Ailemizin Tek Erkek Üyesi
Sabah kahvaltısında ablam Zeynep, gözünü telefonundan ayırmadan sordu:
Baba, bugünün tarihine baktın mı?
Hayır, ne var tarihte?
Cevap vermek yerine telefonunu bana çevirdi: ekranda bir rakam dizisi 11.11.11 yani 11 Kasım 2011 tarihi vardı.
Senin uğurlu sayın 11 ya, bak bugün üç kez ard arda gelmiş. Bence harika bir günün olacak.
Ağzından bal damlıyor kızım, öyle olsun inşallah, diye güldüm.
Evet babacığım, küçük kızım Esra da telefonuna bakarken lafa karıştı. Bugün Akrep burçlarını güzel bir tanışma ve hayat boyu unutulmayacak bir hediye bekliyor.
Harika. Kim bilir, belki Almanyada, Amerikada bilmediğimiz bir akrabamız öldü, mirasçısı da sadece biz çıktık… Tabii milyoneriz!
Milyarderiz, baba! diye espriye destek verdi Zeynep. Milyoner sana az gelir.
Yok canım, düşününce millet gibi milyonlarla uğraşmak istemem. Bunca parayla ne yapacağız ki? İlk işimiz İtalyada ya da Maldivlerde bir villa almak olur herhalde. Sonra bir yat
Ve helikopter, baba! hayallere katıldı Esra, Kendi helikopterim olsun istiyorum.
Olur tabii, kızım. Helikopterin de olacak! Sen, Zeynep? Ne istersin?
Bollywoodda Salman Khanla filmde oynamak istiyorum!
Eh, ne küçük dilek. Hemen Amitabh Bachchanı arar, ayarlarız Hadi masal kızları, yemeği bitirin vakit geldi.
Ya baba, azıcık daha hayal kursaydık ya iç çekti Esra.
Hayal kurmak serbest tabii ki. Olmazsa olmaz, dedim çayımı bitirirken, ama okulu unutmayın ha
Bu sabahki konuşmam nedense şimdi, gün batarken aklıma geldi; markette alışveriş poşetlerini arabama yerleştirirken. Gün bitiyordu, hiç hayal ettiğim gibi geçmemişti üstelik iş de arttı, mesaiye kaldım, yorgunluktan bitap düştüm. Ne güzel bir tanışma ne de hayatımın hediyesi çıktı karşıma.
“Şans, İstanbul üstünden geçen bulut gibi geldi geçti,” diye kendi kendime gülerek marketten çıktım.
Yıllardır ailemize hizmet eden eski Tofaş’ın yanında bir oğlan çocuğu dolanıyordu. Yüzünden belli, serseri bir çocuk. Bakımsız, üstünde paçavra gibi kıyafetler. Ayakkabısı bile takım değil; solunda rengi belli belirsiz bir spor ayakkabı, sağında buruşuk, ucu kalkmış eski bir çizme, bağı yerinde ise mavi bir elektrik teli. Kafasında eskimiş, yağlı bir kulaklıklı bere vardı, sağ kulağı neredeyse tamamen yanmış görünüyordu.
Amca, ben… açım, bir… ekmek verir misin? dedi çocuk, yaklaştığımda.
Söylerken bir anlık duraksadı. Ne perişan hali, ne de yirmi birinci yüzyıl için tuhaf sayılabilecek bu cümle bende dalga dalga anılar uyandırdı. Birden gençlik yıllarım geldi aklıma: Kadıköy Halk Eğitim Merkezi, tiyatro diksiyon dersleri… O zamanlar bu tür tökezlemelerin izleyiciye aktardığı doğruluk, yalanı ayırt etmenin bir yolunu öğrenmiştim. Yani, o duraksamayla bir insanın içi anlaşılır
Çocuk yalan söylüyordu. O küçücük duraklama direkt bir alarm gibi beynimi çaktı: ortada bir oyun, bir tiyatro var. Niye? Altıncı his denen şey bende devreye girdi; sanki bütün bu gösteri sadece bana yönelik hazırlanmıştı.
“İlginç. Pekâlâ, bakalım senin oyununa ben de katılayım. Kızlarım da kesin bayılacak, onları dedektif etmek en büyük eğlenceleri zaten.”
Sadece ekmekle doymak olmaz evlat. Bir kase mercimek çorbası, arkasından patates yemeği, yanına salata, en sonunda sıcak bir ayva tatlısı… Ne dersin?
Çocuk bir an afalladı ama hemen kendine geldi; kaşlarını çattı, göz ucuyla baktı.
“Akıllı, aferin. Rolü azaltıyor, hayata yakınlaşıyor. Devam bakalım.”
Neden susuyorsun? Evet mi, hayır mı?
Evet, dedi neredeyse fısıltıyla.
“Güzel.” Bu hep uyguladığım küçük bir sınavdı. Gerçekten aç ve kimsesiz çocuk eline yiyecek dolu poşeti alınca hemen ortalıktan kaybolmak isterdi. Zaten çoğu zaman açlık ve yorgunluktan ben onları kolayca yakalardım, şaka yollu enseye hafifçe vurup, “Biz hayvan değiliz, insan evladı olalım…” derdim.
Bu kez cebimde uzunca oyalanıp anahtarı aradım, sonra telefonumu çıkardım, arkama döndüm. O sırada çocuk kaçmadı, başı eğik, poşete sıkı sıkıya sarılmış, ayakkabısının ucuyla yere şekiller çiziyordu. “Teşekkürler evlat, bu akşam beni sprintten kurtardın.”
Sonunda anahtarı buldum, poşetleri arka koltuğa koydum.
Buyurun, beyefendi diyerek ön kapıyı açtım arabanız hazır, yemekler bekliyor!
Çocuk derin bir nefes aldı, çekingen bir edayla arabaya oturdu.
Yaklaşık beş dakika sessiz gittik. Ben kızlarımla birlikte İstanbulun bir köyünde yaşıyordum; merkeze yedi kilometre mesafede. On yıldan fazladır belediyede kaynak ustası olarak çalışıyordum. Eski bir devlet yurdunda büyümüştüm, kimsem yoktu. Hayatımda, en yakınlarım kızlarımdı; onları yalnızca çok sevmiyor, adeta tapıyordum ve onlar da bana aynı derecede sevgiyle karşılık veriyordu. Anne ya da baba gibi kelimeler bana yabancıydı, bu yüzden sokakta ya da yurtta büyüyen çocuklara özel bir duyarlılığım vardı. Elimden geldiğince yardım etmeye çalışırdım, kaç yetim çocuğa önce evimi, sonra yeni ailelerini göstermişimdir kim bilir. Ama işte bu kural denen kocaman duvarlar ve duyarsız memurlar olmasaydı keşke; tüm çocukları kendim büyütmek isterdim. Ama olmaz; “eviniz küçük, geliriniz düşük, yalnız bir babasınız, zaten iki küçük çocuğunuz var…” ve daha neler neler. Çocuk yuvasında mı daha iyi olacaklar sanki? Bin kat daha kötü! Bunu bizzat yaşamıştım. Kimse anlamıyor, çocuk için önemli olan konfor değil, sevgi; devlet korumasında sevgiye rastlanmaz. Oysa benim yarım ailemde, o çocuk sevgiye doyacaktı. Ne tuhaf, şu sosyal çalışanların hepsi, bir yandan binlerce tam ailede çocukların mutsuz, sevgisiz, çoğu zaman şiddet gördüğünü biliyor ama oradakiler normal! Benim aileme ise çocuk verilmiyor
Akılsızlar diye söylendim içimden, çaktırmadan yolcuya göz attım.
Çocuk içine kapanmıştı, beresi öne kaymış, yüzünü kapatmıştı. Arada bir sessizce iç geçiriyordu. Demek o da benim gibi düşüncelere dalmıştı.
Garip bir çocuktu; daha önce hiç böyle biriyle karşılaşmamıştım. Kararlı, sessiz, ama yurtta yetişmiş gibi değildi, onların havası başkadır. Muhtemelen evden kaçmış, daha sokakta fazla gecesi olmamış, tedirgin ve ürkek.
Belki de haksızlık ettim,” dedim içimden. “Belki çocuk henüz yaşadığı şokun etkisinde. Gerçek kısa zamanda ortaya çıkar. Neyse, birazdan eve varınca önce güzelce yıkanacak, doyacak, sıcak bir ailede bir gece geçirecek. Uyuyunca kendi anlatır başına ne geldiyse.
Kızlar kapıda bekliyordu. Araba durur durmaz fırladılar, kapıyı açıp poşetleri çektiler.
Baba, bu da kim? sonunda çocuğu fark ettiler.
Bu mu? Sizin sabah bahsettiğiniz güzel tanışma ve ömürlük hediye işte, dedim gülerek.
Harika, baba! Esra arabadan çocuğu kolundan yakalayıp başındaki şapkayı araladı, yüzünü görmek için eğildi. Hediyen bayağı ilginç, acaba yanlışlıkla başkasını mı aldın?
Keşke Ayağıma yapıştı, ben senin hediyenim, bırakmam, diye bağırdı. Kurtulamadım!
Peki bu hediyenin adı ne? Zeynep araya girdi, poşetleri taşırken.
İsmi yok.
Ne, etiketi, fiyatı yok muymuş?
Yoktu.
Tamam babacığım, diye Esra teatral bir şekilde iç çekti. Sana kusurlu ürün verdiler yani Boşa alınmış, atarız artık!
Çocuk iyice gerildi, gözleri dolayısıyla tedirginliği daha da arttı, sanki bir anda kaçacak gibi oldu. Esra da bunu hissettik, hemen çocuğun omzuna koydu elini, diğer eliyle başını okşadı:
Alo? Evde kimse var mı?
Çocuk susup iyice kabuğuna çekildi.
Abone yok galiba! diye güldü Zeynep. Burada çekmiyor, hadi eve geçelim, mutfakta belki bağlantı kurarız.
Zeynep bana anlamlı bir bakış attı. Yıllar içinde bakışlarımızdan konuşmayı öğrenmiştik. Gözleriyle “bu çocuk farklı, hemen açılmıyor, işi zor” dedi. Yine bakışımla “beş dakikanız var, fazlası olmaz” diye cevap verdim ve elimi gösterdim.
Sen merak etme baba, bakışlarını süzdü Zeynep, üç dakikada çözeriz biz.
Esra, hediyemizi eve taşıyalım bakalım; nedir bu Yürüyen Bilinmeyeni beraber çözeyim.
Birkaç saniye sonra Esra çocuğu kolundan çekiştirip indirdi. Çocuk hafiften direndi.
Baba, içinde bir şey var, zil gibi çalıyor! diye güldü Esra, sıkıca tutarken.
Belki vida gevşedi ya da kablosu çıktı dedi Zeynep alaycı bir tonla. Baba, garajdan çıkarken pense, tornavida ve lehim teli getir. Biz de çözeceğiz bakalım, nedir.
Kızlar, poşetleri ve çocuğu adeta mengeneye alıp mutfağa geçtiler. Ben ise her akşam yaptığım gibi arabayı garaja çektim, sabah için hazır hale getirdim. On beş dakika geçmişti ki, Esra birden kapıdan koşarak geldi:
Baba! Yalan söylüyor!
Nereden bildin?
Çok basit, Sherlock! Sokak çocuğu gibi kokmuyor, bildiğin ev çocuğu bu!
Kokladın mı sen onu?
Evet, kokladım! Neye mi benziyor?
Haydi bakalım, ıslak kek mi, çocuk sabunu mu, sıcak süt mü?
Hah, üç tahmin hakkın bitti. İşte bak, ellerini gösterdi, siyah izler vardı.
Kurum mu?
Yok baba, elimi burnuma tuttu; Kokla da anla.
Kokladım ve tırnağımla kazıdım lekeden biraz.
Makyaj mı bu?
Tebrikler! Evet, tiyatro makyajı. Yüzünü bula bula ki, herkes onu kir-pas içinde sansın!
Buz gibi!
Adı neyse Buga, dedim. Aslında adının Buga olduğunu söyledi. Yani uydurma bir lakap.
Yemeğe uygun, besler büyütür, satarız…
Baba, espri bitti. Ciddiye geçiyoruz. Ne yapsan eminim ki bu çocuk seni bilerek buldu. Yıkık, boyalı, kostümlü, oyuna hazırlanmış. Tiyatro bu! Tek kişilik oyun.
Neden?
İşte tam da bunu öğrenmek istiyoruz. Susuyor hâlâ. Bekle, birkaç dakika daha dayanmaz, Zeynep onun içini çözer.
Yine ailecek vampir densin, kan emici falan?
Yok canım, o çabuk eskiyor.
Araya girmeye kalmadan, Zeynep mutfaktan bağırdı:
Babaaa! Hâlâ sülfürik asidimiz var mı?
Var tabii, dedi Esra, ilk bulduğu bidonla mutfağa koştu, Yarısı dolu, getiriyorum!
Ne caniler!
Bizimki kadın cani, dedi gülerek ardımdan uzaklaştı kızım.
Baba, ellerini yıka, yemek hazır mutfaktan Esra seslendi.
Kurt gibi acıktık, şu Bugamı gıdıklayalım bir de
Biz de onun kemiklerini kıtır kıtır yemek isteriz! diyen Esraya gülerek banyoya geçtim.
Şunların şamatasına bak. Zavallı çocuğu duvara mı sürdüler acaba… dedim içimden. Dayan evlat, yardıma geliyorum.
Orta yerde taburede oturuyordu çocuk, kızlar sofraya son dokunuşları yapıyor, fısıldaşıp birbirlerine gülüyorlardı. İlk defa bu kadar yakından baktım çocuğa; yaşı on civarında. Gerçekten kıpkızıl saçlı, tıpkı Nazımın dizelerinde dediği gibi Kızıl, ormanda mantar gibi. Üzerinde kırmızı-siyah çizgili bir atlet, göğsünde beyaz boyayla “TÜRKİYE” yazıyor, yırtık bir mavi kot pantolon. Ayakları çıplak halde taburenin altında. Saçlarını havluyla kurutuyordu.
Gel bakalım, Buga, dedi Esra. Bunları yiyor musun yoksa sana saman mı getirelim?
Ya da yem mi kaynatalım, diye güldü Zeynep.
Kızlar, dedim hafifçe kaşlarımı çatıp hadi bakalım, biraz olsun ciddiye dönüyoruz. Tabağınıza bakın, karnınızı doyurun.
Tamam, baba, dediler aynı anda.
Çocuğu izlerken şaşırdım: Buga saniyeler içinde değişiyordu. Omuzları dikleşmiş, artık başı eğik değildi. Sanki kendi eviymiş gibi sofrada oturuyordu; ne son otuz dakikada yaşadıkları onun başından geçmiş gibiydi ne de sokakta yatmış gibiydi. Kızlar da fark etti, birbirlerine soru dolu bakışlar attılar.
Nedir senin derdin evlat? diye içimden geçirdim. “Bu oyunun amacı neydi? Evde büyümüş belli, akıllı, masum bir çocuk Hırsızlığa falan yeltenmemiş de. Peki gizli amacı nedir?”
Baba? Baba? Duyuyor musun? Zeynepin sesiyle irkildim, ceketime hafifçe asıldı.
Yeter kızım, doydum sayenizde, ellerinize sağlık! Bayıldı mıydım?
Aman babacığım, ne bayılması, lafa Esra karıştı. Kızların kocaman oldu, evlendiler. Torunların geldiler!
Peki bu damadınız mı? deyip göz ucuyla çocuğa baktım.
Yok o bizim evcil bugamız, dedi Esra, saçlarını okşadı. Yaz gelince kilo alacak, satacağız!
Kırmızı et değil, beyaz et olur herhalde!
Baba, yeter! dedi Zeynep, saçından bir tutam çekerek. Şimdi ciddi olma vakti, bak
Tamam yeter! diye çocuk birden ayağa kalktı, sonra utana sıkıla konuştu: Abla, Zeynep, Esra, ne olur bitirin şakanızı Dayanamayacağım. Yusuf Bey, affedin beni Yalanlarla geldim
Otur yavrum, dedim. Anlat bakalım her şeyi başından doğru dürüst.
Yemin ederim doğruyu söyleyeceğim, dedi Esraya.
Yalan kokusunu hemen alırım ben, uyardı Esra.
Ben de hiç sevmiyorum zaten, diye başını salladı Buga.
Oldukça basit ve şaşırtıcı bir hikâyeydi. Adı Spartak Bugaydı (nüfus cüzdanını gösterdi), Esradan bir gün büyük, yani on bir yaşında. Babası Güneydoğuda şehit düşmüş, annesi hamileyken haberi almış, erken doğumdan sonra sadece kız kardeşi kurtulmuş: onu da Nadire koymuşlar. Dört kişi kalmışlar, yakın akrabaları hiç yok. Abla reşit değilken kardeşleri almak istemişler, çocuk esirgeme kurumu devreye girmiş. Zor bela kurtarıp bir arada yaşamışlar. Spartak, ablası Suzanın bir süredir hasta gibi olduğunu fark etmiş, korkmuş; gerçeği duyunca rahatlamış, Suzan aşık olmuş O da Yusuf Bey adlı bir adam ama hakkında tek bildikleri: kaynak ustası, içki sigara yok, on seneden fazla dul, iki kız büyütüyor. Eşi yıllar önce küçük kızlarıyla bırakıp Arjantinde bir adamla kaçıp gitmiş. Ve Yusuf Bey bazen sokak çocuklarını alıp iyi ailelere yerleştirirmiş, çünkü kendisi de yurtta büyümüş…
Spartak işte bu son bilgiye tutunmuş: bir plan yapmış. Sahte sokak çocuğu olup, aileye kendini kabul ettirmek, Yusufu ve kızlarını gözlemlemek istemiş. Çünkü ailede tek erkek kendisiymiş ve ablasını korumak zorundaymış. Kendi gözüyle görmeliymişler, gerçekten güvenilir, sevebilecekleri bir aile mi… Hesap etmemiş ki tanışır tanışmaz kötü ve iyi polis oyununa yakalanacak, gerçeği kısa sürede anlatmak zorunda kalacak!
Sizleri çok sevdim, dedi. Zeynep, Esra siz mükemmelsiniz. Yusuf Bey, ne olur ablamı eşiniz alın. Asla pişman olmazsınız! Onu seveceksiniz O da annem kadar iyi ve sevecen
Neden korkmuş ablan? sordu kızlar.
Çok çocuklu bir kadını kim ister ki, diye korkmuş. O yüzden size söylemeye cesaret edemedi
Tüh sana! dedi Zeynep. Biz çocukları severiz, senin terbiyenden geçmen lazım.
Baba, sen de niye susuyorsun? Şoktan mı? Esra ve Zeynep bana sarılıp baktılar. Hadi evlenelim, değil mi?
Komik oldu doğrusu, dedim gülerek. Ben de Suzan Hanımı epeydir fark ediyorum… Evlendiğimde eşim iyiydi, başta anne olmaktan yoruldu, sonra çekip gitti Küçük çocuklarla ortada kaldım Şimdi aşağı yukarı aynı yaşta, hem de çocukları var… Herkes kabul etmez…
Ablam yirmi üç yaşında zaten, dedi Spartak.
Benden on yaş küçük, normal sayılır, dedi Zeynep.
Evet baba, sen tecrübelisin, ona yardım ve ilham olacaksın!
Bence de!
Baba, olur mu?
Evet, ama kız istemeye biz
Suzan abla kabul ediyor! Koşarak yanıma geldi Spartak, elimi sıktı. Yusuf Bey, ailemin tek erkek evladı olarak ablamı size veriyorum.
Elini, sımsıkı sıktım. Sonra sarıldım ona. Gözlerim doldu. Zeynep de burnunu çekti.
Baba, sabah gülerken inanmamıştın, bak nasıl gerçekleşti, dedi Esra. Hayat boyu unutmayacağın tanışıklık ve hediye büyük, mutlu bir aile Sen hep bunu istemiştin, işte sonunda oldu…




