-İyi Kadın. Onsuz Ne Yapardık? -Sen Ona Ayda Sadece İki Bin Lira Veriyorsun. -Ayşe, Biz Evimizi Onun Üzerine Tapuladık Mehmet yatağından kalktı, yavaşça yan odaya geçti. Loş gece lambasının ışığında, yaşlı gözlerle eşine baktı. Yanına oturup dinledi. – Galiba iyidir. Kalktı, mutfağa gitti. Ayranını açtı, banyoya uğradı. Sonra kendi odasına döndü. Yatağa uzandı ama uyuyamıyor: -Biz Ayşe’yle doksan yaşına geldik. Kaç yıl yaşadık? Yakında Hakk’ın rahmetine kavuşacağız, etrafımızda kimse yok artık. Kızımız Asuman’ı kaybettik, altmışına daha gelmemişti. Oğlumuz Murat da yok artık. Hep gezip dolaşırdı… Torunumuz Elif ise yirmi yıldır Almanya’da, dedesiyle ninesi aklına bile gelmiyor. Onun da çocukları büyümüştür belki… Ne zaman uyuduğunu fark etmedi bile. Bir ele dokununca uyandı: -Mehmet, iyi misin? – ince bir ses duydu. Gözlerini açtı, karşısında eşi. -Ne oldu Ayşe? -Hiç, yatıyorsun, hiç kımıldamıyorsun diye baktım. -Daha ölmedim! Hadi sen de uyu! Sürünerek attığı adımlar sesi. Mutfakta ışık yandı. Ayşe Hanım bir bardak su içti, banyoya gitti, odasına geçti. Yatağa uzandı: -Bir gün uyanacağım, bakacağım ki artık o yok. Ne yaparım o zaman? Belki de önce ben giderim. Mehmet’im mezar işlerimizi bile önceden ayarladı. Böyle şeyler önceden yapılır mıymış? Belki de iyi yaptı. Bizim için kim uğraşacak? Torun bizi unuttu, komşu Fatma Hanım arada uğrar. Evin anahtarı onda, maaşımızdan bin lira ona veriyoruz, alışverişimizi yapar. Paramız nereye harcansın ki? Dördüncü kattan da kendimiz inemeyiz zaten. Mehmet Bey gözlerini açtı, güneş odaya vuruyordu. Balkona çıktı, çınar ağacının yeşil tepesi göz kırpıyordu. Yüzünde bir tebessüm: -Bak, yazı da gördük! Eşini ziyarete gitti. O düşünceli yataktaydı. -Ayşe, bırak artık üzülmeyi! Gel bir şey göstereyim. -Hiç halim yok! – yaşlı kadın zor kalktı. – Nereye götürüyorsun? -Gel gel! Omzundan destek olup balkona çıkardı. -Bak, çınar nasıl yeşil! Sen diyordun ya, “Yaza ulaşamayız,” ulaştık işte! -Ahh, gerçekten! Güneş ne güzel parlıyor. Beraberce balkon bankına oturdular. -Hani ben seni o zaman lisede sinemaya davet etmiştim ya… O gün de çınarın dalları yeşermişti. -Hiç unutur muyum? Kaç yıl geçti üstünden? -Yetmişten fazla… Yetmiş beş yıl! Uzun uzun gençliklerini andılar. İnsanın yaşı ilerleyince çoğu şey unutuluyor, bazen dün ne yaptığını bile, ama gençlik asla unutulmuyor. -Çenemiz düştü yine… – dedi eşi ve kalktı. – Daha kahvaltı bile yapmadık. -Ayşe, güzel bir çay koy! Ot çayı içmekten bıktım. -Sağlığımıza iyi değil. -İnce yap bari, bir de şeker koy hadi. Mehmet Bey incecik demlediği çayı, üzerine minik bir peynirli sandviçle içerken eski sabahlardaki demli ve şekerli çayını, poğaçalarını, pankeklerini hatırladı. Komşu içeri girdi. Gülerek sordu: -Nasılsınız bakalım? -Doksanlıkların nesi olacak, – şakayla yanıtladı dede. -Şaka yapıyorsan iyisindir. Size ne getireyim? -Fatma, biraz tavuk eti aliver, – dedi Mehmet Bey. -Doktor yasak demedi mi? -Tavuk olur. -İyi, makarna suyuna tavuklu çorba yaparım. Kadıncağız ortalığı topladı, bulaşıkları yıkadı gitti. -Ayşe, hadi balkona gidelim, – dedi adam. – Güneşte ısınıralım. -Gidelim! Komşu yine geldi, balkona çıktı: -Güneşi mi özlediniz? -Çok güzel oldu burada Fatma Hanım! – gülümsedi Ayşe Hanım. -İyi, ben şimdi size burda biraz sütlü mısır getireyim, ardından çorba yapmaya başlarım. -Bak ne iyi kadın, – ardından baktı Mehmet, – Onsuz ne yapardık? -Sen ona sadece iki bin lira veriyorsun ayda. -Ayşe, biz evimizi onun üstüne yaptık. -Ondan haberi yok. Öğleye kadar balkonda kaldılar. Öğlen makarna çorbasında bol et, patates vardı: -Daima Asuman’la Murat’a böyle çorba yapardım çocukken, – dedi Ayşe Hanım. -Bize yaşlılıkta başkaları yemek pişiriyor, – iç çekti adam. -Demek ki kaderimiz böyleymiş, Mehmet’im, bizden sonra ağlayacak kimsemiz kalmadı. -Tamam Ayşe, üzülme artık. Hadi biraz kestirelim! -Mehmet derler ki: “Yaşlı da, çocuk da bir olurmuş.” Her şey çocuklar gibi oldu; ezmeli çorba, gündüz uykusu, beş çayı… Mehmet Bey biraz şekerleme yaptı ama yine uyku tutmadı. Hava değişiyor ondan mı, bilmiyor. Mutfağa gitti. Masada Fatma Hanım’ın özenle koyduğu iki limonlu su vardı. İkisini de iki elle tutup dökmeden eşinin odasına geçti. Kadıncağız camdan dalgınca bakıyordu: -Ne oldu Ayşe, canın mı sıkkın? – gülümsedi. – Gel iç şu suyu! Kadın bir yudum aldı. -Senin de uykun kaçtı mı? -Hava etkiledi. -Ben de sabahtan beri iyi hissetmiyorum, – başını üzüntüyle salladı. – Sanırım pek azım kaldı. Beni güzelce toprağa ver tamam mı? -Ayşe, söyleme öyle laflar. Ben sensiz ne yaparım? -Biri, illaki önce gidecek. -Bırak şimdi! Gel yine balkona çıkalım. Akşama kadar oturdular. Fatma peynirli ekmek yaptı. Birlikte yiyip sonra televizyon izlediler. Artık yeni filmleri anlamak güç. O yüzden eski komedileri ve çizgi filmleri izliyorlardı. O gece bir çizgi film izleyip kalktı Ayşe Hanım: -Yatacağım. Yorgunum. -Ben de yatacağım. -Dur! Bir güzel bakayım sana! – dedi eşi aniden. -Niye bakıyorsun? -Sadece bakmak istedim. Uzun süre göz göze bakıştılar. Galiba gençliklerini, o umut dolu günleri düşündüler. -Hadi ben seni yatağına götüreyim. Ayşe koluna girdi, yavaşça ilerlediler. Adam dikkatlice üstünü örttü ve kendi odasına geçti. İçi çok sıkılmıştı, uyuyamadı. Sanki hiç uyumamıştı, ama saat gece iki olmuştu. Eşinin odasına gitti. Ayşe açık gözlerle yatıyordu: -Ayşe! Elinden tuttu. -Ayşe? Ayşe! Bir anda nefes alamadı. Kendi odasına döndü, hazırladığı belgeleri masanın üstüne koydu. Tekrar eşinin yanına döndü. Uzun süre yüzüne baktı. Sonra yanına yatır, gözlerini kapadı. Birden kendini genç Ayşe’siyle, yetmiş beş yıl öncesinin güzel Ayşe’siyle gördü. Kadın bir ışığa doğru yürüyordu. O da peşinden gitti, elini tuttu. Sabah Fatma Hanım odaya girince onları yan yana buldu. Yüzlerinde huzurlu bir tebessüm vardı. En sonunda, komşu ambulansı aradı. Gelen doktor hayretle baktı: -Birlikte vefat etmişler… Demek birbirlerini çok seviyorlarmış. Onları aldılar. Fatma Hanım bitkin bir halde masadaki kağıtlara baktı ve üzerinde kendi adı yazan vasiyeti gördü. Başını ellerine gömdü ve ağlamaya başladı… Beğenmeyi unutmayın ve düşüncelerinizi yorumlarda paylaşın!

– Çok iyi bir kadın. Onsuz ne yapardık ki?
– Ama ona sadece iki bin lira maaş veriyorsun.
– Sevgi, biz zaten evi onun üstüne yaptık ya.

Nihat usulca yataktan kalktı, ağır adımlarla yan odaya geçti. Loş gece lambasında, eski gözleriyle eşine baktı. Yavaşça yanına oturup bir süre dinledi.

– Galiba bir şey yok, iyi

Yine ağır adımlarla mutfağa geçti. Dolaptan kefiri çıkardı, bir bardak koydu, sonra banyoya gitti. Ardından yine kendi odasına döndü.

Yatağa yattı ama uykusu gelmedi:

– Sevgiyle ikimiz doksan yaşına geldik be. Onca yıl nasıl geçti? Az kaldı, artık öbür tarafa da yaklaşmışız, etraf bomboş.

Kızımız Sibel, daha altmışına bile gelmeden gitti. Oğlumuz Baran da yok artık, o da vaktinde çok savruldu Bir torun var, Pelin, ama o da Almanyada, yirmi seneden fazla oldu giteli. Bizi ansadığı falan yok. Kendi çocukları da büyümüştür şimdi

Nasıl uyuya kaldığını bile anlamamış.

Bir el dokununca gözünü açtı:

– Nihat, iyi misin? İncecik bir sesle sordu biri.

Gözlerini araladı, eşi baş ucunda.

– Sevgi, ne oldu?

– Yatıyorsun, hiç kıpırdamıyorsun da korktum.

– Gayet iyiyim, git uyu!

Sevgi Hanım ağır adımlarla mutfağa gitti, bir bardak su içti, banyoya uğradı. Odasına döndü, yatağa uzanırken düşündü:

– Bir gün uyanırım, Nihat artık olmaz yanımda. Ne yaparım ben? Ya da belki ben ondan önce giderim.

Nihat mezarımızı bile ayarladı şimdiden. Eskiden böyle şeyler erkenden yapılır mı derdim, ama hakikaten iyi oldu, kim uğraşacak bizimle?

Pelin hiç aramaz sormaz. Sadece komşumuz Emine gelir gider, o da anahtarı bizde. Nihat her ay maaşımızdan bin lira veriyor ona, eve yiyecek alıyor, lazım olanı getiriyor. Biz zaten dördüncü kattan inip çıkamıyoruz artık.

Nihat pencereye döndü. Güneş süzülüyordu içeriye. Balkona çıktı, taze erik ağacının dallarını gördü. Hafifçe gülümsedi:

– Meğer yazı da görecekmişiz!

Eşinin yanına uğradı. O, yatağında dalgın oturuyordu.

– Sevgi, hadi boşa üzülme. Gel sana bir şey göstereceğim.

– Ay dizlerim kalmadı ki, ne göstereceksin şimdi? Sevgi Hanım zorla kalktı.

– Gel dedim işte, hadi

Omzuna tutunarak balkona çıkardılar.

– Bak Sevgi, erik ağacı yemyeşil. Sen diyordun ya yaza çıkamayız diye, yaşadık işte!

– Oy, harbiden! Güneş de ne güzel vuruyor.

Beraber balkonda, bankta oturdular.

– Hatırlıyor musun, ilk defa seni sinemaya götürmüştüm. Daha lisede O gün de böyle ağaçlar yeni yeşillenmişti.

– Hiç unutur muyum? Kaç sene oldu?

– Yetmiş yetmiş beş yıl.

Oturup uzun uzun gençliklerini andılar. Yaşlanınca geçen günü hatırlamıyor insan, ama gençliği hiç unutulmuyor.

– Ay! Hiç yememişiz daha Sevgi kalktı. Şimdi kahvaltı yapalım.

– Sevgi, güzel bir çay demle, şu bitkilerden bıktım artık.

– Yasak ya bize.

– Az şekerle, açık olsun. Hadi kurban olayım.

Nihat o hafif çayı yudumlayıp üzerine incecik dilim peynirli ekmekle kahvaltısını etti, bir zamanlar kahvaltıların börekli, reçelli, mis gibi çaylı olduğu günleri düşündü.

Komşuları Emine uğradı. Gülümseyerek baktı:

– Ne yapıyorsunuz bakalım?

– Doksanlık dede ne yapsın kızım, şakacı bir tonla.

– Şaka yapıyorsan iyisin demek. Bir şey alayım mı marketten?

– Et al Emine! dedi Nihat.

– Size yasak.

– Tavuk serbest.

– Alırım, size şehriyeli tavuk çorbası yaparım!

Emine masayı topladı, bulaşığı yıkadı, sonra çıktı.

– Sevgi, gel yine balkona çıkalım, güneş ne güzel vuruyor.

– Hadi.

Emine tekrar balkona geldi:

– Güneş kaçırmayın, sıcak sıcak oturun.

– Burası çok iyi vallahi, Emine! Sevgi Hanım mutlu gülümsedi.

– Şimdi size pilav da getireyim, sonra çorbaya başlarım.

Nihat, kapıdan gidişini izledi.

– Helal olsun, çok iyi biri. Onsuz kalamazdık.

– Ama ona ayda sadece iki bin lira veriyorsun…

– Sevgi, evi onun üstüne yaptık zaten.

– Bilse ne olurdu?

Balkonda sohbet ede ede öğle oldu. Öğlen Emine nefis bir tavuk çorbası yaptı; didiklenmiş etli, patatesli

– Ben de çocuklara böyle çorba yapardım, Sibelle Barana, dedi Sevgi Hanım özlemle.

– Al bak, şimdi ise başkası yemek yapıyor bize, iç geçirdi Nihat.

– Herhalde bizden geriye kalan kimse olmayacak, Nihat Arkada ağlayacak kimsemiz yoktu.

– Tamam Sevgi! Yeter ki canımızı sıkmayalım. Az kestirelim biraz!

– Nihat, derler ya, İhtiyar da çocuk gibidir. Hakikaten öyle, ezilmiş çorbamız, uyku vaktimiz, beş çayımız

Nihat biraz uyudu, ama tam dalmadı. Hava değişiyor galiba diye düşündü, yine mutfağa geçti. Masada, Eminenin özenle hazırladığı iki bardak meyve suyu vardı. İkisini de alıp Sevginin odasına gitti.

Sevgi dalgın pencereye bakıyordu.

– Ne oldu hayatım, moralin mi bozuk? Al, hadi meyve suyu içelim!

Bir yudum aldı.

– Sen de uyuyamadın mı?

– Hava herhalde

– Ben de sabahtan beri kötüyüm, dedi Sevgi, başını hafifçe sallayarak. Galiba pek vaktim kalmadı. Beni iyi uğurlar mısın Nihat?

– Sevgi, neler diyorsun Sensiz nasıl yaşarım ben?

– Biri önce gidecek nasılsa.

– Yok, hadi çıkalım yine balkona!

Akşama dek oturdular. Emine akşam peynirliden minik gözlemeler yaptı. Onlar da yediler, sonra her akşam olduğu gibi televizyonu açıp eski filmler, çizgi filmler izlediler. Yenilerini pek anlamıyorlardı, o yüzden alıştıkları eski tatlı filmleri seçtiler.

Bu akşam sadece bir kısa çizgi film izleyebildiler.

Sevgi kalktı:

– Ben yatayım, çok yorgunum.

– Ben de yatayım o zaman.

– Dur, sana şöyle bir dikkatlice bakayım tekrar. dedi Sevgi ansızın.

– Niye ki?

– Sadece bakmak istedim.

Uzun uzun baktılar yüz yüze. Kesin gençlikleri akıllarına gelmiştir, o ihtimalleri, hayalleri düşündüler.

– Gel bakayım, seni yatağına götüreyim.

Sevgi Nihatın koluna girdi, ağır adımlarla birlikte yürüdüler.

Nihat özenle Sevgiyi örttü, odadan ayrıldı.

O gece içi daralmıştı, uyuyamadı bir türlü.

Sanki hiç gözünü yummamış gibiydi, ama dijital saat gece ikiyi gösteriyordu. Kalkıp Sevginin odasına geçti.

Sevgi gözleri açık yatıyordu.

– Sevgi!

Elini tuttum.

– Sevgi, nolur! Sev-gi!..

Aniden nefes alamaz oldu. Kendi odasına dönüp evrakları masaya koydu, sonra tekrar Sevgiye döndü. Uzun uzun yüzüne baktı Sonra yanına yatıp gözlerini kapadı.

O an Sevgiyi, yıllar önceki genç hâliyle gördü rüyasında. O bir yerlere koşuyordu, uzaklarda bir ışığa doğru. Nihat da hemen peşinden, yakalayıp elini tuttu.

Sabah Emine odaya girdiğinde, yan yana yatıyorlardı. İkisinin de yüzünde tarifsiz mutluluk vardı.

Emine hemen ambulansı aradı.

Doktor gelip baktı, şaşkınlıkla başını salladı:

– Aynı anda vefat etmişler Demek ki çok sevmişler birbirlerini

Nihatla Sevgiyi aldılar. Emine ise güçsüzce sandalyeye oturdu. Gözünün ucuna masadaki evraklarla kendi adına düzenlenmiş vasiyet ilişti.

Başını ellerinin arasına gömdü; gözyaşlarına engel olamadıEliyle masaya uzandı, üzerindeki vasiyet mektubunu titreyen parmaklarıyla aldı. Zarfların üzerinde kendi adı yazıyordu, altında ise Nihatın el yazısı: Evimiz, bu candan dost Eminemize. Bizi yalnız bırakmadı. Hakkımız ona helaldir.

Bir damla gözyaşı düştü kağıdın üstüne. Sessizce balkona çıktı, sabah güneşi yeni yeni erik ağacının dallarından sızıyordu. Öylece oturdu, ellerinde mektupla, pencereden süzülen ilkbahar seslerini dinledi.

Gözlerini gökyüzüne kaldırdı. İçini bir huzur kapladı; bu ev, çatısındaki kuşlar, erik ağacı ve güneş Hepsi sanki Sevgiyle Nihatın vedasındaki o mutlu gülümseyişin devamıydı.

Emine başını eğip hafifçe fısıldadı:
– Merak etmeyin, burası hiç boş kalmayacak.

Ve bankta, sabah güneşiyle erik yapraklarının arasından iki serçenin hopladığını gördü: Sanki Sevgiyle Nihat yeniden gülüşüyor, yeni başlayan baharı selamlıyordu.

Rate article
Lifequest
-İyi Kadın. Onsuz Ne Yapardık? -Sen Ona Ayda Sadece İki Bin Lira Veriyorsun. -Ayşe, Biz Evimizi Onun Üzerine Tapuladık Mehmet yatağından kalktı, yavaşça yan odaya geçti. Loş gece lambasının ışığında, yaşlı gözlerle eşine baktı. Yanına oturup dinledi. – Galiba iyidir. Kalktı, mutfağa gitti. Ayranını açtı, banyoya uğradı. Sonra kendi odasına döndü. Yatağa uzandı ama uyuyamıyor: -Biz Ayşe’yle doksan yaşına geldik. Kaç yıl yaşadık? Yakında Hakk’ın rahmetine kavuşacağız, etrafımızda kimse yok artık. Kızımız Asuman’ı kaybettik, altmışına daha gelmemişti. Oğlumuz Murat da yok artık. Hep gezip dolaşırdı… Torunumuz Elif ise yirmi yıldır Almanya’da, dedesiyle ninesi aklına bile gelmiyor. Onun da çocukları büyümüştür belki… Ne zaman uyuduğunu fark etmedi bile. Bir ele dokununca uyandı: -Mehmet, iyi misin? – ince bir ses duydu. Gözlerini açtı, karşısında eşi. -Ne oldu Ayşe? -Hiç, yatıyorsun, hiç kımıldamıyorsun diye baktım. -Daha ölmedim! Hadi sen de uyu! Sürünerek attığı adımlar sesi. Mutfakta ışık yandı. Ayşe Hanım bir bardak su içti, banyoya gitti, odasına geçti. Yatağa uzandı: -Bir gün uyanacağım, bakacağım ki artık o yok. Ne yaparım o zaman? Belki de önce ben giderim. Mehmet’im mezar işlerimizi bile önceden ayarladı. Böyle şeyler önceden yapılır mıymış? Belki de iyi yaptı. Bizim için kim uğraşacak? Torun bizi unuttu, komşu Fatma Hanım arada uğrar. Evin anahtarı onda, maaşımızdan bin lira ona veriyoruz, alışverişimizi yapar. Paramız nereye harcansın ki? Dördüncü kattan da kendimiz inemeyiz zaten. Mehmet Bey gözlerini açtı, güneş odaya vuruyordu. Balkona çıktı, çınar ağacının yeşil tepesi göz kırpıyordu. Yüzünde bir tebessüm: -Bak, yazı da gördük! Eşini ziyarete gitti. O düşünceli yataktaydı. -Ayşe, bırak artık üzülmeyi! Gel bir şey göstereyim. -Hiç halim yok! – yaşlı kadın zor kalktı. – Nereye götürüyorsun? -Gel gel! Omzundan destek olup balkona çıkardı. -Bak, çınar nasıl yeşil! Sen diyordun ya, “Yaza ulaşamayız,” ulaştık işte! -Ahh, gerçekten! Güneş ne güzel parlıyor. Beraberce balkon bankına oturdular. -Hani ben seni o zaman lisede sinemaya davet etmiştim ya… O gün de çınarın dalları yeşermişti. -Hiç unutur muyum? Kaç yıl geçti üstünden? -Yetmişten fazla… Yetmiş beş yıl! Uzun uzun gençliklerini andılar. İnsanın yaşı ilerleyince çoğu şey unutuluyor, bazen dün ne yaptığını bile, ama gençlik asla unutulmuyor. -Çenemiz düştü yine… – dedi eşi ve kalktı. – Daha kahvaltı bile yapmadık. -Ayşe, güzel bir çay koy! Ot çayı içmekten bıktım. -Sağlığımıza iyi değil. -İnce yap bari, bir de şeker koy hadi. Mehmet Bey incecik demlediği çayı, üzerine minik bir peynirli sandviçle içerken eski sabahlardaki demli ve şekerli çayını, poğaçalarını, pankeklerini hatırladı. Komşu içeri girdi. Gülerek sordu: -Nasılsınız bakalım? -Doksanlıkların nesi olacak, – şakayla yanıtladı dede. -Şaka yapıyorsan iyisindir. Size ne getireyim? -Fatma, biraz tavuk eti aliver, – dedi Mehmet Bey. -Doktor yasak demedi mi? -Tavuk olur. -İyi, makarna suyuna tavuklu çorba yaparım. Kadıncağız ortalığı topladı, bulaşıkları yıkadı gitti. -Ayşe, hadi balkona gidelim, – dedi adam. – Güneşte ısınıralım. -Gidelim! Komşu yine geldi, balkona çıktı: -Güneşi mi özlediniz? -Çok güzel oldu burada Fatma Hanım! – gülümsedi Ayşe Hanım. -İyi, ben şimdi size burda biraz sütlü mısır getireyim, ardından çorba yapmaya başlarım. -Bak ne iyi kadın, – ardından baktı Mehmet, – Onsuz ne yapardık? -Sen ona sadece iki bin lira veriyorsun ayda. -Ayşe, biz evimizi onun üstüne yaptık. -Ondan haberi yok. Öğleye kadar balkonda kaldılar. Öğlen makarna çorbasında bol et, patates vardı: -Daima Asuman’la Murat’a böyle çorba yapardım çocukken, – dedi Ayşe Hanım. -Bize yaşlılıkta başkaları yemek pişiriyor, – iç çekti adam. -Demek ki kaderimiz böyleymiş, Mehmet’im, bizden sonra ağlayacak kimsemiz kalmadı. -Tamam Ayşe, üzülme artık. Hadi biraz kestirelim! -Mehmet derler ki: “Yaşlı da, çocuk da bir olurmuş.” Her şey çocuklar gibi oldu; ezmeli çorba, gündüz uykusu, beş çayı… Mehmet Bey biraz şekerleme yaptı ama yine uyku tutmadı. Hava değişiyor ondan mı, bilmiyor. Mutfağa gitti. Masada Fatma Hanım’ın özenle koyduğu iki limonlu su vardı. İkisini de iki elle tutup dökmeden eşinin odasına geçti. Kadıncağız camdan dalgınca bakıyordu: -Ne oldu Ayşe, canın mı sıkkın? – gülümsedi. – Gel iç şu suyu! Kadın bir yudum aldı. -Senin de uykun kaçtı mı? -Hava etkiledi. -Ben de sabahtan beri iyi hissetmiyorum, – başını üzüntüyle salladı. – Sanırım pek azım kaldı. Beni güzelce toprağa ver tamam mı? -Ayşe, söyleme öyle laflar. Ben sensiz ne yaparım? -Biri, illaki önce gidecek. -Bırak şimdi! Gel yine balkona çıkalım. Akşama kadar oturdular. Fatma peynirli ekmek yaptı. Birlikte yiyip sonra televizyon izlediler. Artık yeni filmleri anlamak güç. O yüzden eski komedileri ve çizgi filmleri izliyorlardı. O gece bir çizgi film izleyip kalktı Ayşe Hanım: -Yatacağım. Yorgunum. -Ben de yatacağım. -Dur! Bir güzel bakayım sana! – dedi eşi aniden. -Niye bakıyorsun? -Sadece bakmak istedim. Uzun süre göz göze bakıştılar. Galiba gençliklerini, o umut dolu günleri düşündüler. -Hadi ben seni yatağına götüreyim. Ayşe koluna girdi, yavaşça ilerlediler. Adam dikkatlice üstünü örttü ve kendi odasına geçti. İçi çok sıkılmıştı, uyuyamadı. Sanki hiç uyumamıştı, ama saat gece iki olmuştu. Eşinin odasına gitti. Ayşe açık gözlerle yatıyordu: -Ayşe! Elinden tuttu. -Ayşe? Ayşe! Bir anda nefes alamadı. Kendi odasına döndü, hazırladığı belgeleri masanın üstüne koydu. Tekrar eşinin yanına döndü. Uzun süre yüzüne baktı. Sonra yanına yatır, gözlerini kapadı. Birden kendini genç Ayşe’siyle, yetmiş beş yıl öncesinin güzel Ayşe’siyle gördü. Kadın bir ışığa doğru yürüyordu. O da peşinden gitti, elini tuttu. Sabah Fatma Hanım odaya girince onları yan yana buldu. Yüzlerinde huzurlu bir tebessüm vardı. En sonunda, komşu ambulansı aradı. Gelen doktor hayretle baktı: -Birlikte vefat etmişler… Demek birbirlerini çok seviyorlarmış. Onları aldılar. Fatma Hanım bitkin bir halde masadaki kağıtlara baktı ve üzerinde kendi adı yazan vasiyeti gördü. Başını ellerine gömdü ve ağlamaya başladı… Beğenmeyi unutmayın ve düşüncelerinizi yorumlarda paylaşın!