Kocam çalışıyor, ama her şeyin parasını ben ödüyorum.
Soruyorsunuz, hayatımın böyle bir noktasına nasıl geldim ve buna nasıl razı oldum diye. Oysa ben derim ki; seven tüm kadınlar bir nebze kördür. Ben de kördüm. Hayat boyu çabaladım, öğrendim, araştırdım. Annem küçüklüğümden beri bana hep Kızım, iyi bir hayat yaşamak istiyorsan çok çalışmalısın derdi. Bir kadın güçlü ve kendi ayaklarının üstünde durmalı, kötü gün gelirse kimseye muhtaç olmamalı.
Meğerse bu öğüt bana ilginç bir oyun oynayacakmış. Erkeklerle çıkarken hep çok bağımsız davrandım; o kadar bağımsızdım ki çoğu adam bana yaklaşmak istemiyordu. O zamanlar erkekler daha narin, korunmaya muhtaç bir kadın ister; güçlerini ve erkekliklerini göstermek isterlerdi. Ben ise hep kendi kendime yetmeye çalıştım.
Sonra tamamen işime odaklandım. 35 yaşıma kadar bekar kaldım; o zaman Denizi tanıdım. O da benimle aynı yaşta. Bağımsızlığımı kabullenmesine şaşırmıştım. Mesela, bir şeyleri kendim halledeceğim dediğimde hiç karışmadı, yardımcı olmaya çalışmadı. Hiç çiçek getirmedi, kulağıma tatlı ama anlamı olmayan sözler fısıldamadı ki zaten bunlara tahammül edemem. Yanında tam anlamıyla eşit bir partnerdim. Oysa farkında olmalıydım: o sahte eşitlik bana neye mal olacaktı… Gerçekte o bile tam olarak eşit değildi.
Evlendik, ve Deniz benim evime taşındı. Onun kendi evi yoktu, annesiyle kalıyordu. Ben ise kaynanamla yaşamak istemezdim; bu konuda duyduğum hikâyeler hiç hoşuma gitmemişti. İlk ay maaşından hiç para vermedi, parayı annesinin ameliyatı için aldığı krediye yatırdığına dair bana uzun uzun anlattı.
Bir şey demedim; anlayışlı davrandım. Sonuçta bir aileydik, borcu ödesin, sonra her işi beraber yürütürüz diye düşündüm. Ama aradan yedi ay geçti, hâlâ krediyi ödeyemedi. Maaşı az, saatleri düşmüş, bir sorun çıkıyor hep. Ben ise sürekli yemeğe, faturaya, eğlenceye para harcıyorum. Sonra köyde ev almak için para biriktirdiğini anlatmaya başladı örneğin tatil için…
Ama tam beş yıl geçti, bir kez olsun hesabından bir dekont görmedim. Aileydik, diyordu. Sonra bir gün kavga ettik. Nasıl olur da beş yıldır seni ben geçindiriyorum? dedim. Hiç normal değil bu. Toplandı, bavulunu aldı, annesine gitti. Evet, aynen öyle. Üç gün dayanamadım, yeniden çağırdım dönsün diye. Yine aynı hikâye. Bir kuruş vermiyor, hiçbir şeye katkısı yok. Artık çok yoruldum. Kadınca bir hevesle harcama yapmak istesem, yok hep aileye gidiyor param. Ne yapmalıyım? Boşanayım mı? O hiç değişmez mi?
Her şey rüya gibi, sisli bir labirentte dolaşıyor gibiyim. Sesler boğuk, renkler birbirine karışıyor. Elimden paralar uçuşuyor, Deniz ise her seferinde başka bir bahaneyle uzaklaşıyor. Sanki bir zaman makinesinde, bazen eski bir pazarda, bazen bir Ankara sokak lambasının altında, ama hep kendimi aynı yerde, yalnız buluyorum. Saflıkla, gözlerim kapalı bir dünyada, benim gibi nice kadın esiyor rüzgâra karşı. Aradığım cevabı, bir martı kanadında, dalgın bir vapurda mı bulacağım? Yoksa rüya hiç bitmeyecek mi?




