Anneciğim, evleniyorum! diye mutlulukla söyledi oğlum.
Sevindim. dedi Sevim Hanım, pek de hevesli olmadan.
Anne, hayırdır? diye şaşkınlıkla sordu Volkan.
Bir şey yok… Peki, nerede yaşayacaksınız? diye gözlerini kısarak sordu annesi.
Burada. Sen de karşı çıkmazsın, değil mi? dedi oğlu. Evimiz üç oda, rahatça sığarız bence.
Sanki bana soruluyor mu? diye iç geçirdi annesi.
Ayrı bir ev tutsak mı? diye umutsuzca devam etti oğlu.
Anlaşıldı, bana seçme hakkı düşmüyor. dedi Sevim Hanım sesini alçaltarak.
Anne, şu an kiralar o kadar yüksek ki, başka ev tutsak elimizde yemek parası bile kalmaz. dedi Volkan. Hem bizimkisi geçici, işimize gücümüze bakıp birikim yaparız, yakında kendi evimizi alırız. Böyle çok daha hızlı olur.
Sevim Hanım omuzlarını silkti.
İnşallah… dedi. O zaman şöyle: taşınacaksınız, ne kadar ihtiyacınız varsa kalırsınız ama iki şartım var; faturaları üçe bölüyoruz ve ben ev işlerine karışmam.
Tamam anne, dediğin gibi olsun. diye hemen kabul etti Volkan.
Gençler sade bir düğün yaptı, sonra üçü aynı evde yaşamaya başladılar: Sevim Hanım, Volkan ve gelin Esra.
İlk günden itibaren, gençler eve işten dönünce Sevim Hanım genelde ortalarda yoktu; tencereler boş, ev dağınık, gençler nasıl bıraktıysa öyle kalmış. Akşam kapı açılır açılmaz:
Anne, neredeydin? diye sorardı oğlu şaşkınlıkla.
Biliyor musun Volkan, Halk Eğitimden aradılar, Türk Sanat Müziği Korosuna çağırdılar, sesimi bilirsin
Gerçekten mi? dedi Volkan şaşkın.
Tabii! Sen unuttun ama küçükken sana anlatmıştım. Orada yaşıtlarım toplanıyor, şarkılar söylüyor. Çok güzel vakit geçirdim, yarın yine gidiyorum! dedi Sevim Hanım neşeyle.
Peki yarın ne var? Yine koro mu? diye sordu oğlu.
Hayır, yarın edebiyat akşamımız var, Yahya Kemal şiirleri okuyacağız. dedi Sevim Hanım. Bilirsin, Yahya Kemale bayılırım.
Öyle mi? diye yine şaşırdı Volkan.
Elbette! Sana kaç kere anlattım, hiç dinlemiyorsun anneni! dedi hafif sitemli bir tonla Sevim Hanım.
Esra, olan biteni sessizce izliyor, hiç araya girmiyordu.
O günden sonra Sevim Hanım’ın hayatı değişti sanki: Emekliler için açılan ne kadar kurs, etkinlik varsa katılıyordu, eski dostlarına yenileri eklenmişti. Zaman zaman neşeli kalabalık dostları ziyarete gelir, mutfağı gece yarısına kadar meşgul eder, yanlarında getirdikleri kurabiyelerle çay içer, tombala oynarlardı. Bazen parka gider, bazen heyecanla dizi izlerdi; gençler ev geldiğinde selamlarını bile duymayacak kadar dalardı ekrana.
Ev işleri konusunda Sevim Hanım kesinlikle elini sürmüyor, tüm işleri Esra ve Volkana bırakıyordu. Başta ses çıkarmadılar, sonra Esra bakışlarını kaçırmaya, ardından birbirlerine homurdanmaya ve Volkan derin iç çekişleriyle yakındı. Ne var ki Sevim Hanım bütün bunları umursamadan, yaşına göre oldukça hareketli bir hayat sürmeye devam etti.
Bir gün Sevim Hanım eve ağzı kulaklarında, mırıldanarak Bahçede yeşil çınar şarkısını söyleyerek geldi. Mutfağa girince gençler mahzun bir şekilde yeni yapılmış çorbayı içerken neşeyle konuştu:
Canım çocuklarım, beni tebrik edebilirsiniz! Harika bir beyefendiyle tanıştım, yarın birlikte Afyondaki kaplıcaya gidiyoruz! Nasıl, harika haber değil mi?
Harika… dediler aynı anda oğul ve gelin.
Ciddi mi bu iş? dedi Volkan kaygıyla, evde yeni birinin daha yaşamaya başlayabileceğini düşünerek.
Daha karar veremedim, döndükten sonra belli olur. dedi Sevim Hanım, çorbasını doldurup iştahla yedi, sonra bir tabak daha istedi.
Dönüşte, Sevim Hanım hayal kırıklığı içinde geldi. Ali Bey bana göre değilmiş, ayrıldık dedi. Ama hemen ekledi, Daha yolun başındayım, hayattan keyif almaya devam! Kurslar, geziler ve sohbetler hız kesmeden sürdü.
Sonunda, yine bir akşam ev böyle dağınık ve tencereler boşken, Esra dayanamayıp boş buzdolabının kapağını sertçe kapattı, öfkeyle seslendi:
Sevim Hanım! Sizin biraz da ev işleriyle ilgilenmeniz mümkün değil mi? Ev darmadağın! Buzdolabı bomboş! Neden her şeyi biz yapmak zorundayız da siz değil?
Hayret, ne bu sinir böyle? dedi Sevim Hanım şaşkınlıkla. Siz ayrı yaşasaydınız, kim sizin yerinize evi çevirirdi kızım?
Ama siz varsınız! diye karşılık verdi Esra.
Ben burada hizmetçi İclal değilim, sabahtan akşama hizmet etmekle ömrümü tükettim, yeter! Üstelik, Volkana en başta söyledim, Ben ev işlerine karışmam. Kendisi sana anlatmadıysa kabahat onda. dedi Sevim Hanım kararlı bir şekilde.
Ben şaka sandım. dedi Volkan şaşkınca.
Yani siz yaylaya kaçtınız, ben bir de ardından evi toplayayım, tencere tencere yemek mi yapayım? Hayır! Ben bir şeyin sözünü verdiysem, dönmeyiz! Beğenmeyen ayrı yaşayabilir, sorun değil! dedi Sevim Hanım ve odasına çekildi.
Ertesi sabah hiçbir şey olmamış gibi Kırmızı buğday tarlası türküsünü mırıldanarak güzel bir bluz giydi, aldığı kırmızı rujla dudaklarını renklendirdi, sonra elini kolunu sallayarak Kültür Merkezine gitti. Çünkü onu orada Türk Sanat Müziği Korosu bekliyordu…
Anneciğim, ben evleniyorum! – diye neşeyle müjdeledi oğul. – Sevindim. – dedi Sofya Hanım, pek de heyecan göstermeden. – Anne, hayrola yani? – diye şaşkınlıkla sordu Viktor. – Bir şey yok… Nerede yaşamayı düşünüyorsunuz? – diye gözlerini kısarak sorguladı annesi. – Burada. Rahatsız olmazsın değil mi? – dedi oğlu. – Üç odalı ev, hepimize yeter bence. – Sanki başka seçeneğim var mı? – dedi annesi. – Ayrı eve çıkmak zor iş… – diye karamsar ekledi oğul. – Yani, bir seçeneğim yok öyle mi? – diye çaresizce mırıldandı Sofya Hanım. – Anne, kiralar aldı başını gidiyor, bize yemek parası bile kalmaz. – dedi Vitya. – Sonsuza kadar değil tabii, çalışıp para biriktireceğiz, sonra kendi evimizi alırız. Böyle daha hızlı olur. Sofya Hanım omuz silkti. – İnşallah… – dedi. – O zaman, taşının buraya, ne kadar ihtiyacınız varsa kalırsınız, ama iki şartım var: Faturaları üçümüz paylaşırız ve ben ev hizmetçisi olmam. – Tamam anne, sen nasıl istiyorsan öyle olsun. – diye sevinçle kabul etti Viktor. Gençler sade bir düğünle evlenip, Sofya Hanım’la birlikte aynı evde yaşamaya başladılar: Sofya Hanım, Viktor ve gelin İrem. Daha ilk günden itibaren, gençler eve döndüğünde, Sofya Hanım ortalarda yok; tencereler boş, ev dağınık, gençlerin bıraktığı gibi her şey dağılmış halde duruyordu. – Anne, neredeydin ki? – diye şaşkınlıkla soruyordu oğul akşamları. – Vitya’cığım, Kültür Merkezi’nden aradılar, Halk Türküleri Korosu’na davet ettiler, benim sesimi bilirsin… – dedi Sofya Hanım. – Öyle mi? – dedi oğul şaşkınlıkla. – Tabii! Unuttun galiba, sana söylemiştim. Orada benim gibi emekliler hep bir araya gelip türküler söylüyor. Harika vakit geçirdim, yarın yine gideceğim! – dedi Sofya Hanım neşeyle. – Yarın yine koro mu var? – dedi oğul. – Hayır, yarın edebiyat akşamı, biraz Nazım Hikmet okuyacağız. – dedi Sofya Hanım. – Nazım’ı ne çok severim, biliyorsun. – Gerçekten mi? – dedi tekrar oğul şaşkınlıkla. – Tabii ki! Sana hep söylemişimdir, insan annesinin hakkını gözetmez mi? – dedi Sofya Hanım hafif bir sitemle. Gelin sessizce konuşmayı izliyor, tek kelime etmiyordu. Oğlubir kez evlendikten sonra Sofya Hanım bambaşka biri oldu; emekliler için her türlü kursa gidiyor, eski dostlarına yenileri ekleniyor, neşeli gruplarla mutfağı işgal ediyorlar, çay ve kurabiye eşliğinde geç saatlere kadar sohbet edip tombala oynuyorlar, bazen yürüyüşe çıkıyor, bazen dizi izlemeye öyle dalıyor ki çocuklar gelirken selamını bile duymuyor. Ev işlerine ise hiç dokunmuyor, tüm işleri oğluna ve gelinine bırakıyordu. Başta hiçbir şey demeyen gençler zamanla huzursuzlanmaya, aralarında homurdanmaya, oğul iç çekmeye başladı. Sofya Hanım ise onlara hiç aldırmadan yaşına göre fazlasıyla aktif hayatını sürdürdü. Bir gün Sofya Hanım eve öyle mutlu döndü ki, neşeyle “Kara Üzüm Habbesi” mırıldanıyor, mutfağa girip yorgun gençlerin karşısında gururla açıkladı: – Canlarım, beni tebrik edin! Çok iyi bir erkekle tanıştım, yarın birlikte kaplıcaya gidiyoruz! Harika değil mi? – Harika. – diye ikisi birden yanıtladı. – Peki ciddi mi bir şeyler olacak? – diye temkinli soran oğul evde birinin daha yaşama ihtimalinden endişeliydi. – Şu an bir şey diyemem, kaplıcadan sonra bakarız, dedi Sofya Hanım. Çorbasını koydu ve afiyetle yedi, üstüne bir tabak daha aldı. Kaplıcadan dönerken hayal kırıklığıyla geldi. “Aleksey bana göre değil, ayrıldık ama önüm açık…” dedi. Kurslar, geziler, misafirlikler devam etti. Sonunda, gençler her eve geldiklerinde dağınıklık ve boş tencerelerle karşılaşınca gelin dayanamadı, sinirle boş buzdolabına vurup seslendi: – Sofya Hanım! Neden ev işlerine de yardım etmiyorsunuz? Her yer dağınık! Buzdolabı bomboş! Neden her şeyi biz yapmak zorundayız, siz değil? – Neden bu kadar sinirli oldunuz ki? – diye hayretle sordu Sofya Hanım. – Siz yalnız yaşasanız kim yapacaktı bu işleri? – Ama siz buradasınız! – diye yanıtladı gelin. – Kızım ben burada hizmetçi İffet değilim! Yıllarca hizmet ettim, bana yeter! Zaten Vitya’ya baştan söyledim, ev işlerinde yokum diye. Sana söylememişse benim suçum değil. – dedi Sofya Hanım. – Ben şaka sandım… – dedi Viktor şaşkınlıkla. – Yani siz güzelce yaşayın, ben de dağılmış evi toplarım, kazanlarca yemek yaparım, öyle mi? Asla! Dedim mi yapmam, yapmam! Rahatsız olan ev tutup ayrı yaşar! – dedi Sofya Hanım ve odasına çekildi. Ertesi sabah, hiç aldırış etmeden “O gün gece değildi, uyku bana haram oldu…” diye mırıldanarak kırmızı rujunu sürdü, şık bluzunu giydi ve Kültür Merkezi’ne doğru yola çıktı, çünkü onu orada Türk Halk Korosu bekliyordu…




