Arkadaşlarim Eli Boş Gelip Sofrada Yalnızca Eleştiri ve İstekle Oturunca, Buzdolabını Kapattım: Misafirperverlik mi, Saflık mı? – İşte Yeni Evimizdeki Olaylı Akşam ve Gerçek Dostluğun Sınavı

Arkadaşlar elleri boş olarak bol çeşitli bir sofraya geldiklerinde, ben buzdolabının kapağını usulca kapattım.

Ahmet, üç kilo dana kaburga gerçekten yeterli olur mu sence? Geçen sefer hepsini silip süpürdüler, tabakları sosla bile sıyırdılar. Bir de Şule yanına kutu istemişti, sözde köpeğine götürecekmiş; sonra sosyal medyada benim güveçten kendi pişirmiş gibi fotoğraf paylaştı.

Zeynep, mutfağın köşesinde, bir havlunun ucunu huzursuzca büküp duruyor, savaş alanına dönmüş mutfağını gözden geçiriyor. Daha saat on iki olmasına rağmen yorgunluktan ayakta zor duruyor; sabah altıdan beri koşturuyor. Önce kasaba taze eti seçmek için, ardından markete ithal içecek ve atıştırmalıkları almak için gitmiş. Sonra da doğrama, haşlama, kızartma Bitmek bilmeyen bir telaş

Eşi Ahmet ise tezgâhta, melankolik bir şekilde patates soyuyor. Kabuklar birikiyor, Ahmetin huzursuzluğu ise çatısında; ama göstermemeye çalışıyor.

Zeynep, bu kadar fazla et yeter bence. Dört misafir, iki de biziz; kişi başı yarım kilo oğlum, bu kadar yeter, ki patlayacaklar. Sen zaten fazlasıyla uğraşmışsın: kırmızı havyar, somon, koca koca salatalar… Sanki düğün değil, yeni eve taşındık, kutlama yapıyoruz sadece, o da geç kalmış bir kutlama!

Anlamıyorsun, diye karşılık veriyor Zeynep, tavada kaynayan sosu karıştırırken. Gelenler Esra, Murat, Şule ve Tolga. Eski dostlarımız. Kaç yıldır görüşmedik, doktor işleri, güçleri bıraktılar, bir de başka semtten geliyorlar. Sofra yetersiz gibi olursa ayıp olacak; Ev aldılar, iyice burnu büyüdüler, cimrilik yapıyorlar, derler sonra.

Zeynepin misafirperverliği çocukluğundan kalma. Anneannesinden öğrendiği gibi, bir taşla tüm köyü doyurabilecek kadar gönlü bol. Boş bir sofra onun için gurur kırıcı. Misafir varsa, sofra donatılmalı. Haftalarca menü düşünüyor, tarif arıyor, maaşından para biriktirip Muratın sevdiği o pahalı konyakı, Esranın bayıldığı o Fransız şarabını yine almak için çabalıyor.

Bir kere de kendileri bir şey getirse, diye mırıldanıyor Ahmet. Geçen Tolganın doğum gününde hem pahalı bir hediye aldık hem içki götürdük, sen de üşenmeden pasta yaptın. Onlar ne yaptı? Bir defasında onlara uğradık, poşet çay verdiler, bayat kurabiye!

Küçük hesap yapma Ahmet, diyor karısı ona kızgınca bakarak. O zaman işleri zordu, kredileri vardı, evin içinde tadilat Şimdi işleri yolunda galiba, Murat terfi almış, Şule yeni manto almış gösteriş yaptı. Belki bu kez bir şeyler getirirler. Pasta ya da meyve filan Özellikle tatlı hazırlamadım, Esra’ya tatlı sizden diye mesaj attım.

Akşam beşe doğru ev pırıl pırıl. Oturma odasının ortasında jöleli dil tabağı yükseliyor; etrafında diliyle, kızarmış patatesli, mantarlı dana güveç; bolca salata ve mezeler; dilimlerce ev yapımı pastırma Fırında o çok emek verdiği kaburga mis gibi pişiyor. Buzdolabında Finlandiya votkası, ithal konyak ve üç şişe şarap soğuyor.

Zeynep yorgun ama mutlu. En güzel elbisesini giyiyor, saçını düzeltiyor, koltuğa oturup zilin çalmasını bekliyor.

Heyecanlandım biraz, diye fısıldıyor Ahmete, o gömleğini giyerken. İlk kez yeni evimizde buluşuyoruz. Mükemmel olsun istiyorum.

Zil tam saat tam beşte çalıyor. Misafirler dakik!

Zeynep kapıyı heyecanla açıyor. Kapıda kalabalık ve gürültülü bir grup. Esra yeni vizon mantosuyla, Murat deri montuyla, Şule abartılı makyajıyla, Tolga zaten biraz keyifli gibi.

Yaşasın yeni ev! diye bağırıyor Esra, girişi şenlendirerek ve Zeynepi ağır bir parfüm bulutu içinde bırakıyor. Hadi, gösterin bakalım köşkünüzü!

Gelenler aceleyle üstlerini çıkarıp montları Ahmete yığıyor, Ahmet giysileri asmakla meşgul. Zeynep bir köşede gülümserken, misafirlerinin boş ellerine takılıyor gözü.

Dördü de tamamen elleri boş. Ne bir poşet, ne pasta kutusu, ne şarap şişesi, ne bir çikolata.

Şey, şey… diye Zeynep başlıyor, ama susuyor. Sormak da tuhaf. Belki arabadadır, ya da küçük bir şeyler cebinde mi var?

Kız sende bir zayıflık var, diye Şule hemen Zeynepin yanağını öpüp, ayakkabılarını çıkarmadan koridora giriyor. Dekorasyon güzel olmuş ama çok sade sanki. Boyanabilir duvar kağıdı mı? Burası ofise benziyor. Şık olsaydı keşke, desenli duvarlar filan…

Bizim hoşumuza gidiyor sade ortam, diye cevaplıyor Ahmet sakince. Buyurun, yemek salonunda masa hazır.

Hep birlikte salona akıyorlar. Masayı gören Muratın gözleri bir anda ışıldıyor.

VAAY! Ne masa bu! ellerini ovuşturuyor. Zeynep, tam ev hanımı olmuşsun! Aç gelmekle ne kadar doğru yapmışız. Sabah beri ağzımıza bir lokma koymadık, kendimizi sakladık.

Yerleşiyorlar. Zeynep mutfağa koşup sıcak mezeleri, küçük kaplarda mantarlı kremleri getiriyor. İçinde şu düşünce: “Belki elleri boş geldiler ama nakit para mı bırakacaklar, zarfta mesela? O yüzden mi elleri boş?”

Tepsilerle döndüğünde misafirler çoktan salatalara çatal sallıyor, tostu filan beklemeden iştahla yemeye başlamış.

Mmm, bu Rus salatası şahane olmuş! diyerek ağzında konuşuyor Tolga. Ahmet şuradan dök bakalım, neden oturuyoruz hâlâ? Boğazımı kuruttum beklemekten.

Ahmet erkeklere votka, kadınlara şarap döküyor.

Hayırlı olsun eviniz! diyor Murat bardağını kaldırarak. Allah huzurlu, bereketli günler nasip etsin, komşular da başımızı ağrıtmasın!

Kadehini kafaya dikiyor, kolunun ucuyla koklarken salata tabağına saldırıyor.

Ama Zeyno, su gibi! Şu votkayı buzluğa atman lazımdı.

Buzdolabından aldım Murat, tam beş derece, olması gerektiği gibi.

Geç bunları, buz gibi olacak o! Neyse, idare eder. Konyak var mı, şöyle bir güzel yudumlasam.

Var, diyor Zeynep. Ama önce yemek yemiyor muyuz?

Eeee, birlikte iyi gider! diye gülüyor Tolga.

Sohbet hızlanırken yiyecekler korkunç bir hızla yok oluyor. Misafirler aç kurt gibi saldırıyor. Üstelik eleştirmekten de geri kalmıyorlar.

Hamsi biraz kuru olmuş, diyor Esra, üçüncü kez alırken. Mayonezi mi kıstın? Tasarruf mu var?

Ev yapımı mayonez kullandım, biraz hafif olur, diye yüzü kızarıyor Zeynep.

Ay Bırak şu ev yemeklerini, diyor Şule elini sallayarak. Marketten al, dök gitsin. Hem pratik, hem lezzetli. Bu arada havyar biraz ufak. Alabalık mı? Somon alsaydın daha şık olurdu.

Zeynep, Ahmetle göz göze geliyor. Ahmet kızarmış, çatalı bembeyaz tutuyor.

Peki sizin neler yapıyorsunuz, anlatın bakalım, deyip konuyu değiştirmek istiyor Ahmet. Esra, geçen ay Dubai’ye gittiğin yazıyordu.

Off, masal gibi yer! diyor Esra, gözlerini devirerek. Beş yıldızlı otel, her şey dahil, karides, şampanya… Orada çok havalı bir çanta aldım; tam iki yüz bin lira. Murat biraz söylendi, ama Bir defa yaşıyoruz! dedim.

Alemsiniz kızlar, diyor Murat, konyaktan bir dikiş daha alarak. Ben de yeni bir araba bakıyorum, crossover. Paradan yana sıkıntı yok, biriktirdik. Gereksiz işlere harcamıyoruz, ev gibi mesela.

Nasıl yani, gereksiz mi? soruyor Zeynep.

Duvar işte duvar, diyor Şule. Biz on senedir aynı eski duvar kağıdıyla oturuyoruz. Yılda bir iki defa denize, marka kıyafet, restoran… Siz betona gömmüşsünüz parayı; sıkıcı vallahi.

Aklıma gelmişken, diyor Tolga, yağlı ağzını masa örtüsüne silerek. Dün bir mekâna gittik, yemekler on numara. On beş bin tuttuk ama değer. Ev yemeğine kalma, Zeynep, sıcak yemek hazır mı? Et bir an önce gelsin, salata hikaye!

Zeynep, masadan tabakları topluyor. Elleri titriyor. Bu insanlar az önce iki yüz binlik çantayla, on beş binlik akşam yemeğiyle övündüler ama eve elleri boş geldiler. Ne bir saksı çiçek, ne bir çikolata getirmişler.

Mutfuya geçiyor. Peşinden Esra gidiyor, sözde yardım etmek, aslında dedikodu yapmak için.

Zeyno, helal olsun sana! diye kısık sesle konuşuyor kapıya yaslanarak. Masa süper ama belli ki yorulmuşsun. Şarap ortalama biz onu ancak yazlıkta içiyoruz. Biraz daha paraya acımasaydın keşke.

Esra, bu Fransız şarabı; iki bin lira şişesi, diye dişinin arasından söylüyor Zeynep, tabakları bulaşık makinesine yerleştirirken.

Hadi canım, seni kazıklamışlar! Ekşi sirkeden beter. Bu arada artanlardan paket yapar mısın? Yarın ayılamayız, yemek yapmayı da kim uğraşacak. Sonuçta bol hazırlamışsın, size kalacak, zaten boşa gitmesin.

Zeynep tabakta donup kalıyor. Yavaşça Esra’ya dönüyor.

Yani, senden yemek paketi istiyorsun?

E tabi, ne var bunda? Her zaman öyle yapıyoruz. Ekonomi canım! kıkırdıyor Esra. Tatlı var mı bu arada? Canım tatlı çekti. Pasta falan?

Pastayı sen getirecektin, diye fısıldıyor Zeynep.

Ben mi? Hadi canım! Ben rejimdeyim; hiç öyle bir şey demedim. Ya bir billboard pasta çıkar ya da sen klasik Napoleon’undan yaparsın dedim. Sonuçta her şey sende. Zaten ellerimiz boş geldik, sizde her şeyin olduğunu düşündük. Ee, artık ev de aldınız, daha ne olsun?

Zeynep tabağı masaya koyuyor, porselenin sesi gerçek bir atış gibi duyuluyor.

Yani şöyle düşündünüz: Nasıl olsa Zeyneplerde her şey var, diyor.

Tabii canım! Hem krediniz var, hem tadilat yaptınız; demek para çok. Biz garibanlar da Maldivlere para biriktiriyoruz. Neyse, et gelsin hadi; adamlar acıktı.

Zeynep sessizce Esra’ya bakıyor. Bir anda aklında anılar canlanıyor: Esra’ya acil tatil için borç para vermesi, onun aylarca parça parça, teşekkür bile etmeden ödemesi; Muratın Ahmetten taşınmak için yardım isteyip benzini bile karşılamaması; her davete üç tabak yemekle gelmeleri ama kendilerine misafir geldiklerinde ucuz bir mantı ile geçiştirmeleri…

Zeynep fırının kapağını açıyor. Mis gibi kokan et, altın rengi, üzerinde mantarlarla parlıyor. O et için ne emek vermiş, ne para harcamıştı…

Buzdolabında büyük bir beze pastası var, meyvelerle süslü; özel olarak sipariş etmişti, sürpriz olsun diye.

Buzdolabının kapağını sıkıca kapatıyor, fırının altını kapatıyor.

Et yok, diyor kalın bir sesle.

Ne??? Yandı mı?

Hayır, yanmadı. Sadece yok.

Salona geçiyor. Erkekler yeni içki koyarken siyaset tartışıyorlar; Ahmet üzgün bakıyor.

Sevgili misafirler, diyor Zeynep, sesi buz gibi. Ziyafet bitti.

Herkes susup ona dönüyor. Murat bardağı yarıda tutmuş, donakalmış.

Zeynep, ne diyorsun? Bitmek ne? Sıcak yemek yemedik daha. Et bekliyoruz!

Söz vermiştim, evet, başıyla onaylıyor Zeynep. Ama vazgeçtim.

Nasıl yani? çıkışıyor Şule. Biz açız! Salata oyalık, et lazım bize, et!

Et fırında. Orada kalacak. Siz ise güzelce toplanıp eve, ya da isterseniz o çok övdüğünüz Pushkin restoranına gideceksiniz. Orada doyarsınız.

Kafayı mı yedin? fırlıyor Tolga. Ahmet, konuş karınla! Ne saçmalık bu? Biz misafiriz!

Ahmet ağır adımlarla kalkıyor. Karısına bakıyor, sonra eski arkadaşlarına. Eşinin ellerinin titrediğini, gözlerinin dolduğunu görüyor.

Zeynep sarhoş değil, diyor kararlı bir şekilde. Zeynep yorgun. Buraya geldiniz, bir simit bile getirmediniz, tüm konyakımı içtiniz, yemekleri yerden yere vurdunuz, şarabımıza sirke dediniz, evimize ofis… Şimdi üstüne et mi istiyorsunuz?

Şaka yapıyorduk! diye atlıyor Esra. Sizde hiç espri anlayışı yok! Neymiş, pasta unutulmuş, ne olacak! Biz size neşe getirdik!

Neşe bedava mı? diyor Zeynep, ironiyle. Teşekkür ederim. Tüm gün mutfakta geçti. Bu yemeklere maaşımın yarısı gitti. Sürpriz yapmak istemiştim. Ama siz parayla Dubaiye gidenler, bana bir çikolatayı bile çok görüyorsunuz.

Vay! Ekmek için laf mı ediyorsun bize? Boğazında kalsın etin! Yürü, gidelim! Bir daha gelmem!

Evet, hadi toparlanın, diye Ahmet kapıyı ardına kadar açıyor. Kutularınızı da unutmayın, bakın boş kaldı bu kez!

Misafirler gürültüyle eve akıyor. Esra Zeynepe kin kusarak çıkıyor, Bir daha yüzünü göremeyeceksin! diyor. Şule bozulan akşamdan şikayetçi, erkekler söyleniyor.

Son misafir kapıdan çıkınca evde sessizlik hâkim. Zeynep ortada, dağılmış sofraya bakıyor: kirli tabaklar, masa örtüsünde şarap lekesi, buruşmuş peçeteler…

Ahmet yanına gelip omzuna kolunu atıyor.

İyi misin? diye soruyor.

Ellerim titriyor. Ben cimri miyim Ahmet? Belki yine de sofrayı sunsaydım, susmalı mıydım? Sonuçta misafir

Hayır, Zeynep. Artık kendine saygı duymaya başladın. Seninle gurur duyuyorum. Ben olsam ilk beş dakikada yolları gösterirdim. Onlar her türlü sınırı aştı.

Zeynep derin bir nefes çekip eşine yaslanıyor.

Peki et? diye soruyor Ahmet, sırıtarak. Hâlâ fırında mı? Kokusu insanı delirtiyor!

Zeynep o anda günün ilk gerçek gülüşünü atıyor.

Var, Ahmetciğim. Büyükçe bir de pasta var; meyveli.

Kirli tabakları kenara itip masa başına oturuyorlar. Zeynep fırından mis gibi et tepsisini çıkarıyor. Pastayı da. Kendine ve eşine o ekşi dedikleri, aslında enfes olan şaraptan koyuyor.

Şerefe bize, diyor Ahmet kadehini kaldırırken. Bundan sonra soframızda sadece gönlü zengin olanlar olsun, tok gelmek için değil, muhabbetle gelinsin.

Ağızda dağılan et, huzur, paylaşılan huzur… Hayatlarının en güzel akşamı bu oluyor.

Bir saat sonra Zeynepin telefonu titriyor. Esradan mesaj: Ne kadar nankörsün! Şimdi McDonaldsda hamburger yiyoruz, sayende bunlara kaldık! Azıcık utanman olsa özür dilerdin!

Zeynep mesajı okuyor, gülümsüyor, Engelleye basıyor. Ardından Şule, Murat ve Tolga’nın numaralarını da siliyor.

Telefon rehberi dört kişi azalıyor ama evde her zamankinden fazla huzur var. Buzdolabı haftalarca yetecek nefis yemeklerle dolu. Bir kırıntısı bile hak etmeyen hiç kimseye gitmeyecek.

Unutmamak gerek; dostluk karşılıklı yol. Ve bazen, bir buzdolabının kapağını kapatmak, insanın kendisine olan saygısını korumanın en iyi yoludur.

Rate article
Lifequest
Arkadaşlarim Eli Boş Gelip Sofrada Yalnızca Eleştiri ve İstekle Oturunca, Buzdolabını Kapattım: Misafirperverlik mi, Saflık mı? – İşte Yeni Evimizdeki Olaylı Akşam ve Gerçek Dostluğun Sınavı