Dünyanın Ucunda.
Kar, rüyada olduğu gibi, botların içine doluyor, tenimi yakıyordu. İçimdeki bu acı tuhaf bir huzursuzluktu. Ama Meliha, körükle gelen soğuğa ve sulu kara rağmen, köyde poşet poşet para harcayıp kalın çizme almayı aklından bile geçirmiyordu. Zaten banka kartını babası kilitlemişti. Meliha köyde olsa da, İstanbuldaki gibi şık uzun çizmeler giymek isterdi. Ne var ki köy meydanında onları giymek bir rüya gibi komik olurdu.
Gerçekten köyde yaşamayı mı düşünüyorsun? dedi babası, dudaklarını küçümseyerek bükerken.
Babası köylerden, doğadan, ağaçlı herhangi bir yerden nefret ederdi. Onun her şeyiydi şehir, lüks, para ve düzen. Kardeşi, Alişan da aynen öyleydi ve bu yüzden Meliha köye göçmüştü. Aslında köyde yaşamak istediğinden değil, macera peşinde olduğu için gelmişti. Ailece yapılan çadır, yayla seyahatlerini severdi. Ama köyde kalıcı olmak? Hayır. Babasına aksini söylemişti sadece.
İstiyorum. Hem de kalacağım, diyerek diklendi.
Babası gözlerini yuvarladı.
Saçmalama. Orada ne yapacaksın? İneklerin kuyruğunu mu sarmalayacaksın? Alişanla yazın evleneceğinizi zannettim. Nikah için hazırlık yaparız dedim…
Nikah. Babası sanki bir tabakta soğumuş, topaklanmış irmik tatlısı sunar gibiydi Melihaya Alişanı. O kadar tatsız ki, her konuşmadan sonra boğazı düğümlenir, saatlerce rahat nefes alamazdı. Dışarıdan Alişan hoş bir adam sayılırdı: keskin burun, alımlı gözler, düzgün kaşlar, ensesinden hafifçe kıvrılmış saçları, alımlı bir fiziği… Babasının yanından ayrılmaz, elinin altında dolanırdı. Son zamanlarda babası onu damat yapmak için can atıyordu.
Meliha ona katlanamıyordu. Övündüğü arabası, saatleri, takım elbisesinin fiyatı bıktırıcı bir dille anlatılırdı. Para, para, para! Ne Meliha’nın hayalleri, ne aşk arzusu, ne şiirlerdeki gibi nefesini kesecek hisler… Hiçbiri umurlarında değildi. O, gerçek aşkı istiyordu. Daha önce kısa heyecanları olmuştu ama yara bırakmıyordu; oysa Meliha drama istiyordu, iliklerinde yanmayı. Alişan ise tekdüze, tahmin edilebilir ve sakin bir adamdı. Köye gelmek ve yerel okulda öğretmenlik yapmak ona göre baş döndürücü bir ritimdi. Alişan peşinden gelmezdi. Küçük köyde internet, sıcak su, kanalizasyon yoktu ve bunlar Alişan için kabustu.
Meliha özellikle bunların olmadığı bir köy buldu. Okul müdürü önce tereddüt etti; genç ve şehirli Meliha’nın köy çocuklarına öğretmenlik yapıp yapamayacağından emin değildi. Ama eski öğretmen ani bir hastalıktan göçünce, Meliha elindeki sertifikaları, eksiksiz katılım belgelerini ilçe milli eğitim müdürlüğüne kadar taşıyacak kadar kararlıydı.
Böylesine nitelikli ve ateşli bir öğretmen köyde ne yapacak? sordu kırmızı saçlı, ciddi bir kadın.
Çocuklara eğitim vereceğim, diye dik cevapladı Meliha.
Ve şimdi gerçek bir rüya gibi öğretmendi. Sıcak su ve kanalizasyon olmayan bir evde yaşadı, kendi sobasını kendi yaktı. Alişan bir gece gelip kaçtı. Telefonla aradı, dönmesi için dil döktü. Ama hem o hem babası bir heves sandılar.
İlk günler köy güzeldi. Kış bastırınca ev geceleri öyle soğuyordu ki yorgan altında bile titriyordu; bir sürü odun taşımak gerekliydi. İçinde bırakıp kaçmak isteği doğruldu ama pes etmek ona yakışmazdı. Artık sadece kendi sorumluluğu yoktu, öğrencileri de vardı.
Sınıfta sadece on iki çocuk vardı. İstanbuldaki yaratıcı çocuk atölyesinin parlak, zeki çocuklarından sonra, köy çocukları Melihaya sanki kayıp bir nesil gibi gelmişti. Üçüncü sınıf olmalarına rağmen hecelerle okuyor, ödev yapmıyor, derste şamata yapıyorlardı. Ama zaman geçtikçe Meliha onların farklı rengini gördü. Hayran kaldı.
Semih, odunlardan hayvanlar oyuyordu; bunlar kaba el işleri değil, masal gibi tilki, ayı, tavşan ve rakunlardı. Hayal edilen gölge tiyatrosundan farksızdı. İlayda beyaz şiirler yazıyor, Veli ders sonrası sınıfı temizleyip Melihaya yardım ediyor, İrem’in bir kuzusu okul kapısına kadar onunla yürüyordu. Çocuklar okumayı öğrendi sonuçta; eskiden kitapları ilgisizce verildiği için denememişlerdi. Meliha resmi müfredatı bir kenara atıp, başka kitaplar getirmek için kilometrelerce uzaklıktaki ilçeye gidiyordu. Çünkü köyde İnternet tıpkı bir rüya gibi ara sıra belirip kayboluyordu.
Yalnızca bir çocuğa yaklaşamamıştı Meliha. Onun babasını, Vahap’ı, kar tanelerinden buruşmuş yüzünü, odun dolu ellerini gördü bir sabah. Bu adam bir rüyada gezinen kerpiç ev gibi sertti, gülmezdi hiç. Meliha’nın kalbi görünecek kadar çırpınıyordu. Korkuyordu galiba. Yoksa…
Merhaba, Meliha Nur Hanım, dedi Vahap, bahçenin kapısında durup.
Meliha ondan çekinirdi. Adamın yüzünde asık bir kasvet vardı.
Merhaba, dedi tiz bir sesle.
Niye Deryanın hep zayıf notları var?
Çünkü ödev yapmıyor.
O halde zorla yaptırın. Öğretmen kim? Siz mi ben mi?
Meliha kimseyi zorlamaz. Deryanın otizmli olduğunu düşündü, farklı bir uzman gerektiğine inanıyordu.
Hep böyle miydi? diye sordu temkinle.
Vahap yutkundu.
Eskiden ablası Feryalle her şeyi yapardı.
Feryal kim?
Adam kar botundaki kar tanesi gibi yüzünü buruşturdu.
Annesi.
Sorulmaması gereken soruyu sordu Meliha:
Nerede şimdi?
Mezarlıkta.
Lafı oradan oraya dolandırmadan; işin sırrı kolaymış, diyordu arka fonda babasının sesi.
Odunlarla ayakta durmak sıkıntılıydı. Ama bunu söylemekten utandı. En üstteki kütük ayağına düşüp onu acıtınca, Meliha dizleri sızlayarak odunları yere attı. Ağlamamak için zor tuttu kendini. Hem acıdan hem de yetişkin bir adamın yanında beceriksiz göründüğü için. Oysa kendisi de yetişkindi, ama kendini öyle hissetmiyordu.
Yardım edeyim, dedi Vahap.
Olmaz, kendim yaparım.
Görüyorum işte…
Vahap bir rüya gibi odunları taşıdı, kapıya iyice yerleştirdi ve Melihaya dönüp:
Bir şeye ihtiyacın olursa, haber ver, dedi ve gitti.
Neden geldiği meçhul. Birkaç odun için Deryaya not mu kıracak? Hayır…
Küçük kız kafasında dönüp duruyor. Meliha, Deryaya yaklaşmaya çalıştı hep; öğretmenlikte başarısız, çocukta ise üzgün hissediyordu. Müdüre de danıştı.
Boş yere uğraşma, düşük not ver. Yazın özel okula yollarız.
Nasıl yani?
Komisyona yollayacağız, zeka özürlü derler. Elden ne gelir, çocuk öyleyse…
Ama babası diyor eskiden…
Eskisiyle olmaz. Anası üstüne titrermiş, o başaramaz. Babasını dinleme, abartır da abartır…
Siz Vahapa pek sıcak bakmıyorsunuz galiba? dedi Meliha.
Müdür dudaklarını büzdü:
Ben onu sevecek değilim. Çocuk uygun ortamda okumalı.
Meliha bu cevaba razı olmadı. Deryanın özel okula gitmemesi gerektiğini düşündü. İstanbuldan tanıdığı, sevdiği mentor Leman Hanıma telefon etti, fikir aldı ve Deryanın evine gitti. Gitmekten ürktü, papatya çayı bile içti; aslında sevmezdi. Ama annesinden yadigar bir alışkanlık. Onun annesi de vefat etmişti, bu yüzden hikayeye daha çok sarıldı.
Vahap pek hoş karşılamadı:
Biz misafir ağırlamayız normalde, dedi sertçe.
Meliha müdür edasıyla Hem de dudaklarını büzerek! Sınıf öğretmeni olarak çocuğun yetiştiği şartları görmem lazım, dedi.
Derya’nın odası gerçekten harikaydı. Pembe duvarlar, peluş oyuncaklar, bir yığın kitap. Meliha bir an için kıskandı; babası sadecilik hastası, renkli şeyleri sevmezdi. Onun çocukluğu bej tonları ve soluk oyuncaklarla geçmişti.
İlk gidişte pek başarı olmadı. En sevdiği kitap ne, hangi kalemin rengi iyi, bunları sordu. Derya suskun bir şekilde kalemleri getirdi, kitaplardan bahsetmedi. Tam giderken, pembe tavşanın ismini sordu Meliha.
Pamuk, dedi Derya.
Sonraki gidişinde Pamuk için elyaf bir ceket örmüştü. Örmeyi annesinden öğrenmişti, hala onun için örerdi. Fazla kalın ip seçmişti ama Derya çılgınca sevindi, tavşana giydirdi: Güzel! dedi.
Pamuku yeni ceketiyle çizdi Derya. Meliha yanlış bir şekilde ismini yazdı. Derya hemen düzeltti.
Kesinlikle zeka özürlü değil, diye düşündü Meliha.
Her hafta üç kez Deryaya uğrayacağım, dedi Vahapa.
Ekstra param yok, dedi Vahap, kasvetli bir sesle.
Para istemiyorum, kırgınca cevapladı Meliha.
Bunun üstüne anlaştılar.
Müdür bu ziyaretlere hiç sevindi mi dersiniz?
Öğretmende adalet esastır! Bir çocuğu ayırmak yanlış! Hem bunlar çözümsüz vakalardır!
Ben de çok vaka gördüm, keserek dedi Meliha. İnsanın üstünü hemen çizmek doğru değil.
Derya hakikaten farklı bir çocuktu: Az konuşur, göz kaçırır, yazmak yerine çizim yapardı. Ama sayıları iyi biliyor, dilbilgisi kurallarını kapıyordu. İlk yarıyılda zayıf not vermek gerekmedi.
Bir gün Vahap:
Sene başında bir yere gidecek misin? diye kaçamak bir tavırla sordu, adeta Derya gibi gözünü kaçırarak.
Hayır, hiçbir yere gitmeyeceğim, dedi Meliha, utanarak yanağının kızardığını hissederek.
Derya sizi davet etmek istiyor.
Bu tuhaf geldi. Derya pek konuşmazdı ama rüyada gibi… Onu kırmak istemezdi. Yabancı bir evde yılbaşı kutlaması da tuhaf olurdu.
Teşekkür ederim, düşüneceğim, dedi Meliha.
O gece uyuyamadı. Bir kızla bir ay ilgilenmiş olmak, bu yakınlık hissi… Belki de istediği şey buydu. Vahapın ne düşündüğü ne fark eder?
Böyle düşüncelerle uykuya daldı.
Sabah, Alişan aradı.
Ne zaman geliyorsun?
Nasıl yani?
Yılbaşı için… Köyde mi kutlayacaksın?
Evet, kutlayacağım!
Meliha… Yeter artık ama. Babamın tansiyonu fırladı, çok üzülüyor.
Babası hiç aramamıştı.
Doktora gitsin, dedi Meliha, hırçınca.
Gerçekten gelmeyecek misin?
Gerçekten.
Off… Ne yapacağım?
Ne istersen!
Meliha bu sözleri söylerken asla beklemezdi ki, Alişan peynirli börekler, hediyeler ve şampanya eşliğinde kapıyı çalsın.
Madem dağ gitmiyor Muhammede…
Meliha şaşkınlıktan dondu. Kötü bir rüya gibi değildi aslında; Alişanı böyle fedakâr hayal etmemişti. O yılbaşını lüks restoranlarda, canlı müzik, yarışmalar ile geçirirdi. Burada ise televizyon bile yoktu.
Sorun değil, sen varsın ya, dedi Alişan.
Bir tuzak aradı ama bulamadı. Belki de onda çok yanıldım, diye düşündü.
Daha çok içini ısıttı; saklama kutularında en sevdiği yemekler, hediye kutusunda öğretmenler için başvuru kitapları, küçük bir projeksiyon cihazı, klasör…
Teşekkür ederim, diyerek duygulandı. Takı veya teknoloji hediye edersin sanmıştım.
Alişan gülümsedi:
Sen benim hayattaki en değerlimsin Meliha. Köyde yaşamak istiyorsan, köyde yaşarız, dedi. Takıları da getirdim.
Kırmızı kadife kutuyu çıkardı. Ne olduğunu hemen anlamıştı.
Hemen cevap vermesem olur mu? dedi Meliha.
Alişan kırılmadı.
Zaten hemen reddedeceksin diye korkmuştum. Sonsuza kadar beklerim.
Meliha cevap veremedi, kutuyu ceketinin cebine sakladı.
Vahap cep telefonunu biliyordu, ama ev telefonundan aradı.
Düşündünüz mü? dedi.
Kusura bakmayın, bir arkadaşım geldi.
Anladım.
Ve telefonu kapattı.
Bir şeyler acı acı içini burktu. Anladım!… Ne anladı ki? Rüyanın ortasında kimse Meliha’ya bir şey söz vermemişti, ama kırılmış mıydı? Belki de. Derya, Melihayı bekliyordu ve hangi baba kızının üzülmesini isterdi?
Bu düşünceler başını döndürdü. Alişan internet çekmeye, yılbaşı için film bulmaya uğraşıyordu.
Meliha bir düdük sesi duydu. Dışarıyı kontrol etti. Vahap ve Derya kapıda bekliyordu.
Yüzü yanık gibi kızardı.
Kim bunlar? dedi Alişan, sinirli.
O öğrencim, Derya cılızca fısıldadı. Gidip geliyorum…
Derya için bir hediye hazırlamıştı Meliha: Pamukun arkadaşı, pembe bir tavşan kız. Babası olsa rüküşlük derdi.
Vahapa da bir hediye örmüştü; kararsızdı ama yapmıştı: bir çift eldiven.
Hediyeleri kaptı, dışarı fırladı; başı açık, çıplak ayak, botlara kar dolmuştu ama umursamadı.
Merhaba Deryacığım! dedi yumuşak bir sesle. Yeni yılın kutlu olsun! Bak bunu sana aldım.
Derya paketi açtı; tavşanı kucakladı, babasına baktı. Vahap iki paket uzattı: biri büyük, biri küçük. Derya büyükten bir defter çıkardı, çizdiği bir komik roman sayfasıydı.
Teşekkürler, ne hoş çizgi roman!
Küçük paketten bir broş çıktı; altın bir kuş. Meliha gözlerini Vahapa dikti. O bakmıyordu bile. Derya ise, Bu annemin, dedi.
Boğazına bir yumru yerleşti Melihanın.
Biz gidelim, dedi Vahap.
Tabii. İyi yıllar!
Size de…
Deryayı kucaklamak istedi ama cesaret edemedi; minik tavşanı sımsıkı tutup sessizce kaldı.
Kapıdan dönerken Meliha’nın göğsü sıkıştı. İki siluetin görüntüsünden gözlerinin dolduğunu hissetti. Evin kapısından girdiğinde burnunu çekiyordu.
Ne oldu orada? dedi Alişan.
Meliha deftere, elindeki broşa baktı; unuttuğu eldivenleri hatırladı. Bir de Derya’nın annemin dediği broş… Vahapın sadece kızına bakınca ortaya çıkan, nadir, bulaşıcı bir gülümsemesi vardı. İçinde bir kıvılcım filizlendi. Alişana acıdı; ama kendini kandırmak abes olurdu.
Meliha, kadife kutuyu cebinden çıkarıp Alişana uzattı:
Eve dön. Kusura bakma, seninle evlenemem, dedi.
Alişanın yüzü uzadı. Reddedilmeye alışık değildi.
Bir an rüyada gibi geldi Melihaya, sanki biri ona el kaldıracak zannetti. Ama Alişan kutuyu cebine koydu, araba anahtarını aldı, sessizce çıktı.
Meliha yiyecekleri konteynere doldurdu, Vahapa ördüğü eldivenleri kaptı, gerçek bir rüyanın içindeymiş gibi, ihtiyaç duyduğu insanlara doğru koşa koşa gitti…




