Testte çıkan iki çizgi, ona yeni bir hayata geçiş bileti olmuştu; ama en yakın arkadaşı için cehenneme açılan bir kapıydı. Düğününü alkışlayanların çoğu ihanetin baş aktörleri olduğunu bilmiyordu, fakat hikayenin finisajını, herkesin sadece saf bir piyon sandığı biri yaptı.
O zamanlar, hafif bir sonbahar rüzgarı kaldırımda ilk sararan yaprakları çevikçe savuruyordu. İstanbulun o kalabalık sokaklarından geçerken, cam kapılara vardığında bir an duraksadı; sanki yenilenen bir hayata adım atacak cesareti topluyordu. Kapıyı azimle açtığında, içeri onu taze çekirdek kahve, vanilya ve yeni çıkan poğaça kokuları sardı. Bakışları, yarı karanlık salonun loşluğunda bir masadan diğerine süzüldü ve sonunda geniş pencereli köşede bekleyen arkadaşı göz göze geldi; küçücük bir el sallama, hem sıcak hem mahcup, ve adımlarında önce tereddüt, sonra hızlanarak ilerledi.
Selam canım, kusura bakma geciktim, trafik bugün İstanbulda tam bir çileydi. Sesi sakin ama titrek bir duyguyla yankılandı.
Pencere kenarında oturan genç kadın, düşüncelerden sıyrılıp gözlerini ona kaldırdı hem buluşmanın sevinci hem de hafif bir sitem parladı, ama hızla alışıldık sıcaklığa dönüştü.
Bir Türk kahvesi süresince geciktin, daha fazla değil. Fincanını kenara iterek zamanını hayallere dalmak için kullandığını gösterdi. Şimdi anlat bakalım, ne oldu, neden akşamki sinema planımızı bile bekleyemedin? Hani güle oynaya o yeni, umut dolu filme gidecektik dedik.
O film… Biraz beklesin. Bu akşam çok daha anlamlı. Sebebi büyük hem de! Sözleri neşeyle çıkarken, yüzünde içten bir mutluluk belirdi, ortam bile ışıklandı.
Hadi bakalım, nedir bu sebep? Sakin ama gözlerinde kuşku kıvılcımıyla sordu.
Bu sabah oradaydık… Kadıköyde, nikah dairesinde. Resmi başvuruyu yaptık. Bir ay sonra nikah!
Orada derken? Ciddi misin?
Nesi garip ki? Sonuçta iki yılı geçti beraberliğimiz, bu önemli ve düşünülmüş bir adım.
Bir ayda tüm hazırlıkları yetiştirebilecek misin? Cevabı dalgındı, sanki kafasında çözüm arıyor ama bulamıyordu.
Büyük bir şölen düşünmüyoruz. Sade bir tören olacak, sevdiklerimizle, onların olmadığı bir gün hayal edemem. Nikah, belki güzel bir akşam yemeği; sonra evlere, yeni bir başlangıca…
Niye böyle hemen oluyor? Biraz zaman verseniz, her şeyi ince ince planlasanız…
Bebek bekliyorum. Dudaklarından neredeyse fısıltı ile çıktı, ama kelimeler masanın üstünde, yeni titreşimlerle asılı kaldı. Yana eğildi, yüzü sabah güneşiyle aydınlanmış bir Çin porseleni gibi ışıl ışıldı. Düğün benim için esas değil, ama O fotoğraflar da olsun diyor, gerçekten kutlama olsun istiyor. Her şey güzel olursa, ufak bir tatile çıkarız; tabii sağlık izin verirse. Cümleler coşkulu bir dere gibi döküldü, ama karşısındaki heyecanına eşlik etmiyordu; sanki bir taş kesilmiş, fincan sapını sertçe tutuyordu. Buradasın değil mi? O gün yanımda olacaksın değil mi? En yakın dostumsun
Evet, tabii ki olurum… Yanıtı, boğuk ve derinlerden gelirken neredeyse nefes almadan çıktı.
Neyin var? Endişeyle süzüldü yüzüne. Hasta gibisin, ne oldu?
Bilmem… Karnım bir anda ağrıdı, midem bulanıyor. Eve dönsem daha iyi olacak galiba. Bunu yarına bırakalım, dinlenip konuşuruz.
Seni bırakayım, yakın sayılır yollarımız?
Hayır, gerek yok. Anneme uğrayacağım, burada oturuyor; bana iyi gelir.
Yarın görüşürüz o zaman?
Tabii
Arkadaşının gölgesi kapıdan kaybolurken, kafasında bir tek soru vardı. Neden? Elini karnına götürdü, iç güdüyle bir şeylerin eksik olduğunu hissetti. Nasıl bu kadar bencilce coşmuştu? Üç ay önce can dostu çok ağır bir ayrılık yaşamıştı, detaylarını hiç açmamıştı; o zamandan beri gözlerinde hiç dağılmayan bir karanlık vardı. Ve o, kendi mutluluğu içinde körleşmişti. O anda, utancı ve pişmanlığı sırtına ağır bir yük gibi bindi. Yavaşça dışarı çıktı, arabasına doğru yürüdü; peşinden gelen mahcubiyetin yüküyle.
Diğer kadın ise, kafeden fırlayıp yokuşu neredeyse koşarak çıktı; bir taksiye el etti, adresi kısa ve net verdi.
Apartmanda merdivenleri çıkarken kalbi boğazında, kulaklarında zonkluyordu. Sabırsız ardışık kapı zilleri, ta ki kapı açılana dek sürdü.
Ne arıyorsun burada? Sesi, canı sıkkın ve diyalogdan kaçan bir adam.
Konuşmamız lazım. Cevap beklemeden elini savurup giriverdi, erkek parfümü ve yabancılık kokan bir eve adım attı.
Ne konuşacağımız var ki?
Her şeyi. Hem ikimizi hem de senin o yaklaşan nikahını.
Ne konuşulacak ki? Kapı eşiğinde dikilmiş, bakışları soğuk ve kibirliydi.
Duyduğum doğru mu? Nikah başvurusu ve… bebek haberi?
Hepsi doğru.
Peki ya ben? Ben ne olacağım? Sesi titredi, acı ve hayal kırıklığı birikti.
Sen mi? Ne zaman sana sonsuzluk sözü verdim ben? Hatırlamıyorum.
Sen… sen farkındasın değil mi ne yaptın?
Nedir, sence kimim ben?
Hiçsin! Fısıltı ama buz gibi öfkeli çıktı, adam gölgeye çekildi.
Sen kendini farklı mı sanıyorsun? En yakın arkadaşının seçtiği adamın yatağını paylaştın. Hangimiz daha çok o tanımı hak ediyor?
Ben? Ben, senin çocuğunu taşıyorum. Yedinci haftaya girdik.
Yalan. Olamaz.
İstersen yarın doktora gidelim, bizzat görürsün. Senin çocuğun ve bunu kanıtlamaya hazırım.
Bu durumda sorumlusu sensin. Kendin korunduğunu söyledin. Kollarını iki yana açıp kayıtsızlık sergiledi. Sorunu çözmen için sana para veririm. Ama evlenmem, çocuğu da istemem.
Şiddetle inen bir tokat; ardından kadın merdivenlere doğru koşarak kaçarken Nikah olmayacak, yıkacağım her şeyi! diye bir şeyler bağırıyordu. Arkasından sadece soğuk bir güldürme ve kapı gıcırtısı duyuldu.
Kendini apartman bahçesindeki eski bir bankta buldu, orada ilk kez gözyaşlarını serbest bıraktı. Şimdi ne yapmalıydı? Kalbi ikiye bölünmüştü; dostuna köklü kız arkadaş sevgisi de vardı, ona o sinsi yakışıklı hastalıklı bir tutku hâlâ içini kemiriyordu. Ama şimdi içinde yeni bir hayat filizleniyordu, ve birinin sevinci, diğerinin felaketi olmuştu.
Gözyaşları dindikten sonra, buz gibi bir netlik çöreklendi içini. Zor ama tek yol: Her şeyi anlatacaktı. Ne olursa olsun. Dostluğun yıkılsa da onun gözünü açmalıydı. Kararı ondan sonra kalacak, ister affetsin ister bitirsin; ama kendi iradesiyle.
Selam, Kapı açıldı, şaşkın bir yüz belirdi. Hayrola, yarına uzlaşmıştık. İyi misin?
Konuşmalıyız. Acil ve çok önemli.
Gel geç, çay demleyecektim; yeni bir ıhlamur aldım.
Hayır, zahmet etme.
Derin koltuğa yığıldı, elleri düğüm aldı. Sessizlik, ağır bir yük gibi. Ya kalkıp gitmek umut kırıntılarına tutunmak ya da döküle döküle, her şeyi arkasında bırakmak… Dönüşü yoktu. Zira bundan sonra, onların kutlu tablosunda izleyici olarak kalmak imkânsızdı.
Neyin var? İçini rahatça açabilirsin.
Vicdan azabı. Dayanılmaz pişmanlık. Affet ama gerçeği söylemeliyim. Hayatını Buraka bağlama. O sana sadık değil; sadece babanın şirketindeki makamı istiyor, seni insan olarak sevmiyor.
Ne diyorsun? Aklın yerinde mi? Her zaman yanımdaydı, hep destek oldu!
Çünkü bir başka kadın var. Ve, tıpkı senin gibi, o da ondan bir çocuk bekliyor.
Karşısındaki soldu, parmakları masaya saplandı. Dudaklarından bir inilti çıktı.
Kim? Tanıyor musun?
Evet. Benim. Esra, sana her şeyi anlatmam gerekiyor. Gözleri kapalı, hızlı ve kesik kesik konuştu; durursa devam edemeyeceğinden korkarak. Tam üç ay önce yağmur altında elimde poşetlerle yürürken O arabayla geçti; yardım etti eve, kahve içtik… Sonra gece oldu. Affedilmeyecek bir şey yaptım, ama olan oldu. Bu sırada eski sevgilim eve dönünce bizi yakaladı.
O yüzden mi ayrıldınız öyle birden?
Aynen. Aslında biz de bitmek üzereydik, ama açıklama gerekmeden bitti işte.
Sonra sık sık görüştünüz mü?
Haftada bir, bazen daha az. Gerçeği söylemesi için yalvardım, o ise uygun zamanı kendi seçeceğini, acele etmememi dedi. Sonra baban ona iş teklif etti… O zaman konuşmayı sürekli erteledi. Günler önce hamile olduğumu öğrendim. Konuşmak istedim, bir karar versin istedim. Ama şimdi gördüm ki… Senin için de her şey aynı. Artık her şey açık; ikimiz de aynı adamdan çocuk bekliyoruz. Ve benim oğlum da babasını tanımalı.
Esra yere çömelip bacaklarını kucakladı, başını dizlerine yasladı. Vücudu sessizce titriyor, sesi acıdan kesiliyordu. İki en yakınından gelen darbelerle dünya çökmüş gibiydi.
Ben ise kalktım, ona son bir bakış atıp sessizce kapıyı çektim.
Esra öylece durdu, ta ki dışarıdaki anahtar sesi kulaklarını uyarana kadar.
Yavrum, niye yerdesin? Kötü musun, doktor çağıralım mı? Eğildi, ama Esra sert tasarımla itti.
Kötüyüm. Artık sana ait bir dert değil. Git buradan. Şimdi!
Gitmem, açıklamayı yapmadan da gitmeyeceğim! Sesi sertleşti, ama gözlerinde ani bir korku beliriverdi.
Bilmen gereken tek şey; tüm gerçeği biliyorum. Az önce Ayşe buradaydı. Her şeyi anlattı! O yüzden rol oynama. Yarın başvuruyu geri çekeceğiz.
Ayşe mi? Ne dediyse saçmalamış! Hemen anlat! Sesini yükselttikçe planları çökmeye başladı. Ne lanet!
Ağlayarak, Esra olan biteni aktardı.
Şimdi dinle… Onu, dikkatle ama kararlı bir şekilde, divana taşıdı, yumuşak bir battaniyeye sardı. Yanına oturup ellerini tuttu. Hiçbir ihanet olmadı. Şu Ayşe aylardır peşimde, ama ben asla ilgilenmedim. Senin huzurunu kaçırmak istemedim; aranızda fitne çıkmasın diye sustum. Onun sevgilisi başka birinin peşine takıldı, olay öyle gelişti. Kıskançlık ve intikam duygusu, bizim mutluluğumuzu yıkmaya çalışıyor. Bak, hep senin gibi giyinir, davranırdı; şimdi de kıskanıp iftira attı.
Niye yaptı bunu?
Yalnız, terk edildi; sen ise yeni bir aile kuruyorsun, mutlu ve huzurlu. Kıskançlık en büyük şeytan.
Ama o, senden çocuk beklediğini dedi.
O mümkün değil. Olsa bile, benden değil. Benim bir ilgim yok.
Bir de babamın işinden bahsetti…
Umurumda değil! İstersem istifa ederim, yine baştan başlarım. Sadece bana inan.
Esra, onun gözlerinde yalan aradı; ama onda samimiyet ve öfke gördü. Kime inanacaktı? Çocukluk arkadaşı mı, yoksa hayatının adamı mı? Son aylarda Ayşe de tuhaflaşmıştı… Belki de haklıydı.
Ne sessizsin? Gidem mi kalam mı?
Kal, dedi ve elini aldı.
O duşta iken, Esra titreyen parmaklarla Ayşeye mesaj yazdı: “Biz bitti. Bundan sonra sana bir yabancıyım. Yaptığın çok aşağılıkça ama yine de acıyorum sana.” Sonra numarasını engelledi. Merak ve utançla adamının telefonunu aldı; aramalar temiz, mesajlar sadece işle alakalı ya da Esranınkiler. Ayşeye dair hiçbir iz yoktu. Rahatlayan kalbi, kendi güvenini sorguladı.
Adam ise, duşta zaferle gülümsedi. Bu kontrol edilmeyi bekliyordu. En baştan tüm izleri silmişti, Ayşeyi engellemişti, telefonu özellikle bırakmıştı. Çıkınca ekran yer değiştirmişti, plan tamamdı.
Nikah gününde en mutlu olan damat gibiydi; Esra ise, gülüşü yarı gölgeli, hayalindeki gibi değildi. Düğünde nedimesiz olmak büyük hayal kırıklığıydı. Birkaç hafta sonra numarayı kaldırıp bir daha aramaya yeltendi ama yine erişemedi.
Ayşe ise, nikah salonu karşısındaki bir bankta, davetli kalabalığını seyrediyordu. Koşup durdurmak, gerçekleri haykırmak istedi; ama bir adım atacak cesareti bulamadı. Parkın derinliklerine doğru yürüdü; acısı ve suskunluğu içinde kayboldu.
Yıllar aktı, altı dolu yıl.
Esra, oğlu Timuru büyütürken sosyal yardımlara adandı. Yetim çocuklara düzenli ve bolca bağış yapıyordu, işler açılmıştı. Evde bir terzi dükkânıyla başlayıp, ince zevki ve sağlam iradesi sayesinde küçük bir tekstil zinciri kurmuştu. Üç atölye, iki elit kuru temizleme… Kocasından maddi olarak bağımsızdı; eşi de babasının işlerinde yükselmiş, firmanın en güvendiği sağ kolu olmuştu. Babası Rahmi Bey, bir gün şirketi ona bırakacağını söylerdi, ama Esra büyük işleri yönetmek istemediği için yetki yine eşinde kalacaktı. Ta ki…
Bir akşam babası, çok üzgün ve düşünceli geldi.
Babacığım, ne oldu? Sanki kıyamet kopmuş gibi.
Burak nerede?
Ne demek? Beraber Ankaraya, o önemli toplantıya gittiniz.
İş gitti. Yerli rakiplerimiz verileri çalıp kontratı kaptı. Kameralarda sadece Burak vardı. Üstelik şirket hesabındaki yüklü Türk lirası da yok olmuş.
Ne yapıyorsun baba! O hep şirkete sadıktı!
Bir anda Timur içeri koşup dedesinin kucağına atladı.
Dedem!Peki babam nerede? Son model gemi getirecekti!
Yakında evladım. Gel, sana gemiyi getirdim, birlikte yapalım.
Bir saat sonra Rahmi Beyin telefonu çaldı, yüzü soldu. Tamam. Gerekeni yapın. dedi. Sandalyesine çöktü, göğsüne yapıştı, nefesi düzensizdi.
Değişen saatler, ambulans, hastane… Kalp krizi teşhisi. Birkaç gün sonra babası iyileşirken, Esra, babasının ofisine gitti.
Ahmet Bey, nedir bu iş? Sizin aramanız babamı neredeyse öldürdü.
Firma batıyor. Rakipler her şeyi almış, delil bırakmamışlar. Eşiniz aleyhine dava açıldı; Rahmi Bey ifade verir vermez, dosya büyüyecek.
Ama Burak ne alaka?
O bilgiye yalnız babanız ve kocanız erişebiliyordu. Kaldı ki… para da yok oldu. Umudum paranın peşine düşülüp geri getirilmesi ama… çok profesyonel.
Ev dönüşü bir kabustu. Esra inanamıyordu; Timura sarıldığı günlerin, birlikte kurulan hayallerin yalan olması imkansızdı.
Şatafatlı evlerinin önünde, posta kutusunda bir zarf gördü. İçinde mühür yok; açtı, Burakın karakteristik el yazısı vardı:
“Bu mektubu okuduğunda ben okyanus kıyısında, yeni ismimle, yeni hayatımla güneşleniyorum. Firma hesabındaki paraları mantıklı bir şekilde aldım, rakiplerinizin cömert ödüllerini de katınca huzurluyum. Bana ‘hırsız’ demen anlamsız; ben sadece hak ettiğimi aldım. O kadar yıl ideal damat, örnek eş rolü bana işkenceydi. Firma değerini arttırıp hakkımı aldım. Artık özgürüm. Senin baban, İstanbul yağmuru, bu ülke… hepsi geçmişte. Sadece kaybedilen yıllara üzülüyorum. İçindeki boşanma dilekçemi hızlıca halledersiniz. Elveda. Arama.”
Gözlerini perdeleyen nefret, eski duyguları yakıp kül etti. Onun inandırıcı rolüne nasıl kandığını yıllar sonra anladı. Yedi yıl sahte mutluluk, bir dekor tiyatrosuymuş meğer. Kendini işine adadı; oğluna ise hiçbir cevap bulamadı.
Anne, babam ne zaman dönecek? Görevi çok uzun mu? Timur, babasının aynasıydı. Ah Allahım, sadece fiziğini alsın.
Çok uzun, evladım. Sabrımızı koruyacağız. Bu sabır, onun yeni duası oldu.
Aylar sonra hayat düzene girmeye başladı. Rahmi Bey pes etmedi, her şeyi geri topladı, firma ayakta kaldı.
Esra, yardım faaliyetlerini sürdürdü. Bir gün vakıf müdürüyle konuşuyordu.
Hanım efendi, son zamanlarda ciddi hasta çocuk sayısı arttı. Dün bir dosya geldi; adı Arda. Ameliyat için acil nakit gerekir, yoksa umut tükeniyor.
Ne kadar lazım?
İşte bütçe. Bir kısmı hazır, hemen hastaneye göndereceğiz; vakit yok.
Belgeleri incelerken, fotoğrafa takıldı. Çocuğun yüzü Timurun ikiziydi; aynı gözler, biraz daha ince, hasta yanaklar. Adı, annesi hanesinde “Ayşe” olarak yazıyordu.
Annesi… Ayşe? Burada mı? Mümkünse görüşebilir miyiz?
Hastanede temizlikçi, oğluna yakın olmak için çalışıyor, tek başına.
Esra hastaneye gitti, bekleme salonunda otururken biri ona uzun uza bir baktı. Başını kaldırdı, ve işte Ayşeydi; gözlerinde yıllar boyu biriktirmiş bir acı.
Senden başka kimse yok, Ayşe.
Evet, Esra, yalnızım. Hayatın yeni kuralları, gördüğün gibi.
Otur, anlat bana, baştan başlayarak.
Ne diyeyim? O konuşmadan sonra anneme gittim, hamile olduğumu öğrenince beni vazgeçirmedi, yanımda durdu. Babam yedinci ayda vefat etti, annem sigaraya vurdu, doğum bile onu durdurmadı. Paralar hiç yoktu. Ona telefon açtım… Dalga geçti, yüzüme kapadı. Mahkemeye ya da sana bir daha gelmedim bir kere konuşup seni kaybettim. Sonra bir akrabamız aldı, başka şehre gittik; gece gündüz çalıştık. Bir adam çıktı, umut oldu, ama Arda hasta çıkınca hemen kaçtı. Kim acıya ortak olur ki? Sonra İstanbula geri geldim, hastaneden odacılıkla bir odaya ve az indirimle kavuştuk. Kredi alıp bir bölümünü hallettik, ama yetmedi. Bir hafta sonra doktor gelecek; vakıf yardım ederse umut var. Sesi yavaşladı. Cezamı çekiyorum; yalanımın, acizliğimin bedelini. Ama neden oğlum ödemeli?
Seni çoktan affettim. Aslında Buraka görevini vermende haklıydın; adam zaten sadece makam istiyordu.
Beraber misiniz hâlâ?
Hayır. Esra özetle kaçışı anlatınca, Ayşe yüzünde acı bir tebessümle başını salladı. Ben de safmışım. Hayatı renkli camdan gören bir çocukmuşum.
Ben de onun sevgisine sığınmıştım, ta o geceden sonra Özür dilerim. O tek ışığı sandım.
Yarın, yine bu saatte geleyim. Esra elini Ayşeye dokundu, hem şefkat hem yeni bir başlangıç işaretiyle.
Sonraki gün dolu dolu geldiler. Birkaç gün sonra yine…
Altı ay sonra, iki kadın, Kadıköyde altın sarısı bir parkta, kopuk ve kırmızı yaprakların arasında yürüyordu. Yanlarında Timur ve ameliyattan sonra pembeliği artan Arda oynuyordu; kahkahaları parka yayılıyordu.
Esra, minnettarlığımı anlatamam. Her şey yetişti; ameliyat, fizik tedavi… Doktorlar en tehlikeli dönemi geçtik diyor.
Minnet etme. Çocuk hayatı, en seçkin hazinedir. Eviniz nerede şimdi?
Hastaneye yakın küçük bir ev tuttum, hala orada çalışıyorum.
Bana gel, yeni atölyeye güvenilir biri arıyorum. Senin gibi biri.
Ayşe gözyaşıyla, ilk kez umut ve şükranla gülümsedi. Sarıldıklarında, yılların yükü silindi; dostluk kırık fayansları altınla onarmış gibiydi.
Anne, Arda benim kardeşimse, siz ne oluyorsunuz? Timur şaşkın bakıyordu.
Bizbiz dostuz. Hem de gerçek kardeş gibi. Esra gülümseyerek oğlunun başını okşadı.
Dostlukları önce kırılmış, sonra altınla işlenmiş bir porselen gibi yeniden birleşti; yaşanmışlıkları, yenilen acıyı hatırlatan zarif, eşsiz çizgilerle. Hayat, onlara ne sahte ne coşkulu; dürüst, derin ve beklenmiş bir mutluluk verdi.
İhanete sebep olan adamsa, üç yıl sonra peşini adalet bırakmadı. Kız kardeşi ağır hastalanınca geri döndü, ama sahte kimliği işe yaramadı. Kısa ve kesin bir mahkeme, para ve hapis cezası kesti. Her ay cezaevinden kuru kuru öderken acıyı değil, şanssızlığını düşünüyordu.
Kadınlarsa, acı ve ihanete rağmen yollarına devam ettiler; oğullarını elinden tutarak. Artık gerçek mutluluğu, sahte ciladan ayırmayı öğrendiler. Kalpleri sınandı, güçlendi. Hayat, her şeye rağmen devam etti; geçmişin çatlaklarında açan kardelenler gibi. Hikâyeleri, sadece kırılan camların değil; kırıklarından örülen yeni, daha güzel bir dostluğun ve huzurlu bir yaşamın hikayesiydi. Artık hiçbir şey onu karartamazdı.




