Offf, Sevil Hanım, yine mi başladınız? Daha geçen hafta konuşmadık mı, yazlık dinlenmek, kafa dağıtmak için var… Burada yorulmak için değil. Ben buraya temiz havada nefes almaya geliyorum, yoksa bahçede eğilip kalkıp ellerimi, tırnaklarımı mahvetmek için değil. Üstüne üstlük, daha yeni maniküre gittim, zaten ofiste de sırtım tutuluyor. Bütün hafta masa başında çalıştıktan sonra hafta sonumu kürek sallayarak geçirmek istemem.
Damla büyük kenarlı şapkasını düzeltti, koyu camlı gözlüklerini takıp bahçedeki salıncak koltuğa yerleşti. Bir elinde buz gibi limonata, diğerinde telefonu vardı. Kayınvalidesi Sevil Hanım ise elleri çapada, alnındaki teri eliyle silerken bir süre olduğu yerde kaldı, Damlaya hiç bakmadan.
Sevil Hanım içini çekti, Mayıs ayı beklenenden sıcak geçmiş, güneş tepeye vurmuştu, toprak ilgi istiyordu. Yabani otlar adeta gözlerinin önünde büyüyordu ve henüz filizlenen havuçları, pancarları boğmaya başlamıştı. Hemen yanı başındaki sırık fasulyelerin arasında Mustafa Bey vardı, arada sırtına elini götürüp doğruluyordu. Yetmiş yaşına dayamıştı, sağlığı gençliğindeki gibi değildi ama ne olursa olsun sessizce toprağı ile meşguldü, onun ekmeğini toprak verirdi.
Canım Damla, senden dünya kadar bir iş istemiyorum ki dedi Sevil Hanım, yükselen sinirini bastırmaya çalışarak. Bari biraz çileklerin otunu ayıklasana. Sadece yirmi dakikalık iş, ben yetişemiyorum, bak şu otlara Oğlun Kaan geldiğinde mis gibi bahçeden kopardığı çileği yesin isterim.
Kaan da isterse pazardan çilek alır, dedi damadı, telefonundan ayrılmadan. Zaten marketlerde, manavlarda mevsimsiz diye bir şey kalmadı. Kışın bile karpuz var artık. Niye kendimizi paralıyoruz ki? Sevil Hanım, bahçe kültürü artık eskide kaldı. Hesap etseniz, mazotu, gübresini, kendi sağlığınızı, sırtınızın ilaçlarını hesaba katsanız, buradan çıkan havuç dünyanın parası! Boşuna emek.
Bu konuşma ilk defa olmuyordu. Kaan, Sevil Hanım ve Mustafa Beyin tek oğluydu; Damla ile evlendikten sonra bu yazlık iki farklı dünyanın mücadele alanına dönmüştü. Onlar alışmıştı, yaz demek kışa hazırlık demekti; sağlıklı, temiz, doğal olanı kendin üretmek her zaman en iyisiydi. Ama Damla, tam bir şehirli olarak, toprakla uğraşmanın anlamsızlığına inanıyordu, markette her şey hazır zaten.
O sırada Kaan mangalın başındaydı. Her zamanki gibi arada kalmıştı; bir yanda anne babasının emeğine üzülüyordu, öte yanda Damlayla tartışmak istemiyordu. Damla huysuzlandığı zaman günlerce surat asardı ve Kaan genellikle olay çıkmasın diye kimse görmeden gidip işleri kendisi hallediyordu. Damla ise ona da kızıyordu, Ben buraya çalışmaya gelmedim, babanın tarlasında amelelik yapmam, derdi.
Annem, babam, bırakın artık tartışmayı diye seslendi Kaan arka taraftan, mangalla uğraşırken. Birazdan et pişecek, oturur yeriz. Akşam üstü ben sularım çiçekleri, bahçeyi
Sulamak kolay, oğlum, dedi Mustafa Bey Ama ot beklemez. Neyse Sevilim, biz hallederiz. Bize de yazıklar olsun yardım severlerden.
Sevil Hanım dudaklarını sıktı, içini yaktı. Asıl mesele işin zor gelmesi değildi; o zaten toprakla uğraşıyı seviyordu. Mesele gençlerin tutumuydu. Bu evi eşiyle birlikte yapmış, o bahçeyi, meyve ağaçlarını dikmişlerdi, niyetleri hep ailecek uğraşmak, birlikte yemek yemek, paylaşmak, gülmekti. Şimdi ise sanki hizmetçi gibi davranılıyordu, gençler yaz günü tatil köyü konforu yaşarken.
Aylar geçti; Haziranın ardından kavurucu Temmuz. Her hafta sonu aynı manzara Kaan ve Damla cuma akşamdan gelirler, beraberinde marine etler, içecekler, ara ara pasta Damla öğlene kadar uyur, sonra güneş gözlüğüyle bahçeye çıkar; havlu serer, uzanır, gazete okur, güneşlenirdi. Sevil Hanım oradan oraya koşar, ot yolma, sulama, gübre, haşereyle uğraşma derdinde Yetmedi mi, sabah, öğle, akşam yemeği hazırlardı, çünkü temiz hava insanı acıktırır.
Damla mutfağa da pek girmezdi.
Sevil Hanım, Allah aşkınıza şu yaptığınız tencere yemekleri harika! Asla sizin gibi olmaz, derdi büyük bir iştahla. Şu yeşil soğanlı börekler hele Tam bir sanat eseri. Siz bu işin üstadısınız!
Sevil Hanım sevinirdi; yorgunluğunu unuturdu böyle övgülere ve gene yemeğin başına geçerdi, Damla ise verandada dergi karıştırır, keyfine bakardı.
Bir gün bahçedeki ahududular tam olmuştu. Sevil Hanım’ın başı da ağrıyordu, sabah tansiyonu tutmuştu.
Damla, dedi gayet yorgun, şu ahududuları toplasan Ziyan olacak. Reçel kaynatırım, size de veririm kışın.
Damla o dikenli çalıları görünce suratını buruşturdu.
Off, orada ısırgan var. Ayaklarım yanar, hem sivrisinekler de var. Sevil Hanım, ben size marketten reçel getirsem, daha kolayı değil mi?
Ben market reçeli istemem! dedi Sevil Hanımin sesi ince bir öfkeye bürünerek. Onlarda katkı maddesinden geçilmiyor! Burada mis gibi doğal Şunu iki dakikada toplamak zor mu yani?
Zor! Damla sertçe karşılık verdi. Ben işçi olarak evlenmedim! İsterseniz kendiniz toplayın. Ben reçel yemem de olur; kilo almayayım.
Sonunda ahududuları gene Kaan topladı, hem de Damla duştayken. Elleri, kolları çizikler içinde, ama koca bir kovayla çıkmıştı arka bahçeden. Sevil Hanım oğluna baktı, içi sızladı; yine de ses etmedi. O gece reçelini kaynattı, kavanozlarını dizdi. Dursun bakalım, dedi, Kış gelir ne hazırladın, o ortaya çıkar.
Ağustosun sıcağı patladı; domatesler kırmızıdan pembeye, sarıdan siyaha bürünmüş, salatalıklar top top olmuştu. Sevil Hanımın sera yaptığıyla övünç duyduğu domatesler: Öküzgözü, Pembe bal, Siyah prenses Tam bir mahsul şenliğiydi, ardından biberler, kabaklar, patlıcanlar derken mutfağı adeta konserve atölyesine çevirdi. Kavanozlar sıralandı, neler yapılmadı ki: salatalık turşuları, domates konserveleri, reçeller, kompostolar
Damla ise tezgahın çevresinde dolaşıyor, o mis turşu aromasını içine çekerek:
Of, harika kokuyor! Antalyalı soframızda bunlar olay olacak. Kaanın favorisi, patates püresiyle bayılır, dedi. Lutenitsa da yaptınız mı? Geçen yılki efsaneydi.
Yaptım, dedi Sevil Hanım kısa bir sesle, yeni kapağı kavanoza geçirirken. Ellerinin titremesinden, ayaklarının şişkinliğinden belli yorgunluğu. Akşama kadar bir kere oturmuştu.
Süper, Damla başını salladı. Bize fazladan biraz koyarsınız, olur mu? Marketten aldıklarımızda sürekli sirke tadı gelip bizi boğuyor. Sizinkinin tadı her daim tam yerinde.
Sevil Hanım cevap vermedi. Mustafaya baktı. O da soğanın kabuklarını ayıklarken göz göze gelip başını hafifçe salladı. O da her şeyi anlamıştı.
Sonra Eylül geldi; patates hasadı, sezonun en zor kısmı. Toprağın altına inmek, kazmak, kurutmak, çuvala koymak, kilerde saklamak Sevil Hanım belki gençler yardım eder diye umut etmişti. Sonuçta iki ailelik patates ekilmişti.
Ama cuma gece Kaan arayıp sessizce:
Anne, bu hafta gelemiyoruz. Damlanın arkadaşı doğum gününe çağırdı, restoran ayarlandı Siz bizsiz idare edin, bir sonraki hafta hallederiz?
Oğlum, ama yağmur gelir diyorlar. Patates toprakta çürür.
Anne, birilerine para verin, ben EFT yaparım. Köylülerden biri mutlaka olur.
Ama köyde herkesin kendi işi vardı ve dedikodu çoktu; dışarıya iş verilmezdi. O yüzden Sevil ve Mustafa işe koyuldular.
O iki günü yıllarca unutmadılar. Mustafa belini doğrultamıyordu, Sevil topladı, çuvalladı Arada durup kalbe kuvvet için iğde suyu içiyor, merhemle ağrıyan kaslarını ovuyordu. Ve sonra yirmi beş çuval enfes, tertemiz patates ortaya çıkardı. Havuç, pancar, kabak, balkabağı Kiler stokla doldu; kompostolar, turşular, konserveler, reçeller
İki hafta sonra, bütün işler bitip yazlık kışa hazırlanınca Damla ve Kaan geldiler. Arabalarıyla inip, eli boş kutuları ve kasaları yanlarında getirdiler.
Herkese merhaba! Damla neşeliydi. Bahçenin kapanışı! Biz geldik mahsul almaya. Kaan, hadi bakalım, in depoya, kasaları dolduralım.
Eve geçti, bir elma aldı, kocaman ısırdı.
Offf, şöyle elma yok şehirde! Bize beş kasa alınmalı, balkonda saklayınca kışa kadar kalır. Patates de üç-dört çuval, havuç, pancar, ne varsa alalım. Turşudan, domatesten, reçelden bolca koyarsınız. Kış gelsin de görelim.
Sevil Hanım pencerenin önünde durmuştu. O içi burkularak izledi. O günleri, sivrisinekleri, su taşıyarak çektiği bel ağrılarını, Mustafa’nın yorgunluğunu, elindeki işkenceyi aklına getirdi. Damla ise o gün şezlongda limonata içerken, bahçede çalışmaya gereksiz masraf, saçmalık diyordu.
Mustafa, dedı yavaşça. Gel yanıma.
Mustafa yanına gelince:
Görüyor musun şunları? dedi camdan bakıp.
Evet Sevil Ne yapacağız şimdi?
Ne dersen ona. Asıl emek burada benimki. Yorgunluğu da, mutfağı da ben çektim.
Sevil Hanım başını dikleştirip yazmasının ucunu düzeltti, kapının önüne çıktı. O an Kaan da ahıra doğru gidiyordu, belli ki bir iş daha yapmak için elinde kürek. Damla ise kasaları böleceğini planlıyordu.
Kaan, dedi net ve kararlı bir sesle. Dur.
Oğlu şaşkın döndü, Damla da elmasını yarıda bıraktı.
Ne oldu anne? Kiler anahtarını mı istiyorsun? Yerini biliyorum.
Gerek yok. Kasalarınızı da arabaya geri koyabilirsiniz. Boş olarak!
Ne demek şimdi bu? Damla gözlerini büyüttü. Sevil Hanım, ne diyorsunuz? Biz erzak almak için geldik. Kış kapıda!
Evet, Damla. Kış kapıda. Ama bir masal vardır, bilir misin? Çalışmayan yemez der. Ağustos böceği ile karıncayı anlatan.
Anne, şimdi abartma… Karadeniz patatesi dolu, babam da söyledi bol mahsul var. Bizim de ihtiyacımız var.
Mahsul çok, evet, dedi Sevil Hanım. Ama o mahsul sizin değil. Bizim. Ben ve Mustafa ektik, biz suladık, otunu ayıkladık, ilaçladık, topladık. Kavanozları ben ellerim titreyerek hazırladım.
Ama biz bir aileyiz! dedi Damla, sinirlenip merdivenden indi. Oğluna patatesi mi çok göreceksin? Bu vicdansızlık! Bize yetmeyecek, ziyan olacak yazık değil mi?
Ziyan olursa da kendi emeğim ziyan olacak. Gerekirse satarız. Ya da bu yaz yardım eden komşulara dağıtırız. Ama size bir kavanoz bile yok.
Niyeti ceza mı bu? Damla’nın sesi tizleşti. Disiplin göstergesi mi?
Ceza değil Damla. Adalet bu. Sen bütün yaz hep marketten alırsınız, toprağa gerek yok dedin. Buyur size market! Hiç yorulmadan, çuval taşımadan, paketli pırıl pırıl alın. Altın kadar kıymetli dediğin patatesleri niye istiyorsun madem? Haydi bakalım markete.
Ama marketin ki kimyevi! fırladı ağzından Damla. Sizinki doğal!
Ama doğalı emeğinin karşılığıyla olur, dedi Mustafa Bey, eşinin yanına çıkıp. Karşılığı terdir, yorgunluktur. Sen elini dahi sürmedin. Ahududuya bile yaklaşmadın. Şimdi de ücretsiz süpermarket gibi geldin, alıp götüreceksin. Yok öyle yağma. Dükkanı kapıyoruz.
Kaan kıpkırmızı oldu, utandı. Annesiyle babasının haklı olduğu o kadar belliydi ki. Annesinin yardım ricalarını geçiştirdiği anları, Damlanın kaprislerini hep aklından geçirdi.
Anne, baba Özür dilerim, dedi yere bakarak. Suçluyum, eşimi de ikna edemedim, ben de kolayına kaçtım. Haklısınız. Hakkımız yok.
Git oğlum, dedi Sevil Hanım, sesi titreyerek. Üzülme. Hayatta her zaman alamazsın, bazen de vermelisin. Sevgi, lafla değil, emekle olur. Başkasının emeğine saygı en büyük erdemdir.
Kaan başını eğdi, annesine sarıldı, babasının nasırlı elini sıktı ve arabalarına gittiler.
Yazlıkta derin bir sessizlik kaldı. Sonbahar rüzgarı sarı yaprakları savuruyordu.
Sevilim, dedi Mustafa, omzundan tutarak. Belki de biraz sert davrandık. Ama başka türlü dersi anlamayacaklar.
Mecburduk, Mustafa. Yoksa sandıkları gibi, her şey kendiliğinden olur sanacaklar.
Bir ay, sonra bir ay daha geçti. Pek görüşen olmadı. Kaan nadir aradı, Damla hiç aramadı.
Derken kış geldi, kar ve ayaz. Sevil Hanım ile Mustafa Bey şehirdeki evindeydiler. Kilerde patates boldu; salatalıklar çıtır çıtır, lutenitsa enfesti.
Aralık ortasında kapı çaldı. Sevil Hanım gözetleme deliğinden baktı. Kaan; yalnız.
Elinde büyük bir torba ve çiçek demetiyle içeri girdi.
Merhaba anne… Gelebilir miyim?
Gel, tabii oğlum, dedi Sevil Hanım. Mustafa, oğlun geldi!
Mutfağa oturdular, meşhur ahududu reçelinden çay içtiler. Kaan zayıflamış, olgunlaşmıştı.
Damla nasıl? diye sordu anne, minnetle.
İyi. İşinde. Uzun müddet kızdı tabii. Ama… Kaan durakladı. Geçen hafta marketten koca file patates aldık. Haşladık, tadı sabun gibiydi. Hem de ikinci gün kararmış. Turşu aldık, bankası üç yüz liraydı, sirke tadından yenmiyor, döktük.
Sevil Hanım tebessüm ederek çayını tazeledi.
O zaman dedim ki ona: Senin rahatının fiyatı bu! Tartıştık ama düşündürdü. Dün de dedi ki: Belki de biz abarttık. Gerçekten ayıp ettik. Anne babamız didinmiş de biz her gün hazırdan almışız.
Kaan çantadan bir zarf çıkardı.
Anne, baba Burada para var. Piyasa değeriyle ne kadar domates, turşu, patates, reçel alabilirsek Lütfen kabul edin. Alın terinizin hakkı olsun. Biz bahçedeki ürünlerin bir kısmını satın almak istiyoruz. Hakkıyla.
Mustafa Bey çıkışmak ister gibi oldu ama Sevil Hanım elini koluna koydu.
Peki Kaan, dedi ciddiyetle. Kabul ediyoruz, ama alışveriş diye değil; seneye bahar için katkı olsun. Sera tamiri lazım, gübre, iyi tohum gerekiyor. Bu sizin katkınız.
Özel misafirler için sakladığı ağırlık çantasını çıkardı.
Hadi baba, çıkıp alın bakalım çocuklara gönderilecekleri.
Kaanın kolunu kavanozlarla, torbalara patates, havuç, reçeller ve Damlanın sevdiği leçolarla doldurdular.
Sağ olun, Kaan minnetle baktı. Ve… Damla ile konuştuk. Baharda, mayıs tatilinde geleceğiz. Bahçe için değil, iş için. Ben serayı baştan yapacağım, polikarbonat bakmaya başladım. Damla da çiçekleri, yeşil soğanları, baharatları halledecek. Sonuçta eldivenle manikür de bozulmazmış.
Bak, işte bu güzel haber, dedi Mustafa Bey. Çalışınca her şeyin tadı kat kat artar.
Kaan gittikten sonra Sevil Hanım camdan bakakaldı. İçinde bir rahatlık vardı. Dert anlatılmış, ders verilmişti. Bundan böyle aile gerçek anlamda aile olacaktı. Herkes elini taşın altına koyacaktı artık.
Yeni yıl gecesinde gençlerin masasında Sevil Hanımın turşusu vardı. Damla, ilk defa ne güzel olmuş demek yerine, Kaan, baharda daha çok kabak mı eksen, dedi. Kendi ellerimle yapacağım kavanoz kavanoz kabak reçeli.
Bu söz, o yıl Sevil Hanımın aldığı en güzel hediye olmuştu.
Siz de böyle bir durumda Sevil Hanımın yanında mı olurdunuz, yoksa fazla mı sert davrandı dersiniz? Yorumlarınızı bekliyorum!




