Şans Olmadan Mutluluk Olmazdı — Sana nasıl talip oldular, şaşkınım doğrusu! Şimdi kucağında çocukla seni kim alacak! Hem o çocuğu nasıl büyüteceksin?! Yardım mardım yok, bilesin! Seni ben büyüttüm, şimdi de yükünü mü taşıyayım? Çık evimden, eşyalarını topla ve bir daha gözüme görünme! Meryem başını eğmiş, teyzesi Vildan’ın bağırışlarını sessizce dinliyordu. Tek umudu, en azından bir iş bulana kadar evde kalabilmekti ama o da suya düşmüştü. — Keşke annem yaşasaydı… Babasını hiç tanımamış, annesi on beş yıl önce sarhoş bir şoförün çarpmasıyla vefat etmişti. Yetkililer onu yetiştirme yurduna vermek istemiş, tam o sırada uzaktan bir akrabası – annesinin üçüncü dereceden kuzeni – sahip çıkmıştı. Hem evi vardı, hem düzenli maaşı; resmi işlemler kolayca hallolmuştu. Küçük, Ege’nin güneyinde bir kasabada yaşıyorlardı. Yazlar kavurucu, kışlar yağmurlu geçerdi. Meryem hiçbir zaman aç kalmamış, üstü başı yerinde, küçük yaşlardan itibaren çalışmayı öğrenerek büyümüştü – bahçesi ve hayvanları olan bir evde iş hiç bitmezdi. Anne sevgisi eksikti belki, ama kimin umrunda? Okulda başarılıydı. Liseyi bitirdikten sonra eğitim fakültesini kazandı. Üniversite yılları hızla geçti; diplomasını alıp memleketine dönerken içi hüzün doluydu. — Defol git, daha fazla görmek istemiyorum! — Teyze Vildan, en azından… — Kes dedim! Genç kız bavulunu aldı, güneşin yakıcı sıcağına çıktı. Bu hale nasıl gelmişti? Utanmış, reddedilmiş, hafifçe belirgin göbeğiyle – hamileliğini gizleyememiş, yalan da söyleyememişti. Bir barınacak yer bulmalıydı. Dalgın ve mahcup yürürken bir ses duydu: — Su ister misin, yavrum? Elli yaşlarında, güçlü yapılı bir kadın meraklı gözlerle onu süzüyordu. — Buyur gel, huzurun varsa başımızın üstünde yerin var. Buz gibi bir sürahi su uzattı. Meryem bir banka oturup kana kana içti. — Biraz dinlenebilir miyim? Çok sıcak… — Dinlen kızım. Nereden geldin? Yanında yük var. — Üniversiteyi bitirdim, öğretmenlik için iş arıyorum. Ama kalacak yerim yok… Tanıdığın kiralık oda var mı? Kadının adı Rabia idi. Kızı baştan sona süzdü; temizdi ama gözleri yorgundu. — Benim evde kalabilirsin. Fazla para istemem, ama kira günü gününe. Uygunsa odanı göstereyim. Kasabanın yalnız, ağırbaşlı kadını dostluğa ve ek gelire sevindi. Odayı gösterdi: küçücük, pencereden meyve ağaçları görünüyor. Bir yatak, eski bir dolap, masa – yeterliydi. Ertesi günlerde Meryem evine yerleşti ve çalışmaya başladı. Rabia ile kısa sürede dost oldu; evi işlerinde yardımcı oluyordu. Her akşam asmanın altında çay içip hayatı konuşuyorlardı. Hamileliği iyi gidiyordu. Meryem hikâyesini anlattı: üniversitedeki sevgilisi Cihan, varlıklı bir akademisyen ailesinin oğlu, hamile olduğunu öğrendiği ilk anda, onu bırakmıştı. Cihan’ın bıraktığı parayı cebine koymuştu – lazım olacağını biliyordu. — Onu öldürmemekle iyi ettin, diye söylendi Rabia. Masum bir çocuk sana neşe getirecek, kızım. Şubat ayında sancılar başladı. Rabia hastaneye götürdü. Meryem sağlıklı bir erkek bebek doğurdu – Ali. Aynı serviste yeni doğan bir kız çocuğunu, annesinin doğar doğmaz terk ettiğini öğrendi. — Bunu emzirip bakabilecek biri var mı? Zayıf, dedi hemşire. Meryem kucağına aldı. Minicikti, süt beyazı. — Adını Melis koyacağım, diye fısıldadı. Kısa süre sonra kız bebeğin babası, Yüzbaşı Bora Kaya geldi; her şey değişti. Taburcu günü, mavi ve pembe balonlarla süslenmiş bir otomobil bekliyordu. Yüzbaşı, hem Meryem’e hem iki bebeğe kol kanat germişti. Kasaba, aylarca konuştu bu evliliği. Yüzbaşı, Meryem’in iyiliğinden çok etkilenmiş, ona evlenme teklif etmişti. Meryem, kucağında Ali ve evlat edindiği Melis ile yepyeni bir hayata adım attı. Kim derdi ki bir yaz günü, bir testi su, herkesin hayatını değiştirecek? Hayat böyle – hiç okumadığın sayfaları birden çeviriverir.

Şans Olmazsa Mutluluk da Olmaz

Sana nasıl sahip çıktı, akılsız kız! Şimdi karnındaki çocukla seni kim ister, ha? Ve nasıl büyüteceksin onu?! Yardım bekleme benden, bilmiş ol! Ben seni büyüttüm, şimdi senin yükünü de mü taşıyacağım? Çık evimden, toparlan ve bir daha gözüm görmesin seni!

Ayşegül yere bakarak, halasının bağırmalarını sessizce dinliyordu. İş bulana kadar en azından kalabilirim diye umduğu son umut da gözünün önünde yıkılıyordu.
Keşke annem yaşasaydı
Babası kimdi bilmiyordu, annesi ise on beş yıl önce sarhoş bir şoförün ezmesiyle hayatını kaybetmişti. O zamanlar yetimhaneye alınacaktı ki, birden uzaktan bir akraba annesinin üçüncü dereceden kuzeni ortaya çıkmıştı. Kadıncağız evini ve düzenli maaşının evraklarla yeterli olduğunu göstererek, onu yanına almıştı.

Ülkenin güneyinde küçük bir kasabanın kenarında yaşıyorlardı; yazı kavurucu, kışı bol yağmurlu geçiyordu. Ayşegül asla aç kalmamış, üstü başı düzgün olmuş, çocukluğundan bu yana ev işlerine alışmıştıbahçeli evde ve hayvanların olduğu yerde iş hiç bitmezdi. Belki anne sevgisi eksikti, ama kimin umurundaydı?

İyi de okurdu. Liseyi bitirince, eğitim fakültesini kazandı. Üniversite yılları bir çırpıda geçti ve elinde diplomasıyla memleketine döndü. Fakat bu sefer yüreği ağırdı.

Hadi artık, gözüm görmesin seni!
Halacığım, hiç olmazsa
Lafı uzatma!
Ayşegül valizini aldı ve o öğle sıcağında eve veda etti. Nasıl bu hallere düşmüştü? Hem üzgün, hem de mahcup; göbeği yeni belirginleşmeye başlasa da hamileliğini inkâr edememişti.

Bir yere sığınmalıydı. Başını öne eğmiş, düşünceler arasında yürürken bir sesle irkildi:
Kızım, su ister misin?

Elli yaşlarında, dinç yapılı bir kadın dikkatle ona bakıyordu.
Gel, buyur. Kötü niyetin yoksa evim açık.
Bir sürahi soğuk su verdi. Ayşegül bir bankta oturarak, suyu bir dikişte içti.

Biraz oturabilir miyim? Hava yanıyor
Otur tabii kızım. Nerelisin? Bavulu görünce merak ettim.
Üniversiteyi bitirdim, öğretmenlik için iş arıyorum. Fakat kalacak yerim yok Evinin boş odasını kiralayan var mı, biliyor musunuz?
Kadının adı Şerifeydi. Temiz, ama üstünde yorgunluğun izi vardı.

Benim yanında kalabilirsin. Çok istemem, ama günü gününe ödersin bana. Olur dersen, odanı göstereyim.
Kasabada yalnızlığından yakınan, biraz da ek gelir isteyen Şerife, onu arka odalardan birine götürdü. Küçük pencere bahçeyi gösteriyordu; yatak, eski bir dolap, masa yeter de artar bile.

Ayşegül sonraki günlerde yerleşti, Şerifeyle hemen dostluk kurdu. Evin işine yardım etti, kardeş gibi oldular. Her akşam asmanın altında çay içip, hayatı konuştular.

Hamileliği iyi gidiyordu. Zamanla bütün sıkıntılarını Şerifeye anlattı: Üniversite aşkı Murat, zengin bir öğretmen ailesinin oğluydu ve hamilelik haberini duyunca hemen ortadan kaybolmuştu. O bırakırken verdiği paraları saklamıştı bir gün lazım olur diye.

Onu öldürmediğine sevindim, dedi Şerife ciddi bir şekilde. O bebek sana mutluluk getirecek, yeter ki sabret.

Şubat ayında doğum sancıları başladı. Şerife telaşla Ayşegülü hastaneye götürdü. Ayşegül, sağlıklı bir erkek bebek dünyaya getirdi adını Can koydu. Odasında kaldığı günlerde, yeni doğmuş bir kız bebekten haberi oldu. Annesi doğar doğmaz kaçmıştı.

Bebeğe süt veren yok mu, çok zayıf, dedi hemşire.
Ayşegül minik kızı kucağına aldı. Kar gibi bir teni vardı.
Sana “Duru” diyeyim, diye fısıldadı.

Bir gün, kızın babası, Jandarma Komutanı Kenan Kaya hastaneye geldiğinde her şey değişti. Taburcu oldukları gün, üzerinde hem mavi hem de pembe balonlarla süslü bir araba bekliyordu. Komutan, onların binmesine yardım etti ve iki paket uzattı: biri mavi, diğeri pembe.

Aylarca kasaba Ayşegülün evliliğini konuştu. Komutan, kızın iyi yüreğine hayran kalıp, ona evlenme teklif etmişti. Ayşegül ise Canı kucağında, Duruyu ise resmi olarak evlat edinip bambaşka bir hayata başlamıştı.

Kim derdi ki, o kavurucu yaz gününde, bir sürahi suyla tüm kader böyle değişecek? Hayat iştehiç okumadığın sayfaları hiç ummadığın anda çeviriveriyor. O gün anladım: Kötülüğün de, iyiliğin de insanın hayatını nasıl etkilediği şansa, alın yazısına ve bir kapı açanın merhametine bağlı. Biraz umut, biraz sabırla her zorluktan bir mucize doğarmış…

Rate article
Lifequest
Şans Olmadan Mutluluk Olmazdı — Sana nasıl talip oldular, şaşkınım doğrusu! Şimdi kucağında çocukla seni kim alacak! Hem o çocuğu nasıl büyüteceksin?! Yardım mardım yok, bilesin! Seni ben büyüttüm, şimdi de yükünü mü taşıyayım? Çık evimden, eşyalarını topla ve bir daha gözüme görünme! Meryem başını eğmiş, teyzesi Vildan’ın bağırışlarını sessizce dinliyordu. Tek umudu, en azından bir iş bulana kadar evde kalabilmekti ama o da suya düşmüştü. — Keşke annem yaşasaydı… Babasını hiç tanımamış, annesi on beş yıl önce sarhoş bir şoförün çarpmasıyla vefat etmişti. Yetkililer onu yetiştirme yurduna vermek istemiş, tam o sırada uzaktan bir akrabası – annesinin üçüncü dereceden kuzeni – sahip çıkmıştı. Hem evi vardı, hem düzenli maaşı; resmi işlemler kolayca hallolmuştu. Küçük, Ege’nin güneyinde bir kasabada yaşıyorlardı. Yazlar kavurucu, kışlar yağmurlu geçerdi. Meryem hiçbir zaman aç kalmamış, üstü başı yerinde, küçük yaşlardan itibaren çalışmayı öğrenerek büyümüştü – bahçesi ve hayvanları olan bir evde iş hiç bitmezdi. Anne sevgisi eksikti belki, ama kimin umrunda? Okulda başarılıydı. Liseyi bitirdikten sonra eğitim fakültesini kazandı. Üniversite yılları hızla geçti; diplomasını alıp memleketine dönerken içi hüzün doluydu. — Defol git, daha fazla görmek istemiyorum! — Teyze Vildan, en azından… — Kes dedim! Genç kız bavulunu aldı, güneşin yakıcı sıcağına çıktı. Bu hale nasıl gelmişti? Utanmış, reddedilmiş, hafifçe belirgin göbeğiyle – hamileliğini gizleyememiş, yalan da söyleyememişti. Bir barınacak yer bulmalıydı. Dalgın ve mahcup yürürken bir ses duydu: — Su ister misin, yavrum? Elli yaşlarında, güçlü yapılı bir kadın meraklı gözlerle onu süzüyordu. — Buyur gel, huzurun varsa başımızın üstünde yerin var. Buz gibi bir sürahi su uzattı. Meryem bir banka oturup kana kana içti. — Biraz dinlenebilir miyim? Çok sıcak… — Dinlen kızım. Nereden geldin? Yanında yük var. — Üniversiteyi bitirdim, öğretmenlik için iş arıyorum. Ama kalacak yerim yok… Tanıdığın kiralık oda var mı? Kadının adı Rabia idi. Kızı baştan sona süzdü; temizdi ama gözleri yorgundu. — Benim evde kalabilirsin. Fazla para istemem, ama kira günü gününe. Uygunsa odanı göstereyim. Kasabanın yalnız, ağırbaşlı kadını dostluğa ve ek gelire sevindi. Odayı gösterdi: küçücük, pencereden meyve ağaçları görünüyor. Bir yatak, eski bir dolap, masa – yeterliydi. Ertesi günlerde Meryem evine yerleşti ve çalışmaya başladı. Rabia ile kısa sürede dost oldu; evi işlerinde yardımcı oluyordu. Her akşam asmanın altında çay içip hayatı konuşuyorlardı. Hamileliği iyi gidiyordu. Meryem hikâyesini anlattı: üniversitedeki sevgilisi Cihan, varlıklı bir akademisyen ailesinin oğlu, hamile olduğunu öğrendiği ilk anda, onu bırakmıştı. Cihan’ın bıraktığı parayı cebine koymuştu – lazım olacağını biliyordu. — Onu öldürmemekle iyi ettin, diye söylendi Rabia. Masum bir çocuk sana neşe getirecek, kızım. Şubat ayında sancılar başladı. Rabia hastaneye götürdü. Meryem sağlıklı bir erkek bebek doğurdu – Ali. Aynı serviste yeni doğan bir kız çocuğunu, annesinin doğar doğmaz terk ettiğini öğrendi. — Bunu emzirip bakabilecek biri var mı? Zayıf, dedi hemşire. Meryem kucağına aldı. Minicikti, süt beyazı. — Adını Melis koyacağım, diye fısıldadı. Kısa süre sonra kız bebeğin babası, Yüzbaşı Bora Kaya geldi; her şey değişti. Taburcu günü, mavi ve pembe balonlarla süslenmiş bir otomobil bekliyordu. Yüzbaşı, hem Meryem’e hem iki bebeğe kol kanat germişti. Kasaba, aylarca konuştu bu evliliği. Yüzbaşı, Meryem’in iyiliğinden çok etkilenmiş, ona evlenme teklif etmişti. Meryem, kucağında Ali ve evlat edindiği Melis ile yepyeni bir hayata adım attı. Kim derdi ki bir yaz günü, bir testi su, herkesin hayatını değiştirecek? Hayat böyle – hiç okumadığın sayfaları birden çeviriverir.