Hadi git, beni duyuyor musun? gözleri dolu dolu fısıldadı Mehmet. Git, bir daha sakın geri gelme! Asla!
Titreyen parmaklarıyla ağır metal zinciri çözdü, ardından Zeytini çitin kapısına kadar çekip, kapıyı açarak onu sokağa itmeye çalıştı.
Zeytin ise hiçbir şey anlamamıştı.
Hakikaten kovuluyor muydu? Ama neden? Ne yapmıştı ki ona?
Ne olur git, yalvarıyorum. Burada kalamazsın. Babam şimdi dönecek ve…
Tam o anda evin kapısı aniden savruldu, elinde baltayla sarhoş bir halde bahçeye çıkan Hakkı göründü.
*****
İnsanlar bir anlığına bile olsa sokakta kalmaya mecbur bırakılan köpeklerin yaşadığı zorluğu hayal edebilseydi, belki hepsinin bakışında daha fazla merhamet, daha az öfke olurdu.
Ama nereden bilsinler? Bizim dertleşebileceğimiz, derdimizi anlatabileceğimiz biri yok ki.
Sokak köpeklerinin dünyasını anlamak zor. Kimseye anlatamıyorlar dertlerini.
Ama bak, ben sana bir hikaye anlatacağım. Hem sevgi, hem ihanet, hem de sadakat üzerine bir hikaye.
Her şey Zeytinin, daha küçücükken istenmemesiyle başladı.
Neden ilk sahibinin gözünde kıymetsiz olmuştu kimse bilmiyor.
Belki sırf doğduğu için bile istenmemişti.
Ve ilk sahibi, iki aylık bu yavruyu, Eskişehir’e yakın bir köy yoluna arabayla getirip…
…gençliğinde hiçbir şey hissetmeden, yolun kenarına bırakmıştı.
Hatta köye bile götürmeye üşenmişti; belki biri sahip çıkar, belki orada hayatta kalır, dememişti.
Yolun kenarında minik Zeytin tek başına kala kalmıştı.
Oradan geçen arabalar, kamyonlar, otobüsler ise vızır vızır geçiyordu bir adım yanlış atsa, allak bullak olacaktı.
Sahibi de belki bunu istemişti zaten.
Ama Zeytinin şansı vardı o gün.
Ve şans, onu Mehmetle karşılaştırdı.
O gün Mehmetin babası ona çok güzel bir bisiklet hediye etmişti. On dört yaşına yeni girmiş, mahallede bisikletini sürüyor, deli gibi seviniyordu.
Bak, köyün dışına çıkma, diye bağırmıştı annesi Meryem, oğlunu bahçe kapısından uğurlarken. Duydun mu beni Mehmet?
Tamam anne, diye bağırmıştı Mehmet, cıvıl cıvıl. Merak etme!
Ama dayanamamış, yeni yapılan ve dümdüz olan asfaltı görmek için köyden biraz çıkıvermiş.
Köy yolları, sen de bilirsin, çukurdan geçilmiyor; gece yürürken bacağı kırmak işten değil.
Asfalt ise mis gibi, arabaların çok geçmediği sessiz bir yol.
Mehmet bisikletiyle neredeyse yola geldiğinde, köşe başında sağdan sola koşuşturan, ne yapacağını bilmeyen bir yavru köpek gördü.
Bir oraya koşuyor, bir arabanın önüne atlayacaktı az kalsın, aniden kaçışıyordu. İzlemesi bile ürkütücü.
“Ne oldu buna, ne işi var burada?” diye düşündü Mehmet, bisikletini kenara bırakırken.
Bisikletini özenle çimenliğe yatırdı ve hızlı adımlarla minik köpeğe yaklaştı.
*****
Anne, baba, bakın kimi buldum! diyerek eve girdi sevgiyle, Mehmet. Yolun kenarına atmış birisi. Onu evimizde tutabilir miyiz? Çok tatlı, vallahi.
Mehmet, yoksa köy dışına çıktın mı? diye kükredi annesi Meryem. Söyledim sana çıkma diye!
Anne, vallahi sadece şoseye kadar gittim ve dönecektim. İyi ki gitmişim yoksa bu yavru ölürdü.
Peki, sen ölseydin ne olacaktı? iç çekti Meryem. Tek başına, bisikletle oralarda ne işin var? Baksana, Allah göstermesin kaza olsa?
Anne, bir daha yapmayacağım, söz veriyorum. Peki köpeği bırakabilir miyim? Bütün bakımıyla ben ilgileneceğim. Hem doğum günüm bugün, unutma…
Daha doğum gününe gerek yok, sırf söz dinlemiyorsun diye dövülmen lazım! deyip başını iki yana salladı Meryem.
Mehmet, sanki köpeği elinden alacaklar diye sımsıkı kendine çekmişti minik köpeği.
O sırada babası Orhan da söze karıştı, o gün biraz keyifliydi, Ne bu kadar kızdın be Meryem? Oğlan büyüdü artık, on dört oldun işte. Biz neler yapardık o yaşta bir hatıra. Köpek de tertemiz. Hem köyün bekçiliğini de yapar. Bırak oğlum köpeği burada, bence bir zararı yok.
Orhan karşı çıkmıyorsa, ben de istemem, diye gülümsedi Meryem, Mehmetin gözlerinin içine bakarak.
Yaşasın! Dünya’nın en iyi ailesi sizsiniz!
Mehmet o kadar mutluydu ki, sorma gitsin!
Daha aynı gün ona bir isim verdi: Zeytin.
Zeytin hem sevimli, hem akıllı, hem öyle bir dosttu ki, Mehmet bisikleti unuttu bile, gününü Zeytinle oynayarak geçirmeye başlamıştı.
İnsan daha ne isterdi ki?
Bir köpek ölümden kurtulmuş, Mehmetin hep istediği dostu olmuştu, anne babası da mutluydu. Masal burada biter sanırsın…
Ama hayat, tabii ki, masal değil.
İşin kötüsü, altı ay sonra başladı.
Bir gün Mehmetin babası Orhan, işten kovulunca bunalıma girip, rakıya sardı.
Ne elinde avucunda varsa içkiyle tüketti; Meryemin yalvarışları ise hiç fayda etmedi.
Üstelik bir süre sonra Orhan değişti, kötüleşti, huysuzlaştı.
Eve küstü, karısı Meryemi de kendi derdinin sebebi gibi görmeye başladı.
Çoğu zaman el de kaldırmaya başladı kadına… Ufak, tefek şeylerden bile hiddetleniyordu; buzdolabındaki yemek yetmiyor, gökte bulut yok, zamlar, şu bu… Her şeyden karısı suçluydu.
Meryem ise Mehmete sürekli “sen sakın araya girme oğlum,” diyordu. “Babana bulaşma, eline koluna bakmaz!”
O kavgalar sırasında Mehmet hep Zeytinin yanına kaçardı. Başını köpeğin yumuşacık tüylerine gömer, usul usul ağlardı.
Zeytin de usulca, dilini Mehmetin yaşlı yüzüne sürerdi, sanki üzülme diyordu.
Bir gün Orhan, Mehmete, bahçede Zeytinle oynarken rastladı, çağırdı, tuttu, birkaç tokat attı. Mehmet önce sabretti, dayanamadı, çığlık attı, kaçmaya çalıştı ama babası pençeleriyle yakaladı.
Tam o anda, normalde sakin olan Zeytin, Orhana karşı ilk kez vahşi gibi havlamaya başladı! Öyle bir havladı ki, adamcağız dondu kaldı.
Mehmet de o fırsatla babasının elinden kurtulabildi.
Ama o akşam Orhan, “Seni öldürürüm!” deyip, sendeleye sendeleye eve yöneldi.
Mehmet anladı, bu iş burada bitmeyecek.
Hadi git, olur mu? diye fısıldadı. Git ve bir daha asla dönme.
Titreyen elleriyle zinciri çözdü, Zeytini kapıya götürüp, dışarı itti.
Zeytin anlayamıyordu, niye kovuluyordu bu evden?
Lütfen git, babam şimdi dönecek, başımıza iş açacak…
O sırada kapı bir daha çarptı, Orhan baltayla çıktı, yüzü öfkeden kıpkırmızı.
Mehmet! bağırdı, Niye köpeği salıverdin, kim dedi sana öyle yap diye?
Baba, lütfen yapma, Mehmet birkaç adım geri çekildi korkudan.
Kendini, Zeytini alıp buradan kaçmaya hazırladı ama… annesini burda bırakmak istemiyordu.
Köpeği bırak, baba. Git yat, ayıl biraz. İnsana benzemiyorsun artık…
Bana bak! Köpek bana havlamayacaktı! Yedirdim, içirdim, bana karşı havlar mı insanın köpeği? Şimdi ona hadini bildiririm, sonra da sana…
Birkaç adım daha attı, sendeledi. O an annesi Meryem de alışverişten geldi.
Orhan yapma, yalvarırım, o bir yavru daha, ağladı Meryem.
Bırak! Şu köpek görsün gününü! Mehmet getirsene lan buraya köpeği!
Artık zaman yoktu. Mehmet Zeytinin gözlerinin içine baktı, burnunu öptü ve dışarı fırlattı.
Hadi git! Hemen git! Affet bizi… Affet bizi Zeytin. Ben bunu istemedim.
Ve Zeytin, bir daha dönmeyeceğini bilerek, hızla ormana koştu.
Bir daha Zeytinin ne halde olduğunu, Mehmet göremeyecekti, tek umudu annesi ve Mehmetin iyi olmasıydı.
*****
Aradan bir… hayır, bir yıl değil, tam yedi yıl geçti.
Yedi yıl boyunca Zeytin bir mucizeye inanarak yaşadı.
Belki bir gün Mehmeti bulacağım diye umdu, yıllar geçtikçe o umut küçüldü. Çünkü Mehmet ve Meryem köyden çoktan gitmişti.
Altı ay sonra, dayanamayıp eski eve döndüğünde kavuştuğu bir şey olmadı.
Kapı aralıktı; Zeytin patiyle itti, içeri girdi. Ev yanık döküktü. Ne Mehmet var, ne Meryem, ne Orhan… Zaten Orhanı hiç istemiyordu.
Dört-beş defa geri geldi, yine de kimsecikler yoktu. Ama içi rahattı, Mehmete ve Meryeme bir şey olmamıştı sanki. Şehirde bir yerlere gitmişlerdi herhalde. Nereye gittiler, ne zaman dönerler, Zeytin için muamma.
Ama biliyordu ki, bir daha o eve dönemeyecekler.
Kendi de dönecek bir yer bulamamıştı.
Zeytin, bir yıl boyunca oradan oraya geçti. Sonunda, yolda bir ihtiyarla karşılaştı, tekrar başladığı köyün yakınlarında.
Sanki hayat tekerrür ediyor.
Kayboldun mu sen? gülerek sordu yaşlıca adam, sakallı, saçları bembeyaz. Benimle gelir misin?
Başka seçeneği yoktu. Peşine takıldı.
Bu yaşlı adam, adı Recep Efendiymiş, meğer o da rakıdan hoşlanırmış ama yüreği tertemizdi.
Onu hep doyurdu, çorba, pilav, kemik ne bulsa verdi. Hatta işe bile götürdü.
Recep Efendi, köy mezarlığının bekçisiydi.
Başta Zeytin mezarların arasında dolaşmaktan ürkse de, alıştı zamanla.
Recep Efendi yalnız bir adamdı, o da Zeytin kadar kaybolmuştu hayatta.
Ne zaman içse, agresifleşmedi; içini döker, başını önüne eğer, Zeytine dert yanardı. Eski karısı, onu terk eden kızı… Kader ortağıydılar.
Zeytin hemen yanına kıvrılır, başını bacağının dibine koyar, sabırla onu dinlerdi.
Recep Efendi sustukça Zeytin eski günleri düşünür, Mehmeti, Meryemi hatırlardı. Orhanı ise asla hatırlamak istemezdi.
Fakat bir gün, mezarlıkta dolaşırken, Zeytin burun buruna onun mezarıyla karşılaştı.
Kokusundan tanıdı, o nefret, o içki kokusu…
Ne oldu orada durdun? dedi Recep Efendi, yanına ayağını sürüyerek. Bakalım, kimmiş… Hakkı, bizim köyden biri galiba. Kendi evinde yanarak gitmiş derler.
Zeytin yaşlı adama merakla baktı.
Eşiyle oğlu şehre göç etti, bu da iyice içince bir gece yanıp öldü. Allahın işine bak… Herkes anlatıyor, karısını dövermiş, oğlu korkarmış. Hak etti derler. Gerçi… ölüye ya hayır, ya susmak düşer. Boş ver…
Çok uzun zaman mezarlıkta birlikte yaşadılar, ta ki Recep Efendi de hayata gözlerini kapatana kadar.
Yine yalnız kaldı Zeytin.
Artık yaşı epey geçmiş, kimse sahip çıkmaz.
Bu yüzden mezarlıkta kalmaya karar verdi. Arada yiyecek bir şeyler de buluyordu, insanlar severdi onu. Başka bir sahibe ihtiyacı yoktu, başka sevgiye yeri kalmamıştı.
Kararını vermişti, burada ömrünü bitirecekti.
Ama bir gün, ara ara kar atmışken, hiç beklemediği bir şey oldu.
O gün mezarlıkta yiyecek ararken, uzaktan iki insan sesi duydu.
Mezarlıkta hafta sonu genelde kimse olmaz, ama bu sefer biri kadın, biri erkek iki kişi, hem de Hakkının mezarının başında konuşuyordu.
Kimdi acaba? Meraktan yaklaşmaya karar verdi.
Oğlum Yelda, diyorum sana, babamın mezarına gelmemiz doğru muydu bilmiyorum. Onca şey yaptıktan sonra, ona affetmek falan… Neyi affedeceğim?
Mehmet, babanı affetmezsen, o rüyaların geçmeyecek. Annene, kendine zulmetti ama… Yine de onu bağışla, içinden at. Annem hep öyle derdi, ölüyü bağışla, sana da huzur gelsin.
Bir süre sessizlik oldu.
Mehmet babasının mezarına baktı, gözleri doldu;
Seni affediyorum baba. Kendim için, annem için, Zeytin için… Keşke seni yüzünden en iyi dostumu kaybetmek zorunda kalmasaydım. Umarım o da iyidir.
Tam o anda, Zeytin onun hemen arkasında durmuş, gözlerini ondan ayıramıyordu.
Mehmet de, sanki birinin baktığını hissedip dönüverdi.
Ne oldu Mehmet? Bir hayalet gördün sanki? dedi Yelda, gülerek.
Hayır, hayalet değil… bir köpek. dedi Mehmet durup.
Mezarlıkta köpek çok olur, ne var yani?
Ben… Ben onu sanki bir yerden tanıyorum… Bir dakika, bu… bu o olmasın sakın!
Birkaç adım attı, yaklaşırken gözleri doldu. Zeytin de dersini almış gibi ona yaklaşmaya başladı. Sonra bir anda koşuşmaya başladılar.
Yelda şaşkınlık içinde, Mehmet yere çömelmiş, Zeytin ön patilerini omzuna dayamış, yedi yıl sonra özlemlerini birbirlerine sarılarak gideriyorlardı.
Köpeğin en derin arzusuydu bu; beklediği dostuna yeniden kavuşmuştu.
*****
Tabii ki Mehmet Zeytini hemen aldı.
Yelda ile de arası çok iyi oldu.
Birlikte yaşamaya başladılar. Önce üç kişi oldular, sonra Zeytin bir gün sokakta bulduğu ufak bir kediyi de getirdi, ona da sahip çıktılar, dördüncü oldular. Derken, tafralı bir bebekleri oldu, adını da Efe koydular.
Sonra Mehmet, köydeki yanık evi tekrar yaptı. Her yıl yazın ailesiyle oraya tatile gidiyor, hepsi birlikte mutlu yaşıyorlardı.
Yaşadıkları zorluklara rağmen, Mehmet de Zeytin de, aileleriyle gerçek mutluluğu buldular.




