Gerçekten cumartesini garajdaki eski eşyaları karıştırarak mı geçireceksin? Saatlerce? dedi Zeynep, çatalla bir parça peynirli kek alırken, kaşını hafifçe kaldırıp karşısındaki uzun boylu, kumral delikanlıya baktı.
Emir arkasına yaslanıp, soğumuş cappucino kupasında ellerini ısıttı.
Zeynep… Onlar eşya değil; çocukluğumun hazine sandığı resmen. Mesela bir yerlerde Kimsesizler sakızlarının ambalaj koleksiyonu var. Düşünsene, ne kıymetli hatıralar!
Aman Allahım. Hâlâ sakız ambalajı biriktiriyorsun. Hangi yıldan kaldı onlar?
Zeynep kıkırdadı; omuzları, kahkahasını tutmakta zorlandığını belli eden hafif bir titremeyle sarsıldı. O mor salkım rengi kanepeleriyle, buğulu camlarıyla eski kafeterya, yıllardır onların kendi alanı olmuştu. Garsona Asuman ne isteyeceklerini hiç sormaz, masalarına Emirin cappucinosunu, Zeynepin lattesiyle günün tatlısını bırakırdı. On beş yıllık dostluk, bu töreni neredeyse refleks haline getirmişti.
Peki, kabul, diye kupasını kaldırdı Emir gülerek, garaj yarına da kalır. Sakızlar da öyle. Pazar günü Burak mangal için çağırdı, biliyorsun.
Biliyorum. Dün akşam üç saat boyunca yeni mangal bakıyordu internette. Üç! Düşün artık; sıkıntıdan gözlerim kayacaktı neredeyse.
İki dostun kahkahası, kahve makinesinin uğultusu ve diğer masalardaki alçak sohbetlerin arasında eriyip gitti…
…Aralarında hiçbir zaman o ilk günlerin garip duraksamaları ya da lafı dönüp dolaştırma yoktu. Birbirlerini kendi avuçlarının içi gibi tanırlardı. Zeynep, liseye yeni başladığında, upuzun, ipince Emirin ayakkabı bağcıklarını yine çözüp yanına gelişini hatırlardı. Emir ise, sınıftaki herkes gözlükleriyle dalga geçerken sadece Zeynepin ona gülmediğini hiç unutmazdı.
Burak, bu dostluğu ilk günden kabullenmişti. Karısını ve onun çocukluk arkadaşını o sakin güvenle izlerdi; seven, güvenen insanların tekinsiz kıskançlıktan uzak haliyle. Cuma akşamları Monopoly ve Okey oynarken, Emir, Zeynepe Kelime Oyununda yine yenildiğinde, Burak herkesten çok güler, onlar kural tartışması yaparken herkese çay doldururdu.
Hile yapıyor, yoksa kazanamaz! demişti bir keresinde Zeynep, oyun kağıtlarını Buraka fırlatırken.
Strateji buna denir, canım hanımım, diye soğukkanlılıkla cevaplamıştı Burak, kartları toplarken.
Emir ise onları sıcacık bir tebessümle izlerdi. Buraka güveniyordu; güçlü, sağlam karakterli, esprili bir adamdı. Burakın yanında Zeynepin yüzü aydınlanıyor, gülümsemesi yumuşuyordu. Emir de bu mutluluğa, gerçek dost ancak bu kadar içten sevinirdi.
Fakat dengeleri bozan, Burakın kız kardeşi Elifin gelişiydi.
… Elif, bundan aylar önce, gözleri kıpkırmızı, elinde bir bavulla kapılarını çalmıştı. Boşanma Elifi fena hırpalamış, geride kocaman bir boşluk ve acı bırakmıştı.
İlk akşam, Emir tavla için uğradığında Elif başını telefondan kaldırıp ona dikkatle baktı. O an, içinde sanki dondurucudan çıkan bir makine yeniden çalışmaya başladı. Karşısında, huzurlu bakışlı, yumuşak gülüşlü bir adam duruyordu; insana kendini iyi hissettiren türden.
Emir, okuldan beri arkadaşımdır, dedi Zeynep tanıştırırken. Bu da Burakın kız kardeşi Elif.
Memnun oldum. Emir elini uzattı.
Elif, Emirin elini gereğinden fazla uzun tuttu.
Ben de…
O günden sonra Elifin tesadüfleri klasikleşti. Tam Zeynep ile Emirin buluştuğu saatte kafede belirirdi. Emir geldiğinde odanın içinde tabakla kurabiye dağıtıyor olurdu. Oyun masasına gelir, öyle yakın otururdu ki, omuzlar değecek gibi.
Şu kartı uzatır mısın? Elif, Emirin kolunun üzerinden uzanır, saçları neredeyse Emirin boynunu gıdıklardı. A, pardon.
Emir nazikçe geriye çekilip düşük bir sesle bir şeyler mırıldanırdı. Zeynep Burakla bakışır, Burak sadece omuz silkerdi; Elif biraz fazla atak biriydi zaten.
Flört giderek cesaretlendi. Elif bakışlarını Emirden ayırmaz, iltifatlar ederdi, her vesileyle dokunurdu. Emirin şakalarına öyle coşkuyla gülerdi ki, Zeynepin kulağı çınlardı.
Ne güzel ellerin var; uzun ince, tam sanatçı eli, demişti bir gün Elif, pul kutusunun üstünde Emirin elini yakalarken. Müzisyen misin?
Ben… yazılımcıyım.
Olsun, yine harika.
Emir, elini hafifçe kurtarıp kartlarına abartılı bir özenle odaklanırdı, kulaklarının kızardığı belli olurdu.
Üçüncü arkadaşça bir kahveye davetinden sonra Emir pes etti. Elifi seviyordu; enerjik, duygulu, hayat doluydu. Belki birlikte olurlarsa Elif artık o hayran bakışlarından vazgeçer, her şey rahatlar, diye düşündü.
İlk haftalar fena geçmedi. Elif huzurluydu, Emir rahattı, aile geceleri yine keyifliydi.
Ama sonra Elif, hep gözünden kaçırmak istediği şeyi fark etti.
Zeynep gelince Emirin nasıl hemen neşelendiğini, yüzünün yumuşadığını gördü. Şakaları anında kapmalarını, cümlelerini birbirlerinin yerine tamamlamalarını, aralarında ona asla açılmayan bir bağ olduğunu…
Kıskançlık Elifin kalbinde zehirli sarmaşık gibi büyüdü.
Neden sürekli onunla görüşüyorsun? dedi bir gün Elif, kollarını göğsünde kavuşturup Emirin çıkışını kesti.
Çünkü o çocukluk arkadaşım. On beş yıl, Elif. Bu…
Ama ben senin sevgilinim! Ben! O değil!
Kavga üstüne kavga. Elif ağlar, suçlar, talep ederdi. Emir anlatır, açıklamaya çalışır, ikna etmeye uğraşırdı.
Onu benden daha çok düşünüyorsun!
Elif, bu saçmalık. Biz sadece arkadaşız.
Sadece arkadaşlar birbirlerine öyle bakmaz!
Emirin telefonu, Zeyneple buluşmasıyla birlikte çalmaya başlardı.
Neredesin? Ne zaman gelirsin? Neden cevap vermiyorsun? Yine onunla mısın?
Zamanla telefonu sessize aldı; ama Elif, işi takip etmeye kadar götürdü. Kafede, parkta, Zeynepin evinin önünde karşısına dikilirdi; yüzünde öfkenin gözyaşıyla…
Elif, lütfen artık, Emir yorgunlukla şakaklarını ovardı. Bu normal değil.
Normal olmayan, yabancı bir kadının kocasıyla senin benden daha çok vakit geçirmen!
Zeynep de yorulmuştu. Arkadaşlıklarının her buluşması, Elifin bir şekilde hangi yeni suçlamayla çıkacağını bekledikleri gerilimli bir imtihana dönmüştü.
Belki daha seyrek görüşsek… diye fısıldadı bir gün Zeynep, ama Emir hızla lafa girdi:
Hayır. Asla. Onun sinir krizleri için hayatından vazgeçmeyeceksin. Hiçbirimiz vazgeçmeyeceğiz.
Ama Elif kararını vermişti. Doğru düzgün olmazsa, o da başka yolları deneyecekti.
Bir akşam Burak mutfakta otururken, Elif içeri süzüldü.
Ağabey… Sana anlatmam gereken bir şey var. Söylemek istemedim ama… gerçeği bilmen gerek…
…Ağzının ucuyla yalanları sıraladı; ara ara uygun yerlerde gözyaşı dökerek. Gizli buluşmalar, uzun uzun bakışlar, Emirin Zeynepin elini tutması…
Burak, sustu, hiçbir şey sormadı, yüzünden bir duygu okunmadı.
Bir saat sonra Zeynep ve Emir eve döndüğünde, salonda hava yoğundu, bildiğin şekerlenmiş tatlı gibi kıvamlı. Burak koltukta, ilginç bir sahneyi izleyecek biri gibi arkaya yaslanmıştı.
Oturun, dedi kısaca. Kız kardeşim, sizin hakkınızda ilginç bir hikâye anlattı. Sözde gizli bir ilişkiniz varmış.
Zeynep, olduğu yerde kaldı. Emirin çenesi kenetlendi.
Ne…
Bazı uygunsuz manzaralar görmüş.
Elif başını çıkıntılı bir omuz gibi içine çekti; hiç kimseyle göz göze gelmeye cesaret edemedi.
Emir, aniden Elife döndü; öyle ki Elif ürktü.
Yeter, Elif. Çok sabrettim sana!
Yüzü öfkeyle bembeyazdı. O sakin Emir gitmiş, yerine bambaşka bir adam gelmişti.
Burada bitiyor. Şimdi.
Yapamazsın… Elifin gözlerinden, bu kez gerçek yaşlar akmaya başladı.
Hep o suçlu! Elif parmağıyla Zeynepi işaret etti. Hep onun için! Sen hep onu seçtin!
Zeynep sustu; Elifin zehrini boşaltmasına izin verdi.
Biliyor musun Elif, dedi sonunda sakin bir tonla, her saniyesini kontrol etmeye çalışmasaydın, hiçbir şey olmazdı. Sahip olmak istediğin her şeyi kendi elinle mahvettin.
Elif, hızla çantasını kaptığı gibi kapıyı çarpıp çıktı.
Burak ise gülmeye başladı; başını arkaya atarak, içten, rahatlamış bir kahkaha.
Oh be, sonunda!
Oturduğu yerden kalkıp, Zeynepi omzundan sardı.
İnanmadın, değil mi? dedi Zeynep, başını Burakın omzuna gömerek.
Bir an bile. Kaç yıldır birbirinizi izliyorum. Sizi gören, sanki son lokumun kimde olduğunu tartışan iki kardeşi izliyor sanır!
Emir derin bir nefes aldı, gerginliği üstünden attı.
Kusura bakmayın, sizi bunlarla uğraştırdım.
Hadi canım. Elif yetişkin bir kadın; kendi kararlarının bedelini öder. Şimdi akşam yemeği zamanı. Lazanyayı tekrar ısıtacak halim yok; kimsenin dramı için fazla mesai yapmam.
Zeynep hafifçe güldü; huzur dolu bir sesle. Ailesi olduğu gibi duruyordu. Emirle dostlukları sapa sağlam kalmıştı. Burak ise, bir kez daha güveninin her dedikodudan daha güçlü olduğunu göstermişti.
Mutfakta lazanyanın kızarmış kenarları, akşamın ışığında parıldarken, yavaş yavaş her şey yeniden yerine oturdu. Dışarıda bahar, içeride huzur; geriye sadece unutulmaz bir dostluğun, sadakatin hatırası kaldı.




