Bir mucize olur mu derken
Zeynep oğluyla beraber hastaneden çıktı. Hayatında büyük bir mucize beklemişti ama öyle bir şey olmadı. Ne annesi ne de babası onu karşılamaya gelmişti. Bahar güneşi parlıyordu, bol gelen montunun fermuarını çekti, bir elinde eşyalarının ve evraklarının olduğu poşeti sıkıca kavradı, diğeriyle de oğlunu özenle yerleştirip yürümeye başladı.
Nereye gideceğini bile bilmiyordu. Annesi ve babası kesin bir dille Zeynepin çocuğu eve getirmesine karşı çıkmıştı, annesi evlatlıktan feragat etmesini bile istemişti. Ama Zeynepin kendi annesi de onu bebekken terk edip yurda bırakmıştı, o yüzden kendine şu sözü vermişti: Her ne olursa olsun, asla kendi çocuğunu bırakmayacaktı.
Çocuk Esirgeme Kurumunda büyümüştü, sonra bir aile tarafından evlat edinilmişti. Onlar kandaki gibi davranmış, ara sıra şımartmışlardı ama özgüvenli ve kendi ayakları üzerinde durabilen biri olmasını sağlayamamışlardı. Durumları da pek iyi değildi, sağlıkları da zordu. Şimdi, oğlunun babası yok diye kendini de suçluyordu. Sonradan anlamıştı ne kadar ciddi olmadığını; başta çok ciddi yaklaşmış, ailesiyle tanıştıracağını söylemişti. Ama Zeynep hamile olduğunu söyleyince Ben böyle şeylere hazır değilim deyip çekip gitmişti. Telefonuna da ulaşamıyordu, muhtemelen engellemişti.
Zeynep derin bir nefes aldı. Kimse hazır değil demek ki; ne oğlumun babası, ne de annem babam. En azından ben oğlumun sorumluluğunu alacak cesarete sahibim. Bir bankta oturup güneşe yüzünü çevirdi. Gidecek bir yeri yoktu şu an. Anneler için kurulan bir merkez olduğunu duymuştu ama utanıp nasıl, nerede olduklarını bile soramamıştı, ailesi gelir alır diye beklemişti. Ama onlar gelmemişti işte
Aklında daha önce kurduğu plan vardı; Anadolunun bir köyüne, uzakta yaşayan bir teyzesinin yanına gitmek. Belki onu yanına alır, birlikte bahçe işleriyle uğraşır, çocuk parası da varken biraz idare eder, sonra da çalışacak bir iş bulurdu. Şansı dönmeli ya bir şekilde
Şimdi hemen telefondan köylere otobüslerin nereden kalktığa bakacaktı. Teyzeler, nineler genelde iyi niyetli olur, o da şansını deneyecekti. Uyuyakalmış oğlunu yeniden kucağında iyice yerleştirip, montunun cebinden eski telefonunu çıkardı; yaya geçidinde neredeyse bir arabayla çarpışıyordu az kalsın.
Direksiyonda saçları kırlaşmış, uzun boylu bir adam vardı. Hışımla arabadan indi, Zeynepe Nereye bakıyorsun, hem kendini hem çocuğu öldüreceksin, yaşlanınca hapislerde mi çürüyeceğim? diye bağırdı. Zeynep birden panikledi, gözleri doldu, ne olduğunu anlamayan bebek de ağlamaya başladı. Adam bir an durdu, Kızım, nereye gidiyorsun böyle bebekle beraber? dedi. Zeynep de, burnunu çekerek, Henüz karar vermedim, diye zor bela cevap verdi.
Adam:
Hadi, arabaya bin. Beraber gidelim, az bir dinlen, düşün, senin için en iyisi neyse beraber karar veririz. Haydi, bekleme; bak çocuk iyice ağlıyor. Benim adım da Yusuf, senin adın ne?
Zeynep.
Hadi Zeynep, ben sana yardım edeyim.
Yusuf Bey genç anneyi ve bebeği evine götürdü. Büyük, üç odalı evi vardı ve bir odayı onlara ayırdı ki Zeynep bebeğini emzirsin, biraz nefes alsın. Bez ve bebek için lazım olan eşyaları sorunca Zeynep kendi cüzdanından kalan 500 TLyi uzatak istedi ama Yusuf Bey kesin bir dille kabul etmedi, Hayatımda harcayacak kimsem de yok artık, dedi.
Hemen yukarıdaki komşuya, doktor olan Ayşe Hanıma koştu, evde olup olmadığını umutla. Neyse ki Ayşe Hanım evdeymiş. Ona durumu anlattı, uzun bir liste yaptı Ayşe Hanım alışveriş için, Yusuf Bey de o listeyle tüm ihtiyaçları aldı geldi. Döndüğünde Zeynep yorgunluktan uyuyakalmış, bebek ise uyanıktı. Yusuf Bey ellerini yıkadı, bebeği kucağına aldı, Zeynep biraz dinlensin istedi.
Tam o sırada Zeynep yatağında birden panikle uyanıp Bebeğim nerede! diyerek haykırdı. Yusuf Bey gülerek çocuğu kucağında getirdi, Merak etme, sadece senin biraz uyumana fırsat tanımak istedim. Sonra, aldığı tüm bebek ve anne ihtiyaçlarını gösterdi beraber yerleştirdiler. Hemen ardından iyi yürekli komşusu Ayşe Hanımın gelip hem küçükle ilgili hem de Zeyneple ilgili bilgilendirme yapacağını, ertesi güne de aile hekiminin geleceğini söyledi.
Biraz sohbet açtı Yusuf Bey:
Benim yaşlı bir köyde teyzede kalmana gerek yok. Evimde de yer var, gönlümde de. Ben dul biriyim, ne çocuğum kaldı, ne torunum; sadece emekli maaşımla, bir de ek işimle geçiniyorum. Yalnızlık bana iyi gelmiyor, evim seni ve oğlunu kabul etmeye dünden razı.
Sizin çocuğunuz olmuş muydu hiç?
Evet, Zeynep. Ben uzun yıllar doğuda çalıştım, aylarca evde olamazdım. Ankara’da oğlum vardı, üniversite okuyordu, bir kıza gönlünü kaptırmıştı. Evleneceğiz derlerken oğlumun nişanlısı hamile kaldı, düğünü beni beklettiler. Oğlum ise motosiklet tutkunu, bir gün kontrolü kaybetti, hayatını kaybetti. Tam da eve döneceğim güne denk geldi o kara haber… Hanım da oğlumun acısına daha fazla dayanamadı, ağır hastalandı. Bunca şeyin içinde oğlumun nişanlısını kaybettim, ama biliyordum ki doğacak bir çocuk vardı. Bulmaya çalıştım, ama bir türlü ulaşamadım. Bu yüzden senden rica ediyorum, Zeynep; kal burada, birlikte bir aile gibi olalım. Peki oğlunun adı ne?
Farklı olsun diye, Berkan demek istedim. Nedense bu ismi çok sevdim, çok yaygın da değil galiba
Berkan mı dedin? Zeynep, o oğlumun adıydı! Sana ismini hiç söylememiştim. Vallahi isabet oldu, yaşlı gönlüme iyi geldin. Hadi, kalıyor musun burada?
Kalırım tabi ki! Ben gerçekten yetiştirme yurdunda büyüdüm, evlatlık alındım, ama oğlumu istemediler. O yüzden hastaneden kimse gelip beni almadı, eve dönecek yüzüm yoktu. Evlatlık aileme çok şey borçluyum; onlar olmasa okumazdım, iyi bir hayatım olmazdı Yurttan ayrılsaydım, devlet bana küçük bir daire bile verecekti. Doğduğumda, gerçek annem gece yarısı kapıya bırakmış, sadece küçük bir kolye takmış boynuma, öyle bırakmış.
Hadi gel, odanda sana da kıyafet aldım, üzerini değiş, hadi bakalım bakalım Berkanı birlikte. Banyo küvetini iyice temizleyeceğiz, nasıl yıkayacağını Ayşe Hanım gösterecek. Sen de iyi beslen, sütün olsun.
Zeynep yeni kıyafetleriyle salona çıktı. Yusuf Bey boynundaki zinciri fark etti, Annenin bıraktığı kolye o muydu? dedi. Zeynep evet deyince kolyeyi çıkardı. Yusuf Bey bir an sendeledi, neredeyse düşecekti. Sonra kolyeyi eline aldı:
Bunu hiç açmayı denedin mi?
Zeynep Yok, açılacak yeri yok ki, dedi.
Yusuf Bey heyecanla kolyenin sırrını gösterdi: Bunu oğlum için özel yaptırmıştım, açılabiliyor. Zeynepin gözleri büyüdü; içinden minik bir tutam saç çıktı.
Bu oğlumun saçı, ben koymuştum. Demek ki sen torunumsun! Kader bizi boşuna karşılaştırmadı!
İsterseniz DNA testi de yapalım, hiç şüpheniz olmasın.
Gerek yok! Sen benim torunumsun, Berkan da benim torunum; bir daha bu mevzu gündeme gelmesin. Zaten yüzünde oğlumdan izler var, ben hep bir tanıdıklık hissediyordum. Arzu edersen, annenin babanın da fotoğraflarını göstereyim!
Yazar: Elif KarapınarZeynepin gözünden yaşlar süzüldü, kalbinin derinlerinde ilk kez bir sükûnet hissetti. Hayatında peşini hiç bırakmayan kayıplar, bir anda yuva sıcaklığına dönmüştü. Berkan gülümsedi, minik ellerini dedesine uzatırken odada tarifsiz bir huzur yayıldı.
Yusuf Bey uzun zamandır ilk defa başını böylesine hafif hissediyordu. Geçmişin açtığı bütün yaralar, şimdi torunu ve Zeynepin varlığıyla yavaş yavaş kapanıyordu. Dışarıda güneş batmak üzereydi, duvarlara loş bir turuncu vuruyordu. Ayşe Hanım kapıyı çalıp içeri girdiğinde, salonda üç kişinin elleri birbirine kenetlenmişti; aralarındaki bağ sessizce, kelimeler konuşmadan odayı doldurmuştu.
Hiçbir mucize beklemeden, en beklenmedik anda, hayatın o kendine has yollarında birbirini bulmuşlardı. Geçmişin acılarını geleceğin umutlarına bıraktılar. Zeynep gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı; artık bir başına değildi. En güzel mucize belki de buydu: Sevgiyle birbirini kabul eden yeni bir aile, kaybettiklerinin yerini yavaş yavaş dolduruyordu.
Akşam boyunca küçük Berkanın mamasını verdiler, birlikte gülüp sohbet ettiler ve ev ilk defa gerçek bir yuvaya dönüştü. Zeynep, Yusuf Beyin gösterdiği fotoğraflara gülümsedi; köklerini sonunda bulmuştu. Hayat zor, yollar çetindi ama kalpleri sımsıcak yan yana durmuşlardı artık.
Ve ertesi sabah, güneş yine doğdu. Ama bu defa umutla, yanlarında yeni bir başlangıcın huzuruyla




