Geç Kalan Bir Hediye: Emekli Öğretmen Ayşe Hanım’ın Bir Kültür Merkezi Aboneliğiyle Hayatına Katılan Küçük Bir Umut ve Kendine Ayırdığı Zamanın Hikâyesi

Otobüs birden yavaşladı, Zeynep Hanım hemen iki eliyle tutunma demirine sarıldı, parmaklarının altında pütürlü plastik hafifçe esnedi. Pazardaki torbası dizlerine çarptı, elmaları paket içinde sessizce yuvarlanıverdi. Çıkış kapısına yakın duruyor, kaç durak kaldığını kafasında hesap ediyordu.

Kulakta kulaklık yine kısık kısık cızırdıyordu. Torunu rica etmişti, Babaanne, olur ya, ben ararım, sakın kapatma! demişti. Telefon çantanın dış gözünde, kaya gibi ağır duruyordu. Yine de Zeynep Hanım çaktırmadan fermuarı bir daha yokladı, tam kapanmış mı diye.

Kafasında eve girince yapacaklarını canlandırıyordu: Kapıdan içeri girip torbayı mutfağa bırakacak, ayakkabılarını çıkarıp kapının yanında sıraya dizecek, mantosunu askıya, atkısını da yerine yerleştirecek. Aldığı sebzeleri yerli yerine koyacak, tencereye su doldurup çorbayı ocağa koyacaktı. Akşam oğlu uğrayıp yemek kaplarını alacaktı. Oğlunda nöbet vardı, evde yemek yapmaya vakit bulamıyordu.

Otobüs bir daha ani fren yaptı, kapılar açıldı. Zeynep Hanım korka korka basamaklardan indi, demire tutunup evinin önüne çıktı. Bahçede çocuklar top oynuyordu, küçük bir kız neredeyse scooterıyla çarpacaktı ama son anda döndü. Apartman girişinden kedi maması ve sigara kokusu geliyordu.

Eve girince torbasını bırakıp ayakkabılarını çıkarıp usulca duvara dizdi. Mantosunu askıya, atkısını rafa bıraktı. Mutfağa geçip aldıklarını yerleştirmeye koyuldu: havucu diğer sebzelerin yanına, tavuğu buzdolabına, ekmeği kutuya. Tencereyi çıkarıp musluktan avucunu örtene kadar su doldurdu.

O sırada masadaki telefon titredi. Zeynep Hanım ellerini havluyla silip telefonu çekti yanına.

Efendim Arda, dedi, az biraz telefona eğilerek sanki böylece oğlunu daha iyi duyacak gibi.

Anne selam, nasılsın? oğlunun sesi aceleciydi, arkada birileri bir şeyler soruyordu.

İyiyim oğlum, çorbayı da koydum. Geliyor musun bu akşam?

Geleceğim de Anne bak, bizim anaokulunda tekrar tamirat için para toplanıyor. Yine bana yardımcı olur musun? Yani hani geçen seferki gibi

Zeynep Hanım hemen evrak çekmecesindeki gri deftere, harcamalarını yazdığına yöneldi.

Ne kadar gerekiyor?

Valla üç bin lira verebilirsen iyi olur. Herkes bir şeyler veriyor ama şimdi zor zaman Biliyorsun işte, iç çekti.

Tamam oğlum, hallederim, dedi Zeynep Hanım.

Sağ ol annecim, Allah senden razı olsun. Akşam gelip alırım. Hem şu senin güzel çorbandır yine.

Telefon kapandığında tenceredeki su çoktan fokurdamaya başlamıştı. Tavukları ekleyip tuzunu, defne yaprağını koydu. Sonra masaya oturup defterini açtı. Emekli maaşı satırında, mavi tükenmezle dikkatlice yazılmış bir tutar vardı. Altında faturalar, ilaçlar, torunlara, ekstra masraf yazılıydı.

Okul tamiri diye yeni bir satır açtı, üç bin lirayı yazarken kalemi bir an havada tuttu. Rakamlar alttan itilmiş gibi yana doğru kaydı. Keşke daha çok kalsaydı ama felaket de değildi. Neyse, idare ederiz, diye düşündü ve defteri kapattı.

Buzdolabında küçük mıknatıslı bir takvim duruyordu. Alt tarafında Kültür Merkezi. Abonelikler başladı. Klasik müzik, caz, tiyatro. Emekliye indirim var, yazıyordu. Mıknatısı komşusu Şenel Hanım, geçen yıl doğum gününe börek getirirken getirmişti.

Zeynep Hanım son günlerde çay suyu kaynamasını beklerken kendini sık sık bu yazıyı okurken buluyordu. Şimdi de gözü abonelik sözcüğüne takıldı. Genç kızken lise arkadaşıyla filarmoniye giderdi. O zamanlar bilet ucuzdu ama kuyruk beklemen gerekirdi. Dondurucu havada saatlerce titreyip şakalaşırlardı; saçları uzun, ensede topuz, üstünde en iyi elbisesi, ayağında tek topuklu ayakkabısı olurdu.

Salonu gözünde canlandırdı, sahneyi yıllardır görmemişti. Torunlarla hep çocuk etkinliklerine gidiyordu, ama o başka türlüydü orada gürültü, balonlar, ıvır zıvır. Oysa; burası Şimdi ne konser var, kim gelir-gider, enginliği yoktu.

Mıknatısı alıp çevirdi. Arkasında bir internet adresi ve telefon vardı. Siteden zaten anlamazdı ama telefon numarası Mıknatısı tekrar yerine taktı, ama aklından atamadı.

Kafayı mı yedim? Torunuma mont alınacak, çocuk büyüyor, her şey ateş pahası artık, dedi kendine.

Kalktı, ocağın altını kısıp masaya geri döndü. Defterini tekrar açmadı. Çekmeceden zor gün için ayırdığı eski bir zarfı çıkardı. Son birkaç ayda kenara attığı paralar içindeydi. Az da olsa, gerekirse çamaşır makinesi bozulsa veya kan tahlili çıkarsa yeterdi.

Paraları sayarken reklamdaki cümleler dilinde döndü.

Akşamleyin Arda geldi. Montunu sandalyeye astı. Poşetten plastik kapları çıkardı.

Ooo, mercimek çorbası! Anne her zamanki gibi döktürmüşsün. Sen yedin mi bari?

Yedim, yedim oğlum. Sen tabağını doldur. Parayı da hazırladım, dedi Zeynep Hanım, zarfı alıp üç bin lirayı dikkatle sayarken.

Anne, bari kalan paraları deftere yaz da, bir yerlerde açık kalmasın.

Yazıyorum oğlum, her şeyim düzenli, dedi.

Oldu o zaman, sen ne âlâ ekonomistsin. Bu arada Cumartesi çocukları sana bırakabiliyor muyuz? Bizim Merveyle markette işimiz var, yoksa kimselere bırakamayacağız.

Olur tabii oğlum, başka işimiz mi var zaten.

Oğlu biraz işten, biraz patrondan, yeni kurallardan bahsetti. Çıkarken:

Anne, kendine de bir şeyler al, bak hep torunlara, bize alıp duruyorsun, dedi.

Her şeyim var benim, bana ne lazım ki? dedi Zeynep Hanım.

Sen bilirsin, deyip gitti Arda.

Kapatınca ev yine sessizliğe büründü. Zeynep Hanım bulaşığı yıkadı, masayı topladı. Sonra bir daha mıknatısa gözü gitti. Oğlunun sorduğu soru kulaklarında: Sen kendine hiç bir şey almıyor musun?

Sabah uyanınca bir süre tavana bakarak kaldı. Torunlar okul ve kreşteydi; oğlu işe gitmişti. Akşama kadar kimse gelmeyecekti. Gün aslında boş gibi görünse de; çiçekleri sulama, yerleri silme, eski gazeteleri ayıklama gibi ufak tefek işler vardı.

Kalktı, doktorun gösterdiği gibi birkaç esneme hareketi yaptı. Sonra çayı ocağa koyup demliğe biraz çay döktü. Suyun kaynamasını beklerken tekrar buzdolabındaki mıknatısı çıkardı:

Kültür Merkezi. Abonelikler

Telefonu alıp minik rakamları çevirdi. Heyecanı biraz artmıştı. Karşıda birkaç uzun, birkaç kısa bipten sonra kadın sesi duyuldu:

Kültür Merkezi, gişe buyurun.

Merhaba, dedi Zeynep Hanım, ağzı kuruyarak. Ben şey için aradım abonelik.

Tabii efendim, hangi tür konser için ilgileniyorsunuz?

Ne var mesela?

Kadın sabırla anlattı: Senfoni orkestrası, oda müziği, Türk Sanat Müziği akşamları, çocuk etkinlikleri.

Emeklilere indirimimiz var dedi kadın. Ama abonelik yine de biraz fiyatlı oluyor. Dört konserlik.

Tek tek de alabiliyor muyuz?

Alabilirsiniz, ama tek bilete göre pahalıya gelir. Abonelik daha avantajlı.

Zeynep Hanım defterdeki rakamları, çekmecedeki zarfı düşündü. Fiyatı sorunca duyduğu tutar kafasında koca bir taş gibi yankılandı. Olmaz değildi ama kara gün zarfı neredeyse boşalırdı.

Bir düşünün, kararınız olursa acele edin, kontenjan hızlı bitiyor, dedi kadın.

Teşekkür ederim, dedi Zeynep Hanım ve kapattı.

Çaydanlık whistle çalıyor, Zeynep Hanım kendine çayı koydu, masaya oturdu. Defterin yeni bir sayfasına Abonelik yazdı, yanına ücreti ekledi. Sonra Dört konser notunu düştü. Kafasından maliyeti aylara bölerek hesapladı; o kadar korkutucu gelmedi. Artık marketten daha az tatlı alabilirdi; kuaförü de erteleyip saçını kendi toparlardı.

Torunlarının yüzleri geldi gözünün önüne. Küçük olan bir süredir legoların yeni setini istiyordu, büyüğü de dans ayakkabısı. Oğlu ile gelin de kredi taksitine dertleniyordu. Üstelik kendi isteği, tuhaf şekilde ayıp gibi hissettiriyordu sanki konsere değil, yasak bir şeye gidiyormuş gibi.

Defteri kapattı, karar veremeden. Kalkıp yerleri sildi, sonra çamaşırları gözden geçirdi, kaloriferin üstüne astı. Ama salon düşüncesi aklından çıkmadı.

Öğleden sonra kapı çaldı. Komşusu Şenel Hanım, bir kavanoz salatalık turşusuyla geldi.

Al, dedi, benim dolap doldu. Nasılsın?

Bir şekilde, güldü Zeynep Hanım. Düşünüyorum da biraz

Bir an duraksadı, yüksek sesle söylemek zordu.

Neymiş düşündüğün? dedi Şenel Hanım, eline tığ işini aldı.

Şey, konser varmış burada, abonelik satıyorlar. Ne zamandır salon etkinliğine gitmedim ama fiyatı da yüksek.

Şenel Hanım kaşlarını kaldırdı.

Bana ne? İstiyor musun, git! Para mesele mi?

Para işte dedi Zeynep Hanım.

Ay para, para Sen ömrünü ailen için feda ettin. Oğluna yine para verdin mi? Verdik. Torunlara almadığın hediye mi kaldı? Peki kendine? Yıllanmış şal, eski mantoyla idare Bir defa da kendini düşün, azıcık keyif harcaması yapsan ölür müsün?

Bir defa değil tabi canım, hafifçe çıkıştı Zeynep Hanım. Gençken çok giderdim.

Ee o zaman bilet on kuruştu! Şimdi devir başka. Ve bu senin hakkın, kimseye minnet etmezsin.

Onlar yine gereksiz masraf diyecekler, dedi Zeynep Hanım sessizce.

Demesinler, hiç söyleme. Ne var yani, doktora gidiyorum dersin. Hem sen kimseden gizli saklı mı yaşamak zorundasın?

Sen çocuk değilsin lafı hafifçe içine dokundu, hem alınma hem utanma arası bir şey hissetti.

Doktora yine gidiyorum zaten, dedi. Yine de korkuyorum, ya gidemezsem, ya yolda bir şey olursa

Korkma, asansör var. Hem iki saat oturacaksın, dans edilmiyor ki!

Biraz daha sohbet ettiler, fiyatları, ilaçları konuştular. Şenel Hanım gidince Zeynep Hanım telefonu eline aldı, gişe numarasını aradı ve çabuk karar vermeden, Ben sanat müziği akşamlarına abonelik almak istiyorum, dedi.

Yerinde, gişeye, kimlik kartı ile gelmesi gerektiği söylendi. Bir kâğıda saati ve adresi yazıp buzdolabına mıknatısa yapıştırdı. Kalbi hızlı hızlı çarpıyordu.

Akşam gelini Merve aradı.

Zeynep Hanım, Cumartesi kesin geliyor musunuz? dedi. Bizim elektronik mağazasında kampanya var, müthiş indirimli.

Geliyorum kızım, dedi Zeynep Hanım.

Allah razı olsun. Size ne getirelim, çaykurabiye?

Hiçbir şey getirmeyin, bana hiçbir şey gerek yok, dedi Zeynep Hanım.

Sonra buzdolabındaki adresli notu inceledi. Gişe altı buçukta kapanıyordu, ona göre erken çıkmak lazımdı.

Gece rüyasında bir konser salonu gördü: kırmızı kadife koltuklar, ışıklar, şık insanlar. Ortada bir yerde oturmuştu, elinde program kağıdı, kıpırdamaya bile çekiniyordu.

Sabah ise, ne gereği var diye içi sıkıldı. Başımı belaya soktum resmen, şimdi bir sürü iş çıkacak, diye düşündü.

Ama sabah kahvaltıdan sonra dolaptaki not yerli yerinde duruyordu. En iyisi, en iyi mantosunu çıkardı, düğmelerini kontrol edip tüylerini temizledi. Kalın atkısını ve rahat ayakkabılarını giydi. Çantaya kimlik, cüzdan, gözlük, tansiyon ilacı ve bir şişe su koydu.

Çıkmadan önce, antrede tabureye oturup bir dakikalığına dinlendi. Baş dönmesi yoktu, ayakları yerindeydi. Yavaş yavaş giderim, diye düşündü kapıyı çekerken.

Durağa kadar yolu sayarak ağır ağır yürüdü. Otobüs hemen geldi. Kalabalıktı, genç bir çocuk hemen yer verdi. Teşekkür edip cama yakın oturdu, çantasını sıkıca tutuyordu.

Kültür Merkezi merkezi iki durak ötede çıktı. Yüksek, sütunlu, önünde afişler asılı bir binaydı. Girişte iki kadın çene çalıyor, elleriyle heyecanlı bir şey anlatıyordu. İçeride eski tahta ve toz kokusuna kantinden gelen kek kokusu karışıyordu.

Gişe hemen sağdaydı, görevli kadın isteğini sordu, kimliği aldı.

Emeklilere indirimimiz var, dedi. Şansınyız, orta sıralardan iyi bir yer kaldı.

Küçük kutucuklu oturma planını gösterdi, ama Zeynep Hanım neredeyse bir şey anlamadı. Kafasını salladı yeter.

Ücreti duyunca eli titredi. Cüzdanından paraları saydı; bir an caymak, Sonra gelirim demek istedi. Ama arkada sırası gelen homurdandı, birisi öksürdü. O da yüzüne bakmadan parayı bıraktı.

Buyurun, aboneliğiniz, dedi görevli, tarihli kartı uzatırken. İlk konser iki hafta sonra. Erken gelin, yerinizi rahat bulun.

Abonelik kartı çok güzeldi; üstünde bir sahne fotoğrafı, içinde minik yazıyla program adları. Zeynep Hanım kartı özenle pasaport ve tarif defterinin arasına koydu, hep yanında taşırdı zaten.

Çıkışta bacakları hafifçe hafifleyince kapı önündeki bankta soluklandı. Yanında iki genç müzikten konuşuyordu, adı sanı bilmediği gruplardan. Anlattıklarını yabancı dil gibi dinledi.

Al işte Bileti aldım. Dönüş yok artık, dedi içinden.

İki hafta her zamanki gibi geçti. Torunlar hasta oldu, onları evde tuttu, komposto yaptı, ateşleri ölçtü. Oğlu erzak getirdi, saklama kaplarını aldı. Kaç kere konsere gideceğinden bahsedecekti, her defasında başka konuya girdi.

İlk konser sabahı, erken uyandı. İçinde sınav öncesi gibi bir huzursuzluk vardı. Akşam için yemekleri önceden hazırladı, mutfağı topladı. Oğlunu aradı.

Akşam evde yokum, haberiniz olsun, telefon edin, dedi.

Nereye? diye şaşkınlıkla sordu Arda.

Yalan söylemek istemedi ama doğruyu da çekinerek söyledi:

Kültür Merkezine, konsere gidiyorum.

Telefonda bir sessizlik oldu.

Hangi konser anne ya? Sana ne gerek var şimdi, gençler doluşur, gürültü filan

Disko değil ya! Türk Sanat Müziği gecesi.

Kim çağırdı seni oraya peki?

Kimse çağırmadı, dedi Zeynep Hanım. Aboneliği kendi aldım.

Sessizlik daha da uzadı.

Ciddi misin anne? Şimdi bizim durumumuz O parayla Yani bilirsen

Biliyorum, sözünü kesti Zeynep Hanım. Ama bu benim birikimim.

Kendi bile şaşırdı tonu bu kadar kararlı olunca. Telefonu sıktı, tepki bekledi.

Peki, iç çekti Arda. Senin paran, senin tercihin. Sonra sıkışınca bana kızma ama. Kendine dikkat et, üşütme, yaşın da malum

Yaşımız başımız var ama oturup müzik dinleyelim, yük taşımayacağım neticede!

Tamam tamam. Dönünce ara, içim rahat etsin, dedi Arda.

Konuşmadan sonra masada, biraz da tir tir titreyerek kartı eline aldı. Sanki büyük, cesur, hatta ayıp bir şey yapmıştı, ama geri adım atmak istemiyordu.

Akşam üstü hazırlandı: en iyi lacivert elbisesini, iyi çoraplarını, az topuklu ayakkabılarını giydi. Saçını normalde olduğundan uzun taradı.

Dışarı çıktığında hava kararmıştı. Vitrinlerde ışıklar, durakta insanlar birikmişti. Çantasını göğsüne bastırdı, içinde kartı, pasaportu, mendili, ilacı.

Otobüs kalabalıktı, ayağına biri bastı, pardon, dedi. Her durakta kendi inişini saydı. İneceği durak anons edilince kapıya zorla ulaştı.

Kültür Merkezinin girişinde her yaştan insan vardı. Yaşlı çiftler, genç kadınlar, birkaç genç adam Rahatladı, kendisinden yaşlı başlı başkaları da vardı.

Girişte paltosunu vestiyere bırakıp fiş aldı, Zal tabelasını takip etti.

Salon yarı karanlıktı, koltuklar üstünde minik ışıklar yanıyordu. Kapıda görevliye kartı uzattı.

Altıncı sıra, dokuz numara, dedi kadın, kartı kontrol ederek.

Zeynep Hanım sıradaki insanlardan afedersiniz diyerek geçti, sonunda koltuğuna oturdu, çantasını kucağına aldı. Kalbi hala küt küt atıyordu, ama bu sefer sevinçle.

Çevresindekiler programı inceliyordu. O da kendi elindeki programı açtı, satırları parmağıyla okudu. Şarkı isimlerinin çoğu yabancıydı ama tanıdık bir bestecinin adını gördü, gençliğinde radyodan çok dinlediklerinden.

Salonun ışıkları yavaşça karardı. Sunucu çıktı, kısa bir konuşma yaptı. Zeynep Hanım, içeriği kaçırdı bile; asıl önemli olan evde tava başında değil de orada oturuyor olduğunu hissetmekti.

İlk akorlarla birlikte tüyleri diken diken oldu. Solistin sesi derin ve hafif kısıktı. Sevgiden, ayrılıktan, uzak yoldan bahseden sözler ona hiç yabancı gelmedi. Yıllar önce benzer bir salonda, yanında artık hayatta olmayan bir yakınla oturduğu anı hatırladı.

Gözleri doldu ama ağlamadı. Çantasının kenarını tutup sadece dinledi. Bir ara vücudu gevşedi, nefesi düzene girdi. Müzik salonu dolduruyor, onun hayatındaki tüm alın yazısı ve tasarrufun kısır döngüsünü kısa süreliğine unutturuyordu.

Arada bacakları biraz ağrıdı, sırtı uyuştu. Fuayeye çıktı dolaşmaya. İnsanlar sohbet ediyordu, kimisi kek, kimisi plastik bardakta çay içiyordu. O da küçük bir çikolata aldı normalde israf deyip geçerdi.

Ne güzelmiş, dedi, bir parça kırarak.

Yanında oturan kadın, açık renk takım elbiseyle, ona döndü:

Güzel konser, değil mi? dedi.

Evet vallahi, dedi Zeynep Hanım. Onca yıldır hiç gelmedim.

Ben de, gülümsedi kadın. Hep birşey oluyor, torun, ev, bahçe Dedim ki şimdi gitmezsem, ne zaman gideceğim?

Bir-iki kelime programdan, sanatçıdan sohbet ettiler. Zil çalınca herkes salona döndü.

İkinci yarı çabucak bitti. Zeynep Hanım paranın, biletin derdini bırakmıştı. Sadece müziği dinliyordu. Konser bitince uzun uzun alkışladı diğer herkes gibi.

Dışarıda hava açmış, serindi. Durağa yürürken ayakları biraz uyuştu, ama içinde zarif bir huzur vardı. Büyük bir coşku değil, aksi halde küçük ve kendine önemli bir şey başarmıştı.

Eve gelir gelmez oğluna telefon etti.

Geldim eve, dedi. Çok iyiydi.

Nasıl geçti? dedi Arda. Üşümedin ya sakın?

Yok oğlum, güzeldi vallahi, dedi Zeynep Hanım.

Oğlundan bir süre ses gelmedi, sonra:

İyi, senin keyfin yerindeyse bana yeter. Yalnız fazla açılma, hâlâ tadilat işlerimiz var.

Biliyorum oğlum, dedi Zeynep Hanım. Ama daha üç konserim var. Biletini peşin aldım.

Üç tane mi? şaşırdı Arda. O zaman git artık madem. Ama temkinli ol.

Ceketini askıya asıp çantasını yerine koydu. Mutfağa geçip kendine çay koydu, masaya oturdu. Abonelik kartı önünde hafif buruşmuş duruyordu. Tarihleri ajandaya özenle yazdı, yuvarlak içine aldı.

Bir hafta sonra oğlunun yeni bir tamirat harcaması için para istediği gün defterini açıp uzun uzun rakamlara baktı. Sonunda,

Yarımını verebilirim, geri kalana ihtiyacım var, dedi.

Ne için? dedi Arda alışkanlıkla.

Zeynep Hanım oğlunun yorgun yüzüne, göz altındaki halkalara baktı:

Kendi için, dedi sakin. Bana da lazım artık.

Oğlu bir şey diyecekti, sonra sen bilirsin anne deyip sustu.

O akşam evde yalnızken eski bir fotoğraf albümünü çıkardı. Bir karede gençliği, açık renk elbiseyle, başka şehirdeki konser salonunun önünde gülümsüyordu, elinde program kağıdı.

Uzun uzun baktı o yüze; aynadaki bugünüyle birleştirmeye çalıştı. Sonra albümü kaldırdı yerine.

Buzdolabındaki mıknatısın yanına bir not daha astı: Sonraki konser 15inde. Altına da Erkenden çık yazdı.

Hayatı tepeden tırnağa değişmemişti. Yine sabah çorbasını koyuyor, çamaşır yıkıyor, polikliniğe gidiyor, toruna bakıyor, oğluna halâ para desteği veriyordu. Sadece, derinde bir yerde artık kendine ait küçük planları olduğu için kendini suçlu hissetmiyordu.

Bazen dolabın yanından geçerken o tarihli notu okşuyordu. Her seferinde Ben hâlâ yaşıyorum, hâlâ isteme hakkım var, diye içinden geçiriyordu.

Bir akşam gazete karıştırırken belediyenin kütüphanesinde ücretsiz yaşlılara İngilizce kursu ilanını gördü. Üstünü yırtıp, abonelik kartının yanına koydu. Sonra çayını yudumladı, Acaba bu kadarı fazla mı cüretkar? diye düşündü.

Kalsın, önce konserler bitsin. Belki sonra bakarız, dedi kendine.

İlanı deftere sıkıştırdı ama bir şeyler öğrenmenin, yaş fark etmeksizin, mümkün olduğunu hissetmeye başlamıştı. Akşam uyumadan önce camdan baktı; bahçede lambalar yanıyor, kulağında kulaklıklarla bir genç dolaşıyor, başka bir çocuk asfalta top vuruyordu.

Elini pencereye dayadı, derin bir huzur hissetti. Hayat her zaman olduğu gibi akıyordu. Yine sorumluluk, yine kısıtlama vardı. Ama bunların arasında, o salonlarda geçen dört akşam ve belki de yeni bir dil mümkün olabilirdi.

Mutfakta ışığı kapatıp odasına geçti, dikkatlice yorganı üstüne çekerek yattı. Yarın yine her zamanki gibi: market, telefonlar, yemek. Ama duvardaki ajandasında küçük bir daire vardı artık. Kimse fark etmese bile, o küçük daire hayatında az ama önemli bir şeyi değiştirmişti.

Rate article
Lifequest
Geç Kalan Bir Hediye: Emekli Öğretmen Ayşe Hanım’ın Bir Kültür Merkezi Aboneliğiyle Hayatına Katılan Küçük Bir Umut ve Kendine Ayırdığı Zamanın Hikâyesi