Hayatımın tamamen kontrolüm altında olduğunu düşünürdüm. İyi bir işim, kendime ait evim, on yılı aşkın bir evliliğim ve çocukluğumdan beri tanıdığım komşularım vardı. Kimsenin bilmediği hatta eşim Neslihanın bile ben de kendi içimde ikiye bölünmüştüm.
Uzun zamandır eşimden gizli ilişkilerim oluyordu. Kendime sürekli Önemli bir şey değil, diyordum. Nasıl olsa eve döndüğümde kimse zarar görmüyor.” Hiç yakalanmayacağıma emindim. Hiç gerçek anlamda suçluluk duymuyordum. Kendisini oyunu iyi oynayan birinin sahteliğiyle yaşıyordum.
Neslihan, sakin, sessiz bir kadındı. Hayatı hep bir düzen içinde akardı belli saatler, komşulara içten selamlar; görünürde sade ve derli toplu bir dünyası vardı. Hemen yanımızda oturan komşumuz Kemal ise sokakta hep gördüğümüz, bazen tornavida aldığımız, çöpleri aynı saatte bıraktığımız ve selamlaştığımız bir adamdı. Hiçbir zaman onu bir tehdit olarak görmedim. Evimizde olan bitenlere karışacak birine benzetmemiştim.
İş için şehir şehir gider gelirdim, evde bir şey değişmeyeceğinden emindim.
Her şey, mahallede bir dizi hırsızlık olduğunda alt üst oldu. Site yönetimi hepimizden kamera kayıtlarını incelememizi istedi. Meraktan ben de bizim kayıtları açtım. Şüpheli bir şey aramıyordum, sadece izlemek istedim. Görüntüleri ileri sardım, geri aldım.
Ve hiç aklımda yokken bir şeye takıldım.
Neslihan, ben evde olmadığım saatlerde garajdan giriyordu. Yalnız değildi; saniyeler sonra Kemal de arkasından giriyordu. Bir defa değil, iki defa da değil. Günler, saatler, bir düzen vardı. Tekrar eden görüntüler.
İzlemeye devam ettim.
Kendimi kandırıp her şeyin kontrolümde olduğunu sanırken, meğer o da kendi gizli hayatını yaşıyormuş. Fakat aramızdaki fark, benim yaşadığım acının tarifi olmamasıydı. Babamı kaybettiğimde hissettiğim o ağır, derin acıdan farklıydı bu.
Bu, utançtı.
Yıkılmışlık.
O kayıtların arasında onurumun ezildiğini hissettim.
Neslihanla oturup konuşmak zorunda kaldım. Tarihleri, videoları, saatleri gösterdim. İnkar etmedi. Duygusal olarak ona çok uzaklaştığım bir dönemde başladığını, kendini yalnız hissettiğini ve olayların kendiliğinden geliştiğini söyledi. Hemen özür dilemedi hakkımda hüküm vermememi rica etti.
İşte o an, yaşadığım en acı ironiyle yüzleştim:
Onu yargılayacak vicdani hakkım yoktu.
Çünkü ben de onu aldatmıştım.
Ben de yalan söylemiştim.
Ama inanın, bu beni teselli etmedi.
En acısı, ihanetten ziyade, hep tek başıma oynadığımı sanırken aslında aynı evin içinde iki kişinin aynı büyük yalanı yaşadığını öğrenmekti.
Kendimi güçlü hissediyordum; sırlarımı sakladığım için yenilmez olduğuma inanıyordum.
Fakat asıl saf olan bendim.
Kırılan gururumdu.
Yıkılan benliğimdi.
Ve en ağır olanı, kendi evimde olup biteni en son öğrenen olmamdı.
Bundan sonra evliliğimiz ne olur, bilmiyorum. Ne kendimi aklamaya, ne de Neslihanı suçlamaya çalışıyorum. Sadece, bazı acıların insana bambaşka bir yalnızlık öğrettiğini biliyorum.
Affetmeli miyim?
Neslihan, onu aldattığımı hâlâ bilmiyor.
Hayat bazen insanı yargılamaya hevesli bir noktadan, ön yargıların yavaşça eridiği bir anlayışa taşır. Herkesin sınavı kendinedir. İnsan hatalarını görmeden gerçek iyileşmeyi bulamaz. Bunu çok geç de olsa anladım. Dünya, kimse için adaletli oynamıyor ve bazen gerçek pişmanlık, insanın aynaya bakarken hissettiği sessiz utançtır.




