuf çoktan içkiyi bırakmıştı, komşu Asuman Hanımın yardımıyla. Artık birlikte yürüyüşe çıkıyorlardı; Yusuf uzun boylu, tertipli, yakışıklıydı; yanında Asuman Hanım, dimdik, güvenli, ciddi güzelliğiyle dikkat çekiyordu. Her ikisi de Asumanı çok seviyordu.

Yıllar su gibi geçti. Asuman üniversite öğrencisi oldu, her tatilde eve kanat takmış gibi sevinçle koştu.

“Anneciğim, geldim!” diye eve adım attı Asuman.

Kapıdan büyük bir coşkuyla Asuman Hanım çıkıp sarıldı: “Hoş geldin küçük profesörüm!” diye. Bu sırada işten dönen Yusuf da mutlu, doyasıya gülümsedi.

Ve belki de, her aşkın gerçekten kendi biçimi vardı; kimi yamuk, kimi sıcak, kimi kalp gibi sıcacık… Her zaman en içten, en gerçek haliyle.

Rate article
Lifequest
Her Aşkın Kendi Şekli Vardır Ankara’nın bir kenar mahallesinde, henüz dokuz yaşındaki Ayşe ince kazağıyla sokağa adımını atınca, sert rüzgar iliklerine işler. Ceketini almadan, yalnızca etrafına bakınarak, gözlerinde yaşlarla mahalle kapısından çıkar. Tam o sırada Mahmut abi — köşe başındaki komşularının oğlu, koca kafalı, arkası dik saçlarıyla çıkar karşısına. “Ne oldu Ayşecik, niye ağlıyorsun?” Mahmut elini cebine atar, üç akide şekeri uzatır: “Al, ama kimseye çaktırma, yoksa hepsi damlar buraya, hadi eve git.” Ayşe teşekkür eder, “Aç değilim ki…” diye mırıldanır ama Mahmut anlamıştır, başını sallar ve uzaklaşır. Mahallede herkes bilir: Ayşe’nin babası İsmail’in alkolle başı dertte. Mahallenin tek bakkalından, hesap açtırarak içki alır. Bakkal Fatma teyze kızsa da yine de verir, “Daha ne kadar borç biriktireceksin, işten atmazlar mı seni?” diye ardı sıra söylenir. Ancak İsmail duymazdan gelir, parasını hep içkiye harcar. Ayşe ilkokuldan eve dönmüştür. Evin buzdolabı boştur, yiyecek kırıntısı yoktur. Kimseye aç olduğunu söylemeye korkar, yoksa onu babasından ayırıp yuvaya yollarlar, orada mutsuz olacağını duymuştur. Ayrıca babası yapayalnız kalır, iletişimi kopar. “Böylesi daha iyi,” der kendi kendine. Bir Eylül akşamı soğuk rüzgarda okuldan erken gelmiştir. Havası serttir, ayakkabıları su alır, eski montu tam koruyamaz. İsmail evde kanepeye uzanmış, ayakkabıları üstünde, burnundan solumaktadır; mutfak masasında ve altında boş şişeler sıralıdır. Ayşe önce Mahmut’un şekerlerini yer, ardından ödevlerini çözmeye çalışır ama aklı dışarıdaki rüzgarda, hışırdayan sarı yapraklardadır. Eski sebze bahçesini pencereden izler, orası da annesiz solmuş, elmanın, çileğin, ahududunun yerinde yeller esmektedir. Oysa annesi hayattayken her fidanı korur, bahçeyi cennet gibi yapardı. Anneleri vefat edeli evde huzur kalmadı, babası da gün geçtikçe daha da içine kapandı. Artık eve içkili adamlar doluşur, yüksek sesle kahkahalar atarlar. Ayşe, odasının köşesinde eski peluş tavşanı Tonton’la annesini hatırlayarak yalnız kalır. Annesinin mutfakta kalpli poğaçalar yaptığı günü hatırlar: “Her aşkın kendi şekli vardır, bak poğaçalar bile kalp olur,” derdi annesi. Sıcacıktı mutfak, arap sabunu ve elma reçeli kokardı. Bir pazar günü Ayşe yalnızca bahçeden değil, köyün dışındaki emektar dedesi Hasan’ın meyve bahçesinden de dökülmüş meyveleri toplamaya gider. Yolun sonunda dedesinin uzaktan akrabası, Nurten Hanım taşınmış, o gün tanışırlar. Kısa bir sohbetin ardından Nurten Hanım, Ayşe’yi evine davet eder ve “Çok açsın, bak tavuk suyuna çorbam var,” diyerek sofraya oturtur. Sepetindeki kalpli poğaçaları ortaya koyunca Ayşe’nin gözleri dolar: “Annem de böyle yapardı…” Ayşe’nin hikayesi, Nurten Hanım’ın da desteğiyle değişir. Baba İsmail, Nurten’in şefkatiyle eski alışkanlıklarını bırakır. Zaman hızla akar; nice bayramlar, karne günleri geçer, Ayşe yeni paltosuyla yeni okula başlar. Çocukluk arkadaşı Melis sorar: “Annen galiba yeniden evlendi, artık çok mutlusun!” Ayşe gururla başını sallar: “Evet, şimdi yanımda Nurten anne var!” Yıllar sonra Ayşe üniversite öğrencisi olur. Tatil dönüşü evin kapısında bağırır: “Annecim, geldim!” ve karşısında yine Nurten Hanım, “Hoşgeldin kızım!” diye sarılır. O akşam babası da işten mutlu döner, birlikte otururlar. Ne olursa olsun, her aşkın kendi şekli vardır. Ve bu evde, şekli kalpli poğaçalarla anlatılır…