Yıllar önceydi… Uzun süredir ebe olarak görev yapıyordum, nice acı-tatlı anılar biriktirmiştim o hastanede. Genelde hemşirelerden ve ebelerden, doğum yapan kadınların ve yakınlarının işlerine doğrudan müdahale edilmez; ancak bir keresinde, genç bir üniversite öğrencisiyle yaşadığımız olay beni farklı davranmaya mecbur etti.
O gün hastaneye, ismi yalnızca gerçek Türk kızlarına verilen Gülcan geldi. Kucağında dokuz ay boyunca taşıdığı bebeğiyle usulca kapıdan içeri adım attı. Şu garip dünyada ne bir doktora görünmüştü ne de kimseyle derdini paylaşmıştı. Yüzünde soru işaretleri vardı, ama doğumdan önce konuşacak vaktimiz de olmadı.
Doğumu örnek olacak kadar sakindi; ne sancıda bağırdı ne de ağladı, söylediklerimi harfiyen yerine getirdi. Oysa yetiştirdiğimiz anne adayları çoğu zaman telaşlı olurlar. Gülcanın sükûneti ve kararlılığı etkileyiciydi. Minik yavru, kucağıma düştüğünde ağlayarak yeni hayatına gözlerini açtı; ben de Gülcana kızının sağlıklı olduğunu, Allaha şükretmemiz gerektiğini söyledim.
Fakat işte o sakin anlarda Gülcan gözyaşlarına boğuldu. Sonra, doğum servisinde kararını açıkladı: kızını devlet korumasına verecek, evlatlık olarak başkasına bırakacaktı. Yetkili mercilere bildirmemizi istedi.
Bizse ona dil döktük. Acele etmemesini, pişman olabileceğini söyledik. Ama Gülcan kararlıydı; bebeğini emzirmek istemiyor, yalnız kalmak istiyordu.
Küçük kız, biberonuna dokunmuyordu; annesinin sütünü koklayınca ağzını büyük bir iştahla açıyor, yokluğuna başı kesik tavuk gibi arıyordu. Gün geçtikçe zayıfladı, kilo kaybetti; bir sonraki vardiyamda gönlüm el vermedi, kimseyi dinlemeden onu tekrar alıp annesinin yanına götürdüm. Gülcana kızının sağlığı için emzirmesi gerektiğini söyledim; bu defa ısrarcı oldum. Bebeğini kucağına alınca, yavru öyle bir kavrayıp sütünü emdi ki; ben acil bir iş bahanesiyle odadan çıktım, yalnız bırakmaya karar verdim.
Yarım saat sonra döndüğümde, Gülcan kucağında uyuyan yavrusuna sarılmış, ikisi huzur içinde mışıl mışıl uyuyordu. Biraz sonra Gülcan, bebeğiyle yanıma geldi, koridordaki masamın yanına oturdu ve konuşmaya başladı.
Babanın, şehirde tanınan meşhur iş insanı Talat Bey olduğunu anlattı. Talat evliydi ve hamile kaldığını öğrenince Gülcana kürtajı teklif etmişti. Gülcan doğurmaya karar verince, Talat her şeyi eşine anlattı. Hanımı affettiyse de, genç kıza hakaret edip baskı yapmış, çocuğu doğurmaması için tehdit etmiş. Ne para, ne tehdit işe yaramış. Sonrasında Talat ortadan kaybolmuş, eşi ise Gülcanın peşini bırakmamış, kızını evlatlık vermesi için sıkıştırmış.
Gülcan gözlerinde çaresizlikle, Onu yanımda tutmak istiyorum ama yurtta büyütmek, parasız ne yapacağımı bilmiyorum… dedi. Sözlerinden etkilendim, ona cesaret verdim. Bizim başhekim, Adanada hatırı sayılır biri olduğundan kendi imkanlarımızla Talat Beye ulaştık, randevu talep ettik. Şaşırtıcı biçimde Talat, davetimizi kabul etti, birkaç saat sonra hastaneye gelerek bütün maddi-manevi meseleleri konuşmaya başladık. Samimiyetle söylemeliyim, bu kadar olgun davranmasını hiç beklememiştim.
Hastaneden çıkınca Gülcan, babasının desteğiyle şehirde bir ev kiraladı; Talat Bey bir yılın kirasını peşin ödedi, başlangıç için de hatırı sayılır bir miktar Türk lirası verdi. Kızının masraflarını üstleneceğini, gelecekte de yanında olacağını taahhüt etti. Belki babalık vicdanı uyandı; yaptığı hatanın sorumluluğunu üstlendi. Gülcan ve kızının hayatı nasıl şekillenecek, hala bilmiyorum… Ama umudum, bir gün güzel bir yuva kurup o minik yavrusuna mis gibi bir aile olacağıdır. Allah yardımcısı olsun, dua ile hatırlıyorum.




