Emin misin, kızım?
Zeynep, annesinin elini okşadı ve gülümsedi.
Anne, ben onu seviyorum. O da beni seviyor. Evleniyoruz, inan her şey yoluna girecek. Bir yuvamız olacak, anlıyor musun?
Babası, yarı bırakılmış tarhana çorbasının tabağını kenara itti ve dalgın bir şekilde pencereye bakmaya başladı. Kararsızlığı birkaç saniye sürdü ama Zeynepe o anlar bir ömür gibi geldi.
Daha on dokuzundasın, dedi en sonunda. Okulunu, mesleğini düşünmen gerek. Evlilik için gençsin.
Baba, ben başarırım. Zeynepin sesi sakindi, fakat içinde fırtınalar kopuyordu, onları anlamalarını, bakış açılarını değiştirmelerini öyle istiyordu ki. Emre çalışıyor, ben okuyorum. Sizden geçinmek için bir şey istemiyoruz ki. Sadece birlikte olmak, aile olmak istiyoruz.
Babası başını iki yana salladı ama susmayı tercih etti.
Onaylamadıklarını Zeynep çok iyi görüyordu; babasının sıkılmış dudaklarından, annesinin telaşla peçeteyi katlamasından belliydi. Yine de engel de olmuyorlardı. Belki de kendi gençliklerini hatırladıkları içindi ya da yasakların onun inadını daha da artıracağını bildiklerinden.
Nikahı, Mayıs ayında aile arasında, mütevazı ama sıcacık bir ortamda kıydılar. Zeynep hâlâ o anı, yüreğini saran huzurla hatırlardı. Ne lüks bir salon, ne beyaz bir gelin arabası, ne de güvercinler Ama mutlulardı işte.
Balayı için Antalyaya gittiler. Sadece bir hafta kalabildiler çünkü Emre daha uzun izin alamamıştı; üstelik cepleri de fazla para görmemişti. Ama o hafta Zeynep için sanki gerçeklikten kopuk sihirli bir baloncuktu. Geç kalkıp, küçük bir otel odasının balkonunda denizi izleyerek kahvaltı ettiler, akşama dek sahilde dolaşıp, büfe börekleriyle karınlarını doyurdular, sanki yarın yokmuş gibi sarılıp sevişerek.
Sonra hayat başladı. Gerçek hayat, romantizmin ötesinde. Kiralık bir odalı ev, kışın camlardan rüzgar girer, üst kattaki komşular öyle bir gürültüyle gezer ki avizeden sarkıtlar titrer. Emre sabah yedide işe koşar, Zeynep derse, akşamları yorgun halde karşılaşır, alelacele bir şeyler ısıtıp yastığa başlarını koyunca uykuya yenik düşerlerdi.
O yorgunluğun, monotonluğun içinde bile doğru bir şeyler vardı. Gerçek bir şeyler
Altı ay sonra Zeynepin ailesi arayıp hafta sonu mutlaka gelmelerini istedi. Zeynep içini kemiren bir telaşla türlü türlü ihtimaller düşündü. Onlara, Emre ile birlikte mutfakta çay uzatıp önlerine bir zarf sürüklediler.
Bu sizin için, dedi babası gözlerini yere indirerek. Bir ev alın. Küçük de olsa kendi evinizde oturun artık. Boşa kira ödemeyin.
Zeynep zarfa bakakaldı, alamadı eline. Boğazı düğümlendi, gözleri doldu.
Baba… dedi kısık sesle, fakat babası elini sallayarak susturdu.
Al kızım, nazlanma. Geç kalmış bir düğün hediyesi say.
Bir ay içinde küçük bir ev buldular. Otuz iki metrekare, üçüncü katta, pencereleri apartman bahçesine bakan bir daire. Birçok kişi için sıradan olabilirdi; Zeynep içinse bir evrendi. Duvar kağıdını kendi seçti, ustalarla kendi anlaştı, çiçekleri pazardan alıp kendi yerleştirdi.
Bir yıl sonra Zeynep üçüncü sınıfa başladığında tuhaf bir halsizlik hissetmeye başladı. Önce bozulmuş bir şeyler yemişimdir sandı, sonra sınav stresi dedi. Yine de içi rahat etmedi, usulen bir gebelik testi aldı.
Testte iki çizgi net şekilde belirdi, şüphesizdi.
Zeynep, banyonun kenarında oturup o plastik çubuğa bakarken tüm hayatı bir anda tepetaklak oldu. Üçüncü sınıf, diplomaya daha iki yıl var, ayakta daha yeni durmaya başlamışlardı Şimdi mi olmalıydı?
Emre işten geldiğinde bir şeylerin yolunda gitmediğini hemen anladı. Zeynep testi sessizce ona uzattı, konuşacak kelime bulamamıştı.
Emre uzun uzun o çizgilere baktı, sonunda başını kaldırdı. Zeynep göz göze gelince nefesi kesildi.
Doğacak bu çocuk, dedi Emre usulca ama kararlı. Akademik izne ayrılırsın. Ben çalışırım, birlikte başarırız. Bu bizim evladımız.
Zeynep, Emrenin omzuna gömülüp ağladı. Korkudan, bilinmezlikten, belki hormonlardan ama bir yandan da, tüm o dehşetin ortasında yeşeren mutluluktan.
Okuldan izin almak hiç zor olmadı.
Küçük Mert, Mart ayında dünyaya geldi; dışarıda pis karlar varken, hava bahar kokuyordu. Üç kilo iki yüz gram, elli santimetre. Zeynep, kucağında minicik bir bebek tutuyordu, hayretle baktı. Artık gerçekti, onun oğluydu, onun ve Emrenin.
O kadar büyük bir mutluluktu ki, göğsü patlayacak sandı.
Değişim, kış ayazı gibi sinsice geldi. Daha dün hava ılıkken, birden ağızdan buhar çıkmaya başlamıştı sanki.
Emre önce yarım saat geç gelmeye başladı, sonra bir saat, sonra zamanın hesabı tutulamaz oldu. Eve girer, montunu askıya asıp çocuk odasının önünden geçerdi, bakmazdı bile. Eskiden eve girer girmez Merti havaya kaldırıp sarılır, saçını koklardı. Şimdi sanki bebek yokmuş gibi davranıyordu.
Hiç değilse oğluna selam ver, dedi Zeynep, dayanamayıp bir gün.
Emre, sanki ayıp bir laf işitmiş gibi yüzünü ekşitti.
Uyuyor. Uyandırmaya gerek yok.
Mert uyanıktı. Babasının gözleriyle ona bakan iri simsiyah gözlerle yatıyordu. Ama Emre bunları görmüyordu, ya da görmek istemiyordu.
Yavaş yavaş eleştiriler baş gösterdi. Önce alttan alta, Zeynep kendisini kuruntu yapıyor sandı.
Bunu mu giyeceksin? dedi sabah bir gün baştan aşağı bakarak.
Nesi var ki?
Yok bir şey… dedi, yarım ağızla bırakıp anlamlı bakışlar attı.
Her geçen gün daha da zorlaştı. Artık açık açık konuşuyordu.
Hiç bakıyor musun kendine? dedi bir akşam, Zeynep pijamalarını giyerken. Şişmanladın, çöktün. Yirmi iki değil, elli yaşındasın sanki.
Bu acı söz, Zeynepin nefesini kesti. Eski bir gecelikle odanın ortasında öylece kalakaldı. Doğumdan sonra aldığı kiloları verememişti, ama… insan böyle mi konuşur?
Emre, daha yeni doğum yaptım, dedi, sesi kısık ve titrek.
Bir yıl oldu doğuralı! Diğerleri üç ayda kendine döner, sen…
Yarım bıraktı, elini sallayıp çıktı. Yüksek seslerden Mert ağlamaya başladı.
Al şunu, diye bağırdı Emre mutfaktan. Hep ağlıyor, adam gibi uyutmuyor!
Zeynep oğlunu kucağına aldı, saçlarını koklayarak gözyaşlarını onun saçlarına damlattı. Mert annesinin sıcaklığında sustu, Zeynep karanlık odada saatlerce sallandı öylece, hem onu, hem kendini avutmak istercesine.
Kimseye anlatamadı. Daha doğrusu anlatabilirdi, annesine, babasına. Fakat eline telefonunu alınca babasının sözü düşüyordu aklına: “Daha on dokuzundasın. Okulunu düşün.” Haklı çıktıklarını söylemekten korkuyordu. Kendini kibirli, genç ve aptal hissettiriyordu, ailese olup biteni bildirseydi. Nasıl gider, “Siz haklıymışsınız, ben yanılmışım,” derdi? Annesinin gözyaşlarını, babasının suskunluğunu hayal ediyor; sonra telefonunu tekrar bırakıyordu. Bile bile kendine bunları yaşatmıştı, cezayı da kendi çekecekti.
Bir gün, Mertle dışarı çıkmış, her zamanki parkurunu tamamlamıştı. Küçük parkta, dökülen çınar yaprakları altında bir bankta otururken çantasından Mertin atıştırmalıklarını çıkarmayı unuttuğunu fark etti.
Geri dönmek zorunda kaldı.
Ev kapısında hiç bilmediği kadın ayakkabıları gördü. Topuklu, kırmızı lüstrin…
Ayakları kendiliğinden içeri sürükledi, aklı çığlık atarken.
Yatak odasının kapısı aralıktı.
Ne görmesi gerektiğinden fazlasını gördü. Başka bir kadın, kendi yatağında, kendi çarşaflarında. Üstelik Emre yerinden bile kıpırdamadı, kendini aklayacak tek kelime etmedi.
Ona öfkeyle, sanki rahatsız edici bir sinekmiş gibi bakarak:
Ne sandın? dedi. Kendini ne hale getirdin? Ne, ben dayanmak zorunda mıyım? Yirmi beş yaşında adamım, hayatımın baharında, sen de bir bak kendine… Bu halinle kim ister seni, hem çocukla!
Zeynep, kapı aralığında tir tir titrerken, kadın derme çatma giyinmeye çalışıyordu. Emre bu sahneyi yarım bir gülümsemeyle izliyordu.
Çık dışarıdan, dedi Zeynepin tanıyamadığı, gri ve kısık sesiyle. Defol git evimden, hemen.
Kadın aceleyle eşyalarını toplayıp çıktı. Emre yine alaycı bir rahatlıkla kapattı ardınca kapıyı.
Bu kadar büyütme, dedi ardından. Herkesin başına gelir. Herkes normal karşılıyor, sen de alışırsın. Kadınların yarısı kocasının çapkınlığını yutuyor. Özellikle yanında çocuk olanlar Kime lazımsın şimdi, Zeynep? Hem de çocukluyken? Ne bu drama!
Zeynep kendini apartmanın kapısında bulduğunda hiçbir şey hatırlamıyordu. Merti giydirip taksiye bindirdi, adres olarak anne babasının evini söyledi. Boyuna oğlunun sırtını okşayarak camdan dışarı baktı, içi boş, harap bir hisle.
Kapıyı annesi açtı. Zeynepin yüzünü bir bakışta görünce her şeyi anladı, çocukluğunda dizini kanatıp eve koştuğundaki gibi sıkıca sarıldı.
Anne, ben… dedi Zeynep güçlükle, ama annesi usulca başını salladı.
Sonra anlatırsın. Hadi, içeri gel.
Mutfaktan sesi duyan babası çıkageldi. Zeynepin, torununun haline bakıp, yüzünde taş kesilmiş bir ifade belirdi.
Neler oldu?
Zeynep anlatmaya başladı; bozuk cümlelerle, ağlamaktan bitkin, o kırmızı ayakkabıyı, soğukluğu, aşağılamaları, çocuklu kadın kim isterleri Babası baştan sona suskun dinledi. Sonra montunu aldı.
Hadi, gidiyoruz, dedi.
Nereye? dedi Zeynep şaşkınlıkla.
Ona, dedi sakince. Merti annenle bırak. Gel.
Emre kapıyı, sanki hiçbir şey olmamış gibi açtı. Zeynepin babası içeri girip etrafa şöyle bir baktı. Sonra damadına yavaş sesle, ama öyle bir tonla konuştu ki, Zeynepin içi titredi.
Şimdi eşyalarını toplayıp bu evden çıkıyorsun. Bu ev kızımın. Bizim paramızla alındı. Sana burada yer yok.
Emre ağzını açıp ortak mal, hak mahkeme diyecekti ki, baba elini kaldırıp susturdu.
Hak mı konuşalım? İyi, konuşuruz. Kızıma nasıl davrandığını, nasıl aşağılayıp eve kadın getirdiğini de konuşuruz. Burada yarım saat sonra hâlâ olursan polisi ararım. Ve iyi bir avukatla öyle bir davayla uğraşırsın ki, ömrün boyu unutamazsın. Şimdi yallah!
Emre tek kelime etmeden eşyalarını aldı ve gitti. Zeynep, sırtını duvara verip, çıktığı o kapıya baktı.
Neden hemen bize gelmedin? dedi babası sessizce.
Korktum. Haklı çıkacağınızı, sen istedin diyeceğinizi sandım
Babası ona döndü, gözlerinde öyle bir sevgi vardı ki, Zeynepin içi burkuldu.
Sen bizim kızımızsın. Benim gözbebeğimsin. Ne olursa olsun kapımız sana her zaman açık. Unutma.
Zeynep ona sarıldı, çocukken yaptığı gibi, ve uzun uzun ağladı; bütün acısını gözyaşında eritti.
İki yıl sonra, Zeynep aynı evde yerde oturmuş, Mertin renkli küplerden kule yapmasını izliyordu. Yanında uzaktan başarıyla aldığı üniversite diploması duruyordu. Telefonuna nafaka mesajı geldi.
Mert başını kaldırıp tatlı tatlı gülümsedi. Eski eşini hatırlatan bir gülüş Ama Zeynepin umurunda değildi artık.
Anne, bak!
Göreyim oğlum, harika olmuş!
Pencereden güneş vuruyordu, odayı turuncuya boyuyordu. Zeynep oğluna baktı ve tebessüm etti. Hayat istediği gibi gitmemişti belki ama sonunda yaptığı en güzel şeyin, yılmadan sevgiyle mücadele etmek olduğunu anladı. Ve gerçek aile, bazen kendini yalnızca şartlar kolayken değil, zor da olsa yanında olanlarla kurulurdu.




