Nalan, beş yıldır yoktun, artık hayatım ve ne halde olduğum umurunda olmadı.
Nalan ve Zafer, beş yıl boyunca birlikte yaşamışlardı. Zafer’in çok yüksek bir maaşı yoktu; sıradan bir işçiydi ve kazandığı para kıt kanaat yetiyordu. Nalan ise her zaman varlıklı, hatta zengin bir hayata özenmişti. Bu yüzden, eşi Zaferden daha hali vakti yerinde bir erkekle karşılaştığında içten içe mutlu oluyordu.
Bir gün, hayat ona büyük bir şans sundu. Varlıklı bir iş insanı, Nalanı fark etti ve ona adeta altın dağları vaat etti. Nalan, bu sözlere kanarak Zaferi arkasında bırakıp yepyeni bir hayata adım attı.
Zafer, eşinin bu beklenmedik kararıyla adeta sarsıldı. Önünde diz çöktü, yalvardı, onu bırakmaması için elinden gelen her sözü söyledi. Her şey değişecek, daha çok para kazanacağım, işimi değiştireceğim, gecemi gündüzüme katacağım, yeter ki sen mutlu ol, dedi.
Fakat Nalanın aklı artık çoktan başka diyarlara gitmişti. İstanbul Boğazında bir yatla gezmek, Avrupanın lüks mağazalarında alışveriş yapmak hayaliyle yanıp tutuşuyordu. Zaferin böylesi bir yaşama imkanı asla yoktu, bunu da biliyordu. Ne aşk sözleri ne de dağları yerinden oynatacağına dair verdiği vaatler Nalanı yolundan alıkoydu.
Aradan beş yıl geçti. Nalan otuz iki yaşına bastığında, iş insanı ondan sıkıldı. Çevresinde daha genç, daha alımlı kadınlar biriktiği için Nalana olan ilgisini kaybetmişti. Ona, çok fazla sorunu olduğunu ve kendisinin artık ilgisini çekmediğini söyledi.
Nalan, İstanbulda parasız kalınca ve hiç çalışmasa da para kazanabileceğini sanarak karşılaştığı gerçekler karşısında şaşkına döndü. O güne dek elini bir işe sürmemiş olduğu için, çaresizce eski kocasına dönmeyi aklına koydu. Ne de olsa Zafer, ona sonsuz sevgi sözü vermiş, Kalbim hep seninle demişti. Elbet onu hala bekliyordur diye düşündü.
Nalan, yıllardır uzak kaldığı apartmana yaklaştığında, kapının önünde bir hışırtı duydu. Kapıyı genç bir kadın açtı. Kucağında minik bir kız vardı.
Kızım, sana yine kaç kere söyledim, kapıyı tek başına açmayacaksın, dedi kadın çocuğuna. Ardından Nazikçe, Buyurun, kimi aramıştınız? diye sordu. Nalan, şaşkın-şaşkın kapının önünde durdu.
Zaferi arıyordum. Evde mi? dedi Nalan. Ne yapacağını, ne söyleyeceğini bilemiyordu.
Kadın içeriyi seslendi: Zafer, bir hanımefendi seni soruyor! Adınızı öğrenebilir miyim?
Zafer, kapıya yaklaşıp gözleri Nalanı görünce, şaşkınlık içinde: Nalan! dedi, sonra genç kadına döndü. Hayatım, lütfen içeri geç, biraz konuşmam lazım.
Nalan, elindeki küçük kız ve genç kadına bakıp şaşkına dönmüş halde: Kim bu kadın? diye sordu.
Zafer cevapladı: O, eşim Elif. Kucağındaki de kızımız Derin.
Ne zaman evlendin? Çocuğun bile mi var? Hani sen bana sonsuz aşktan bahsetmiştin? Hayatında benim kadar kimseyi sevemeyeceğine söz vermiştin
Zafer, içten bir tebessümle: O günden bu yana uzun yıllar geçti. Başta çok üzüldüm, çok acı çektim. Ama sonra anladım ki, biri gidince hayat bitmiyor. Elifle tanıştım ve ona kalbimi açtım. O, bana gerçek mutluluğu gösterdi. Bir de güzel kızımız oldu.
Peki, ben ne olacağım?
Nalan, sen beş yıldır yoktun. Hiç aramadın, merak etmedin ne haldeyim. Gözünü başka birinin parasına diktin. Hayatında sadece parayı, rahat ve keyif içinde yaşamayı düşündün. Belki biz zengin değildik ama bu, yaptıklarını haklı çıkarmaz. Şimdi niye döndün? Benim, beş yıl seni bekleyeceğimi mi sandın?
Çok pişmanım! Seni seviyorum!
Nalan, artık bu oyunları bırak. Lütfen git. Ne sana ihtiyacım var, ne de seni görmek istiyorum. O adam artık seni istemeyince eski haline döndün öyle mi? Yapma bunu, git başını al da git.
Nalan, gözyaşlarına boğuldu. Kimse tarafından arzu edilmediğini itiraf etmek zorunda kaldı. Zafer ise geçmişin kiri ve acısından sıyrılıp huzuruna kavuştu, gerçek mutluluğu yeni ailesinde buldu.
Hayatta paranın ya da ihtişamın değil, gerçek sevginin kıymetini anlamak gerekir. Kimi zaman sahip olduklarımızın değerini, onları kaybedince anlarız ama her pişmanlığın geri dönüşü olmaz. Gerçek mutluluk, içten bağlılıkta ve sadakatte saklıdır.




