Toprağı Düzeltti, Bahçeye Çiçeklik ve Kamelya Yaptı, Evin Her Köşesinde Erkek Eli Hissediliyordu. Evet, Marina Doğru Koca Seçmiş! Para Kazanan, Evi Düzene Sokup Hediyeler Alan Bir Adam… Ama Hastalanınca Korktu: “Sen Beni Sevmedin ki, Sevmeden Evlenmiştin… Şimdi, Hasta Olunca Beni Bırakırsın Dedim…” — “Bırakmam!” dedi Marina, “Sen En İyi Kocasın, Asla Gitmem Yanından!”

Bahçeyi dümdüz ettim. Sevgiye çiçek tarhları yaptım. Bir de güzel bir kamelya inşa ettim. Evde de sağlam bir erkek eli olduğu hemen hissediliyordu. Yok, Sevgi doğru adamı seçti kendine, vallahi doğru. Mehmet hem çalışıp para da kazanıyordu. Hep Sevgiyi küçük hediyelerle mutlu etmeye çalışıyordu.

Sen bana hiç âşık değildin. Sevgisiz evlendin benimle. Şimdi hastalandım ya, bırakıp gideceksin

Gitmem! dedi Sevgi, Mehmeti sıkıca kucaklayarak. Sen mükemmel bir eşsin! Asla bırakmam seni

Mehmet, bu sözlere inanmakta güçlük çekiyordu. Morali bozuktu kötüydü…

Sevgi, evlilikte yirmi beş yılını geçirmişti ve bunca yıl boyunca hâlâ erkeklerin ilgisini çekiyordu. Zaten gençliğinde de okulun en gözde kızlarından biriydi.

Hele hele okul yıllarında! Sınıftaki neredeyse bütün erkekler Sevginin peşinde dolaşırdı. Oysaki Sevgi tam anlamıyla bir güzel de değildi.

Eşiyle ne kadar karmaşık bir adam da olsa, hiç ayrılmadı.

Yani, Sevgi, Erdalla onun vefatına kadar yaşadı. Kızlarını büyüttüler, evlendirdiler. Genç damat Deryayı Almanyaya götürdü, şimdi sık sık fotoğraf yolluyor, onları davet ediyordu. Ama Erdalla birlikte gitmeye vakit bulamadılar Yine belki bir gün gider diye düşünüyordu Sevgi. Ama Erdal hayatını kaybetmişti.

Sevginin eşi araba kazasında vefat etti. Hem de ne kadar anlamsız bir şekilde Sonradan öğrendi ki büyük ihtimalle direksiyon başında fenalaşmış. Kalp krizi geçirmiş, paniklemiş ve aracı kontrol edememiş.

Belki bilincini kaybetmiştir? diye düşündü Sevgi.

Artık bir şey öğrenemeyiz. dedi doktor arkadaşı, Hatice. Otopsi sonucu: Hayatla bağdaşmayan çoklu travmalar.

Sevgi öylesine şaşkındı. Tüm organizasyon işlerinde Hatice yardımcı oldu.

Hatice, kendi çevresi sayesinde tüm detayları öğrendi. Erdalı defnettiler ve Sevgi kocaman evde tek başına kaldı. Yıllarca birlikte inşa ettikleri evdi bu.

Aslında iki kişi için o kadar büyük değildi, ama bir kadın için, hele bir başına kaldığında hem büyük, hem de ağır bir yüktü.

Ev evdir. İçinde bir erkek eli şart…

Derya babasına veda etmek için geldi. Annesiyle oturup evi satmayı, bir daireye taşınmayı, Sevginin de onlara taşınmasını konuştu.

Hayır! diye bağırdı Sevgi. Ben bu evi satmak için yapmadım. Sizin şu Almanyaya da gelmek istemiyorum. Gördüm oraları

Anne!

Deryacığım, sen ne anlarsın? dedi Sevgi, gözyaşları arasından gülerek. Şaka yapıyorum.

Şakaysa, demek o kadar da kötü değil her şey.

İşler tam olarak açık değildi. Erdalın kendisi gibi, hayatı da karmaşıktı. Bir yanda Erdal ilgili, seven bir eşti.

Diğer yanda ise, ruh haline göre yaşayan bir adamdı. Moral bozuk olunca Sevginin sinirini harap edebiliyordu. Sonra pişman olurdu, özür dilerdi ve Sevgi de hoşgörülüydü, üzerinde durmazdı, geçer giderdi. Hep böyle yaşadılar. Tam yirmi beş yıl! Deli işi

Derya bir süre kalıp dönmek zorunda kaldı; damadı Almanyada çalışıyor, Derya da evi çekip çevirmek için aceleyle geri döndü. Sevgi yine yalnız kaldı.

Ama kendisini bildiğinden, bunun uzun sürmeyeceğini de biliyordu.

Nitekim öyle de oldu. Yaklaşık altı ay yas tuttu, gözyaşlarını sildikten sonra zaten etrafında bir grup talip oluştuğunu fark etti.

Hatta Sevginin annesi bile kızının bu kadar ilgi görmesine bir zamanlar şaşırmıştı.

Neyini buluyorlar senin? Resmen sıraya diziliyorlar! Güzel değilsin ki, ben mi anlamıyorum bir şeyi…

Hayır, anneciğim. derdi Sevgi, dudaklarını boyarken gülerek. Güzellik boş laf. Kadın dediğin cazibeli, karizmatik olmalı. Bir farkı olmalı.

Hadi, yolun açık olsun! diye gülerdi annesi. Yoksa damat beklemekten bıkıp gider.

Giderse gitsin, bir başkası gelir, derdi Sevgi, omuz silkip.

Neredeyse otuz yıl geçti aradan, annesiyle bu konuşmayı yapalı; değişen hiçbir şey yoktu. Kadınlar hâlâ “Kırkından sonra erkek kalmamış” diye yakınırdı.

Sevgi bu konuyu hiç anlamadı. Kırk altı yaşına geldi, iki talibi vardı hem de ikisi de düzgün insanlardı.

Sevginin kalbi en çok Tunaya kayıyordu. Hem görünüş olarak, hem konuşmalarıyla çok hoşuna gidiyordu Tuna. Akıllı, kültürlü, yakışıklı. Hem sohbeti güzel, hem yanında insanın yüzü yere bakmıyor.

Fakat Tunanın ustalığı sadece konuşmakta. Sevgi kulaklarıyla sevmeye başladı onu ama çağın ve tecrübenin farkında olduğu için biliyordu; Tuna, onun kocaman evi, düzeni için uygun biri değildi.

İkinci talibi Mehmet, sade, sağlam bir adamdı. Ne zaman bayram seyran gelse içebilecek adamlardandı ama elinden iş gelirdi, çalışır, üretir, işleri çözerdi. Gerçekten eli altın adamdı, yufka yürekliydi ama içi de sağlamdı.

Eşiyle olduğu zaman uslu, yumuşak bir kedicik gibi olurdu ama gerekirse sırf sevdiği için dağları delerdi. Nedense Sevgi Mehmeti daha az seviyordu kadın mantığı işte.

Güzel konuşmazdı Mehmet. Ayıkken de genelde sessizdi. Ancak içince şenlenir, fıkra anlatır, sohbeti açardı.

Bu arada, Mehmet gerçekten çok içebilirdi ama ertesi gün buz gibi suya girip hayata hemen devam ederdi. Az konuşur, çok iş yapardı. Sevgi de onu seçti.

Tuna alınmıştı, güzel laflarının boşa gitmesine, çekip gitti.

Sevgi, Mehmetle evlendi, Mehmet de sevinçten havalara uçuyordu. Nikâhta fazla kaçırdı, söyledi, oynadı, eğlendi durdu.

Aferin sana! dedi Hatice. Erdalın ölümünden daha bir yıl bile geçmedi, hemen evleniyorsun. Hiç değişmedin! Kadınlar gündüz gözüyle adam bulamıyor, sen ise şöyle bir dışarı çıksan hemen talip buluyorsun!

Sen de şimdi “Neyini buluyorlar, güzel bile değilsin!” falan de…

Yok, tamam… Onu demeyeceğim. Ama hep bu kadar ilgi çekmene şaşırıyorum.

Valla ben de anlamıyorum Hatice. Anneme git bunu sor.

Sevgi göz kırptı, müziğe, dansa katıldı. Mehmet onu piste çağırmıştı. Sevgi dans ederken kafasındaki son tereddütleri de savuruyordu.

Ne olmuş sade bir adamsa? Güçlü, çalışkan. Eh, yüzü gözü de hâlâ yakışıklı. Çok mu sessiz? Belki de iyi bile böyle…

Tunayı seçseydi, ne olacaktı ki? Güzel sözlerle karnın doymuyor.

Birkaç ayda Mehmet, Sevginin arsasını masal bahçesine çevirdi. Fazla ağaçları kesti.

Bahçeyi dümdüz etti. Sevgiye çiçek tarhları hazırladı. Kamelya yaptı. Evde de sağlam bir erkek eli olduğu belliydi.

Doğru adamı seçmişti Sevgi. Hem de tam zamanında.

Mehmet bir yandan para kazanıyordu, bir yandan Sevgiyi mutlu etmek için türlü hediye alıyordu.

Sevgi, kısa evli olduğu dönemi, yirmi beş yıllık ilk evliliğiyle kıyasladı ve içten içe keşke Mehmetle daha önce tanışsaydım diye hayıflandı. Altın gibi adam!

Havalar ısınınca birlikte mangal yakıp, kamelyada, Mehmetin yaptığı masada keyif yaparlardı.

Sevgi kebapla karnını doyurur, gözlerini keyifle kısardı. Mehmet ona bakıp gülümserdi.

Ne oldu Mehmet?

Hiçbir şey. Sadece mutluyum.

İlk eşi çok sıkıcıydı. Bir daha böylesi güzel kadına rastlayacağını hiç sanmıyordu.

Dört yıl süren bir mutluluk yaşadılar, ardından Mehmet birden hırpalanmaya başladı

Çabuk yorulmaya, hızla kilo kaybetmeye başladı. Bir de içerse, tuhaf bir şekilde daha kötüsü oluyordu.

Mehmet, mutlaka doktora gidelim! diye panikledi Sevgi. Bu böyle olmaz! Bariz bir şeyler var.

Boş ver Sevgi, geçer gider!

Ortaçağ bilgisiyle olmaz! Ya geçmezse? Erkekler niye bu kadar korkar doktorlardan anlamam!

Yok öyle bir şey…

Mehmetin korktuğu asıl şey, Sevginin onu hasta, güçsüz diye terk etmesiydi. Mehmet aptal değildi. Sevginin onunla büyük bir aşk için değil, mantıklı bir karar gereği evlendiğinin farkındaydı. Ama o gerçekten seviyordu Sevgiyi.

Markette bir kadın cüzdanını çantasından bulamayıp panikleyince âşık oluvermişti ona. O çaresiz hali insanın içini paramparça ediyordu.

Hemen gidip, koluna girip hayatı boyunca korumak istiyordu. Annesi bile ilk gördüğünde, şöyle bir demişti:

Oğlum, sen bilirsin. Ama nedir, onda bulduğun, hiç anlamadım. Ne genç, ne güzel. Senin gibisini genç kızlar bile ister!

Mehmetin dünyasında Sevgiden başka kimseye yer yoktu. Şimdi ciddi şekilde hastalansa, Sevgi onu ister miydi?

Gittiği yere kadar direnç gösterdi, doktor yüzü görmek istemedi. Bir cumartesi akşamı Hatice ve eşi Burhan onlara misafirliğe geldi. Mehmet ve Burhan bahçede biralar içerek mangal yakıyordu. Mutfakta salata hazırlarken, Hatice endişeyle sordu:

Mehmet hasta mı biraz?

Bilmiyorum ki! dedi Sevgi, içini çekerek. Rica ediyorum gidip doktora. Hiç yanaşmıyor! Sen doktorsun, sence de hastalıklı bir hali yok mu?

Son zamanlarda çöktü. Kilo kaybetmiş. Hatta cildi sanki sararmış gibi geldi bana.

Allah Allah! Hatice, lütfen, rica ediyorum, sen ikna et gitmesi için!

Hatice gözlerini dikip Sevgiye baktı.

Sevgi… Gerçekten sever misin onu? Hani senin tereddütlerin vardı

Sevgi dudaklarını ısırdı, cevap vermedi.

Ama Mehmeti kimse hastaneye götüremedi; tam evdeyken yere yığıldı, bayıldı. Ambulans çağırdılar. Sevgi hastaneye onunla gitti. Mehmet hiç uyanmadı. Elini tutarak dua etti.

Neredeyse hemen ameliyata alındı Mehmet.

Karaciğerde tümör var.

Kanser mi?! diyerek Sevgi korktu.

Sonucu bekliyoruz.

Neyse ki tümör iyi huylu çıktı ama ameliyata girdiğinde oldukça büyüktü.

Doktorlar Mehmete neredeyse her şeyi yasakladı, eski sağlığına tam kavuşamayabileceğini söylediler. Yaş da vardı tabii ki.

Mehmet büsbütün çökmüştü. Bir gün annesi Sebahat Hanım ziyarete geldi.

Sevgi işteydi, annesi yanında. Getirebildiği birkaç yemeği koydu, ama doktorların onayladığı dar bir menüydü.

Oğlum, seni tanıyamıyorum! Ne bu surat? Hayattasın, kanser çıkmadı, mutlu olsana! Al ye şunları.

İstemiyorum.

Zorundasın! Sorun ne? Sevgi geliyor mu hiç?

Geliyor şimdilik. dedi Mehmet.

Neden? Bırakır diye mi korkuyorsun? O zaman aptallık eder!

Ben bittim! Hiçbir şey yapamıyorum. Çalışmam yasak, hiçbir şey yasak. Daha ellimi yeni göreceğim, ama oldum sana engelli. Kime lazım engelli?

Ne oluyorsunuz siz? dedi Sevgi, içeri girip. Bağırıyorsunuz. Merhaba Sebahat Hanım!

Ben gidiyorum artık. Hoşça kal Sevgi.

Neyin var?

Annesi el etti, çıktı. Sevgi ellerini yıkayıp kocasının başucuna geçti.

Neden üzülüyorsun? Engeli neren? Kolun bacağın sapasağlam, geri kalanı düzelir! Bak karaciğerle ilgili ne okudum biliyor musun?

Ne?

Karaciğer kendini yenileyen organdır. Yüzde elli biri kaldıysa, tam anlamıyla eski halini alır. Senin yüzde altmışı kalmış. Sabret, bırak kendini iyileşsin.

O kadar zamanım var mı peki?

Ne?

Zamanım.

Mehmet, ne ima ediyorsun?! Benden gizledikleri bir şey mi var? Doktorlara bana bir şey saklatıyor musun?

Hayır, alakası yok

Mehmet taburcu oldu. Hayatının en zor dönemi başladı. Biraz ağır iş yapsa hemen bitkinleşiyordu. Bu onu en fazla üzerdi.

Önünde bir de yaş günü vardı, onu düşünmek bile daraltıyordu. Ne yiyebilir, ne içebilirdi. Ne büyük sevinç!

Ama Sevgi, sanki Mehmetin yorgunluğunu hiç fark etmemiş gibi aynı diyet yemeği onunla birlikte yedi.

Sevgi dayanamayıp sordu. Şimdi bizim durum ne olacak?

Hangi açıdan? dedi Sevgi anlamayarak.

Yani toparlanamıyorum. Beni terk edersin diye korkuyorum, şimdi söyle bari.

Saçmalama. Seninle çok mutluyum.

O, ben ortalığı düzelttiğim ve çalışabildiğim zaman içindi. Şimdi neyim var? Şimdi kendi kendime zor dayanıyorum.

Bak, toparla kendini!

Gayret ediyorum! Ama ne bu? İki kere çekiç salladım, bir köpek gibi yoruldum.

Sevgi arkasından ona sarıldı, yanağını ensesine yasladı.

Seviyorum seni. Asla bırakmam. Bırak iyileşme sürecin zamana yayılsın, acele etme.

Gerçekten mi seviyorsun?

Evet, gerçekten.

Sevgi Mehmeti bırakmadı. O yavaşça toparlanmaya başladı.

Sevgi, ona alkol olmayan bir kutlama hazırladı ki yalnız içmeyi aklına getirmesin.

Birkaç dost geldi, kamelyada oturup masa oyunları oynadılar.

Sana iyi bir eş düştü Mehmet, dediler.

Şimdi siz eve gidip benim sağılığım için içersiniz, değil mi? diye takıldı.

Gülüştüler, dağıldılar. Akşam Sevgiyle veranda da oturup yıldızlı göğe baktılar. Mutluydular. O gece, Mehmet aylar sonra ilk defa iyi hissetti.

Artık iyileşeceğine inandı. Ve eşinin onu gerçekte terk etmeyeceğine… Sevgiyi daha sıkı sardı.

Neden, Mehmet?

Her şey yolunda! dedi Mehmet.

Sonunda dedi Sevgi gülerek, yanağından öptü.

Gerçekten mutluydularBöylelikle, hayatın bütün fırtınalarına, kayıplarına ve beklenmedik hastalıklarına rağmen, Sevgi ve Mehmetin bahçesinde hep bir umut filizlendi. Kamelyanın altında, Mehmetin ektiği çiçeklerin arasında, yıldızlar her gece yeniden doğdu. Sevgi, her sabah güneşin ilk ışığında kısa bir an için geçmişe dalsa da, yanındaki adamın nefesini duymak ona geleceğin yeniden yazılabileceğini hatırlatıyordu.

Mehmet yavaşça sağlığını geri kazanırken, ikisinin de yüzünde yorgun ama derin bir mutluluk izi kalıyordu. Bir akşam üstü, bahçede çaylarını yudumlarken Mehmet birden Sevginin elini tuttu:

Bir kez daha alsan mısın benimle evlendiğine? diyerek gülümsedi.

Sevgi bir an durdu. Sonra gülerek ellerini Mehmetin ellerine kenetledi.

Her sabah, yeniden! Hem de daha büyük bir hevesle

O an, bahçede esen hafif rüzgâr kadar sade, fakat ömür boyu sürecek kadar güçlü bir huzur yayıldı aralarına. İkisinin birlikte dokunduğu hayat, karşılaştıkları tüm karanlık anlara rağmen, içlerinde daima bir ışık taşıdı. Ve her seferinde, yeniden başlamak için birbirlerinin gözlerine bakmaları yeterli oldu.

Çünkü gerçekten sevmek, bazen eski yaraların yerini yeni umuda bırakmasına izin vermekti. Ve Sevgi ile Mehmetin hikâyesi, bahçedeki çiçekler gibi, her baharda yeniden açtı.

Rate article
Lifequest
Toprağı Düzeltti, Bahçeye Çiçeklik ve Kamelya Yaptı, Evin Her Köşesinde Erkek Eli Hissediliyordu. Evet, Marina Doğru Koca Seçmiş! Para Kazanan, Evi Düzene Sokup Hediyeler Alan Bir Adam… Ama Hastalanınca Korktu: “Sen Beni Sevmedin ki, Sevmeden Evlenmiştin… Şimdi, Hasta Olunca Beni Bırakırsın Dedim…” — “Bırakmam!” dedi Marina, “Sen En İyi Kocasın, Asla Gitmem Yanından!”