Bir Bahar Yağmuruyla Gelen Mucize: Sırlı Bir Sabahta Umutsuzluğun Ardından Evlatsız Bir Çifte Leningrad Yolunda, Koruyucu Aile Olma Kararı, Kaderin Karşılarına Çıkardığı Engelli Bir Kız Çocuğu ve Onu Sevgiyle Büyüten Vika ile Savaşın Tüm Zorluklarına Rağmen Umutla Yeniden Hayat Bulan Bir Ailenin Gerçek Hikâyesi

Tanrının Armağanı…

Sabah kasvetli başlamıştı; ağır bulutlar, gökyüzünde alçaktan sürünürken, uzaktan tok bir gök gürültüsü işitiliyordu. Fırtına yaklaşıyordu. Bu, baharın ilk fırtınasıydı.
Kış nihayet sona ermişti ama bahar da gelmekte acele etmiyordu. Hava hâlâ soğuktu, rüzgâr sert esiyor, geçen yılın yapraklarını yeniden havalandırıyor ve oradan oraya savuruyordu. Yeni otlar korka korka çatlamış toprağın arasından çıkmaya çabalıyordu. Ağaçların tomurcukları hâlâ uykudaydı, açılmaya niyetleri yok gibiydi.
Doğa hasretle yağmuru bekliyordu. O yılın kışı kar bakımından fakir, rüzgârlı ve soğuk geçmişti. Toprak uyuyamadan, kar örtüsüyle yeteri kadar dinlenemeden baharı beklemişti; şimdi dört gözle yağmuru istiyordu.
Fırtına o özlenen bereketi getirecekti; yağmur toprağa can verecek, tozu ve kiri alıp götürecek, toprağı yeniden doğuracaktı. İşte o zaman bahar gerçekten başlar, cömert ve çiçeklerle dolu bir genç kadın gibi hayat bulurdu.
Böylece toprak yemyeşil çimenlerle ve rengarenk çiçeklerle, titrek yapraklarla, tatlı meyvelerle dolacaktı. Kuşlar neşeyle öter, bahçelerde yeni yuvalarını kurmaya başlardı. Hayat devam ediyordu.

Emir, gel kahvaltı hazır! diye seslendi Elif mutfaktan. Kahve soğuyacak…

Mutfağı sıcak kahve ve yumurta kokusu doldurmuştu. Kalkmalıydı. Dün geceki ağır konuşmadan, Elifin gözyaşlarından, uykusuz geçen geceden, kafasındaki yoğun düşüncelerden sonra, yataktan çıkmak Emire zor geliyordu.
Ama hayat devam ediyordu, kalkmalıydı.

Elifin yüzü de yorgundu, gözleri kıpkırmızı, gözaltlarında derin morluklar vardı. Yanına yaklaşınca, Emirin yanağına hafifçe uzanan o solgun yanağa öpücük kondurmasına izin verdi, zayıflamış bir tebessümle.

Günaydın, canım. Galiba bugün yağmur yağacak. Allahım, ne çok bekledik şu yağmuru. Gerçek bahar ne zaman gelecek sence? Bak, geldi aklıma, bir şiir gibi:
Bahar bekliyorum, kurtuluş gibi
Kışın soğundan, yalnızlığından.
Baharı umutla bekliyorum,
Düğümlenen hayatımda, çözülmeyen sorulara yanıt gibi.
Sanıyorum ki o gelir gelmez,
Her şey aydınlanacak.
Sanıyorum ki, bir tek o
Her şeyi daha güzel,
Daha dürüst,
Daha sade,
Daha güvenilir kılacak.
Neredesin ey bahar? Gel artık!

Emir, ince omuzlarına sarıldı, başını eğmiş, sarı saçlarının bozkır koktuğu Elifin başını öptü. İçinde bir acı hissetti. Zavallı sevgilim, Allah neden bize böyle bir sınav verdi ki? Sadece umut sayesinde, yıllarca yaşadık birlikte…

Ama dün, ünlü profesör, en büyük umutlarını bir cümlede sonlandırdı.

Çok üzgünüm, fakat çocuğunuz olamaz. Emir Bey, Çernobildeki çalışmalarınızın bedeli böyle oldu. Maalesef tıp burada aciz. Keşke elimden bir şey gelseydi, dedi.

Elif gözyaşlarını sildi, saçını arkaya attı, kararlıydı.
Emir, dün gece düşündüm. Bir karar verdim. Bir çocuğu evlat edinelim! Onca anne-babasız, kimsesiz çocuk var yurtta. Bir oğlumuz olsun, büyütelim; bizim de bir evladımız, oğlumuz olur. Kabul eder misin? Yıllarca bekledik, çocukluktan çıkamadık bu özlemle… Gözyaşları şelale gibi akıyordu. Emir, eşini bağrına bastı, o da ağlamaktan kendini alamadı.
Elbette kabul ederim! Ağlama sevgilim, bak, ağlama…

O sırada gök gürlemesi evi sarsacak kadar kuvvetli yankılandı. Ve aniden bir sağanak; gökyüzü ardına kadar açılmıştı sanki! Nihayet, Allah dualarımızı işitti!
Beklenen yağmur bardaktan boşanırcasına yağıyordu. Bir anda karanlık oldu, gece inmiş gibiydi. Gök gürlemeleri susmaz olmuştu, şimşekler çakıyordu, sanki çatının tepesindeydi. Emir ve Elif, kollarıyla birbirlerine sarılmış, pencere önünde duruyordu; açık pencereden soğuk damlalar ve yağmurun taze, ferah kokusu geliyordu.
Az önce içlerini saran o kasvetli bulutlar, bu ilkbahar yağmurunda çözülüp eriyordu. Tek istedikleri yağmurun daha da uzun yağmasıydı. İlkbaharın o özlenen yağmuru; hayatın, yenilenmenin, doğuşun sembolüydü onlar için.

Birkaç gün sonra, İstanbuldaki çocuk yuvasının kapısında bekliyorlardı. Randevuları vardı. Nihayet, bir oğlan çocuğu evlat edinmek üzere geldiler. Yıllar süren bekleyişlerinden sonra hayalini kurdukları oğulları, Mehmeti; hatta ismini bile koymuşlardı akıllarında. Onu daha görmeden sevmeye başlamışlardı bile. Yıllarca bir çocuğu sevip büyütmenin hayalini, sevgisini yüreklerinde biriktirmişlerdi.

Yürekleri küt küt çarpıyordu, nefesleri daralıyordu. Emir zile bastı. Kapı açıldı, onları zaten bekliyorlardı.
Yuva müdürüyle bir süre önce görüşmüşlerdi; artık uygun çocuklarla tanıştırılmak için gelmişlerdi. İlk girdikleri odada, ıslak tulumlarıyla plastik bir örtü üzerinde oturan bir kız çocuğu gözlerine takıldı.
Üstü başı kirli, burun altı sümüklü, devasa mavi gözleriyle yanlarından geçen yetişkinlere üzgün üzgün bakıyordu. Terk edilmişlik, ihmal, çaresizlik okunuyordu yüzünde. İçleri yandı; “İşte burası çocuk yuvası” dediler, “İşte terkedilmiş çocukların sığınağı…”

Bir sonraki odaya geçtiler. Beşiklerde yatan ya da oturan minikler vardı. Elifin gözü bir o yana, bir bu yana bakıyordu. Refakatçi hemşire isimlerini, yaşlarını, ailelerine dair birkaç bilgi veriyor, çocukları sırayla gösteriyordu. Hepsi temiz giyimli, üzerinde temiz çarşaflarda duruyordu.
Hemşire incelikle kollarından kaldırıp gösteriyordu çocukları; Emirin aklına bir an için pazar yeri geldi, Biz de müşteri olduk, sanki kilosunu soracağız, diye geçirdi içinden.

Emir, o zavallı kız çocuğuna tekrar bakalım mı? dedi Elif fısıltıyla. Emir omzuna dokundu.
Hemşire Hanım, ilk odadaki mavi gözlü kızı tekrar görebilir miyiz?
Ama siz erkek çocuk istemiştiniz! O kız size uygun değil. Onu hazırlamamıştık bile.
Lütfen, tekrar bakalım. Onu bir kez daha görebilir miyiz?
Hemşire kafa karışmış haldeydi, bir şey söylemek istedi ama vazgeçti, onları geri götürdü.
Ben hemen Ayşe Hanımı çağırayım, bekleyin lütfen dedi, sandalyeleri işaret etti.

Elif, Emirin omzuna başını yasladı.
Emir, o kızı alalım, onu gördüğümde kalbim dayanamıyor, dedi.
Benim de kalbim sıkıştı. Sana da çok benziyor, gözleri, saçı, minicik, ama ne kadar üzgün!
Hemşire ve yuva müdürü geldi, Ayşe Hanımın yüzünde endişeli bir ifade vardı.
Yanlış bir çocuk seçiyorsunuz. Size uygun olmaz.
Neden? Çok sevdik, Elife çok benziyor, bakın isterseniz… Emir kararlılıkla kıza doğru yürüdü.
Çocuğu yıkamışlar, ıslak tulumunu çıkartmışlar, altındaki naylonu ve pisliği de almışlardı. Gözleri biraz daha canlı bakıyordu, yanakları renklenmişti. Onların beşiğine yaklaştığını gören kız gülümsedi, yanaklarında gamzeler belirdi.
Kollarını onlara uzattı, kalkmaya çalıştı… Elif heyecandan Emirin kolunu sımsıkı tuttu. Kızın ayakları tersti, geriye doğru dönüktü. Emir düşünmeden kucağına aldı kızı; minik kız, burnunu Emirin yanağına sürterek ona sarıldı, sıkıca tuttu.
Emirin gözleri yaşlarla doldu, Elif de ağlamaktan kendini alamadı. Ayşe Hanım da gözlerini sildi gizlice.
Buyurun, odama geçelim. Hemşire hanım, Zeynepciği alalım dedi kararlı bir sesle. Emir ve Elif el ele odadan çıktılar.

Küçük kız Zeynep, Anadolunun ücra bir köyünde, yaşça büyük çok çocuklu bir anne-babadan dünyaya gelmişti. Belli ki istenmediği için doğduğunda aile elinden çıkarmak istemişti. Zeynep doğuştan ayakları yamuk doğmuştu. Diz altı bükülmüş, ayakları eğriydi.

Doktorlar ameliyatla kurtarılabilir dese de; babası Bende para yok, evde bir sakata bakacak halim yok. Zaten evde aç geziyoruz, deyip almak istememişti.
Böylece Zeynep çocuk yuvasına verilmişti.

Şimdi düşünün, sizin için uygun mu? Evet, tedavi olabilir ama çok sabır, büyük emek ve masraf gerekecek. Ay sonunda kararınızı bildirin, daha fazla görüşmeye gelmeyin; çocuklar hemen umutlanıyor, bir daha gelmezseniz çok üzülürler. Size doktorun adresini vereyim; gidin, danışın, biliyorsunuz. dedi ve çıkış kapısını gösterdi.

Bir ay geçti. Emir ve Elif, daha o gün karar vermişlerdi; Zeynepin onların kızı olacağına… İstanbuldaki profesörle görüşüp emindiler artık; birkaç ameliyatla minik kız tamamen sağlığına kavuşacak, hatta iz kalmayacaktı. Zeynep diğer çocuklar gibi koşup oynayacaktı. Emir, operasyonlar için kenarda kalan paralarını, birikimlerini, henüz satılmamış yeni arabasını ve inşaatı süren evini gözden geçirdi.
Bir süre tek odalı evde yaşarlar, gerekirse o hayalleri ertelerlerdi; yeter ki kızları sağlığına kavuşsun.
Her anı sayıyor, bir an önce prosedür işlemlerinin bitmesini bekliyorlardı.

Ve o beklenen gün, yine o tanıdık kapıdan içeri girdiler. Emir elinde kocaman bir pembe şakayık buketi, Elif bütün çocuklara oyuncaklarla dolu dev bir çanta… Ayşe Hanımın dudakları titriyordu, gözleri yaşlarla doluydu. Bir çocuğun daha ailesi oluyordu, dünyanın en büyük mutluluğu!
Birlikte odaya girdiler. İşte Zeynep! Saçları daha da fazla bukle, yanakları al al olmuş, minik dişleri yeni çıkıyordu. O şimdi mutlulukla cıvıldıyordu. Emir onu kucağına aldı; Zeynep boynuna sarıldı, sımsıkı sarıldı.
Başını Elifin omzuna yasladı. Herkesin gözleri suluydu. Bütün gün çocuk yuvasında kaldılar, hemşire ve doktorlardan çocuk bakımı, beslenme konusunda detaylı bilgiler aldılar; henüz minik kız teslim edilmemişti.

Resmi evlat edinme işlemleri kolay olmayacaktı. Ayşe Hanımın tavsiyesiyle, Zeynepin biyolojik ailesinin velayet hakkı mahkeme kararıyla iptal edildi; bir daha asla geri almayacakları kesinleşti.

Sonunda, küçük kızlarını evlerine getirdiler. Elif işinden ayrıldı, artık tüm hayatı Zeynep olmuştu. Birkaç ay hazırlık ve tedavi sonrası, ilk ameliyat için İstanbuldaki klinikteydiler.

Bir ay hastanede kaldılar; Emir her gün gelip Zeynepin kaşıkla nasıl yemek yediğini, bahçedeki kedinin miyavlayışını, keçiyle oynayışını izliyordu. Ayaklarına bakmak hâlâ canlarını yaksa da… Sokakta yürüyüşlerini uzun pantolonlarla yapıyordu.
Yavaş ve dengesiz yürüyordu; bir ördek yavrusu gibi… Ama Zeynep çok hareketliydi, konuşmayı erken öğrenmiş, herkesle tanışıyor, herkese adıyla selam veriyordu.

En çok Emiri seviyordu: Babacığım, diyor, Elif de kocasını öyle çağırıyordu artık. Emir de Zeynepi yeryüzündeki en güzel hazinesi, güneşi belki de gökyüzündeki yıldızı gibi görüyordu.

Bir yıl sonra diğer ameliyatlara başladılar, İstanbula defalarca gittiler. Küçücük Zeynepin ne çok acı çektiğine, Elifin ne sabır gösterdiğine kimse inanmazdı. Elif hastane odasında geceler boyu hiç uyumadan başında beklemişti. Sonunda, mucize gerçekleşti Zeynepin ayakları artık diğer çocuklar gibiydi.
Koşabiliyor, oynayabiliyordu. Beş yaşında anaokuluna başladılar. Hemen dikkat çekti… Öğretmenleri, resme olan yeteneğini keşfetti; bir an önce teşvik ettiler. Altı yaşında resim okuluna yazdırıldı. Zeynepin tabloları artık çocuk sergilerinde yer almaya başlamıştı; renkli manzaralar, yaşam dolu kompozisyonlar herkesin dikkatini çekiyordu. Kimse yaşına inanamıyordu. Gerçekten bir yetenekti bu…

Yedi yaşında ilkokula başladı. İlk günden sınıfın lideriydi. Başarılı, neşeli, hayat dolu, çevresi arkadaşlarla dolu bir çocuktu. Harika resimler yapıyor, resim okuluna ve dans kulübüne devam ediyordu.
Bulunduğu her yerde kahkaha ve mutluluk vardı. Veliler toplantılarında Elif ve Emirin başını dik tutmasını sağlıyordu. Zeynepin adı her yerde iyilikle anılıyor, kimse onun ve ailesinin ne fedakârlıklar yaptığını, anne-baba olmanın ne büyük bir emek gerektirdiğini, doğurmasalar bile nasıl sevgiyle büyüttüklerini bilmiyordu…

Allah, Elif ve Emiri hiçbir zaman yalnız bırakmadı. Zeynepin aileye katılışından sonra, şans onların yanında oldu. Emirin yıllardır uğraştığı iş yavaş yavaş büyüdü. Hayallerindeki gibi, İstanbulda yeni bir ev aldılar, Zeynepi de prestijli bir okula yazdırdılar.
Şimdi Zeynep, altıncı sınıfa gidiyor, hâlâ başarılı. Resim okuluna devam ediyor. Sarışın, mavi gözlü, uzun örgülü, güzel ve tatlı bir kız. Herkesin sevgilisi. Tanrının armağanı…

Rate article
Lifequest
Bir Bahar Yağmuruyla Gelen Mucize: Sırlı Bir Sabahta Umutsuzluğun Ardından Evlatsız Bir Çifte Leningrad Yolunda, Koruyucu Aile Olma Kararı, Kaderin Karşılarına Çıkardığı Engelli Bir Kız Çocuğu ve Onu Sevgiyle Büyüten Vika ile Savaşın Tüm Zorluklarına Rağmen Umutla Yeniden Hayat Bulan Bir Ailenin Gerçek Hikâyesi