Hadi bakalım, Paşa, gidelim mi artık diye mırıldandı Veli, eski bir ipten yaptığı tasmasını düzelterek.
Montunu neredeyse çenesine kadar çekip titredi. Bu yıl şubat ayı Ankarada sanki kasıtlıca kötü geçmişti; karla karışık yağmur, sokakları iliklerine kadar delen bir rüzgâr.
Paşa sararmış tüyleriyle sıska bir sokak köpeği, tek gözüyle dünyaya bakan bir gariban Velinin hayatına bir yıl önce girmişti. O sırada gece vardiyasından dönüyor, evinin yakınındaki çöplük konteynerlerinin yanında bulmuştu Paşayı. Köpek fena dövülmüş, acıkmış, sol gözü ise bembeyazp bir perdeyle kapanmıştı.
Bir ses Velinin sinirlerinde yankılandı. Tanıdı hemen konuşanı Mahmut Şaşı, mahallenin yirmi beş yaşlarındaki asili. Yanında üç ergen daha; kendi çapında bir çete.
Dolaşıyoruz, diye kısa bir cevap verdi Veli, başını kaldırmadan.
Ee, dayı, bu ucubeyle dolaşırken vergi ödüyor musun? diye kahkaha attı çocuklardan biri. Bak hele tipe, gözü de yamuk!
Bir taş havada uçuştu. Paşa’nın yanına isabet etti. Düştü köpek, Veliye daha çok sokuldu.
Çekil git, dedi Veli usulca ama sesi çelik gibiydi.
Vay be! Kendi çapında usta da konuşabiliyormuş! Mahmut iyice yaklaştı. Unutmadın inşallah, burası benim mahallem. Köpekler de ancak ben istersem gezer buralarda
Veli irkildi. Askerlikte problemlerin hızlı ve sert çözümünü öğrettilerdi ona. Ama o otuz yıl önceydi. Şimdi emekliliğine gelmiş yorgun bir tamirci, kavga istemiyordu.
Gel hadi, Paşa, diyerek eve döndü.
Hah, öyle! diye arkasından bağırdı Mahmut. Bir dahakine köpeğini tamamen geberteceğim!
O gece Veli gözüne uyku girmeden, bu olayı kafasında tekrar tekrar yaşadı.
Ertesi gün lapa lapa ıslak kar yağdı. Veli gezmeye çıkmayı hep erteledi, ama Paşa kapının yanında gözleriyle onu öyle içli baktı ki, çaresiz boyun eğdi.
Peki, acele olacak, hadi bakalım!
Dolaşırken çetenin toplandığı köşeleri özellikle sinsi bir şekilde dolandı. Ama Mahmut ve tayfası ortalıkta yoktu; demek fırtınadan kaçmışlardı.
Veli tamamen rahatlamıştı ki Paşa ansızın durdu, terk edilmiş kazan dairesinin yanında kulak dikti, tek gözüyle bir noktaya bakıp burnunu havaya kaldırdı.
Ne oldu, yaşlı kurt?
Köpek hüzünle inledi, harabelere çekiştirdi tasmasını. Oradan tuhaf sesler geliyordu ne ağlayan birini, ne de acı içindeki birini andırıyordu.
Hey! Orada kim var? diye bağırdı Veli.
Cevap gelmedi. Yalnızca rüzgârın uğultusu vardı.
Paşa inadına çekiştiriyordu tasmasını. Gözünde adeta korku parlıyordu.
Neyin peşindesin sen? yere eğildi Veli. Neler oluyor orada?
Tam o sırada belirgin bir çocuk sesi duydu:
Yardım edin!
Velinin kalbi hızlandı. Paşanın tasmasını çözüp harabelere doğru ilerledi.
Yarı yıkık kazan dairesinde, üstü topraklı tuğlalar arasında on iki yaşlarında bir çocuk yatıyordu. Yüzü dağıtılmış, dudağı patlamış, giysisi lime lime olmuştu.
Aman Allahım! Veli yanına çömeldi. Ne olmuş sana evlat?
Veli amca? çocuk güçlükle gözlerini araladı. Siz misiniz?
Dikkatlice bakınca tanıdı; Emre Ergin, beşinci kattaki komşunun oğlu. Sessiz, içine kapanık bir çocuktu.
Emre! Neyin var oğlum?
Mahmut abi ve tayfası dedi çocuk titrek bir sesle. Annemden para istediler. Şikayet edeceğim dedim, yakaladılar
Ne zamandır buradasın?
Sabahtan beri. Çok soğuk.
Veli montunu çıkarıp çocuğa sardı. Paşa yaklaşıp yattı yanına vücuduyla onu ısıttı.
Emre, kalkabiliyor musun?
Bacağım çok ağrıyor. Kırılmış olabilir.
Veli dikkatlice yokladı bacağı. Evet, kemikte bozukluk vardı. İç organlardan da şüphe etmemek elde değildi, mahallenin çetesi gerçekten acımasızdı.
Telefonun var mı?
Aldılar.
Veli antika telefonunu çıkarıp 112yi aradı. Yarım saate geliriz dediler ambulanstan.
Dayan delikanlı. Doktorlar yolda.
Mahmut öğrenirse yaşadığımı dedi Emre korkuyla sesinde. Bitirecek dedi.
Ondan sana zarar gelmez artık, dedi Veli kararlı bir sesle. Bir daha sana yaklaşamayacak.
Çocuk şaşkınlıkla baktı:
Veli Amca, dün sizi de korkutup kovdular.
O başka konuydu. O vakit sadece ben ve Paşadık. Şimdi işin ucu başkasına dokundu
Devam edemedi. Ne anlatacaktı? Otuz yıl evvel yemin ettiğini mi? Afganistanda öğrendiğini mi bir adam çocukları asla yalnız bırakmaz?
Ambulans beklenenden hızlı geldi. Emreyi hastaneye götürdüler. Veli, Paşayla birlikte harabenin önünde uzun uzun düşüncelere daldı.
Akşam olunca Emrenin annesi, Nurgül Hanım, Veliye geldi gözyaşları içinde. Defalarca teşekkür etti, minnettarlığından ağladı.
Veli Bey, dedi titreyen sesle, doktorlar dedi ki, bir saat daha donsaydı Hayatını kurtardınız!
Ben değil, Veli Paşayı okşadı. O buldu oğlunuzu.
Şimdi ne olacak? diye endişeyle kapıya baktı kadın. Mahmut rahat durmaz. Polis gösterge yok, bir çocuğun sözü sayılmıyor dediler.
Her şey güzel olacak, dedi Veli; ama kendi de bilmiyordu nasıl olacağını.
O gece sabaha kadar uyuyamadı. Aklında sorular dönüp durdu Emreyi nasıl korur, ya başka kaç masum çocuk daha bu mahallede bu çeteden çekmişti?
Sabah kendi cevap buldu.
Veli, gardırobun dibinden eski asker üniformasını çıkardı o özel, rozetli tören kıyafeti. Madalyalarını taktı. Aynada süzdü kendisini yaşlı bir asker işte. Ama hâlâ asker.
Hadi Paşa. Bugün işimiz var.
Mahmut ve çetesi her zamanki bakkalın önünde sohbet ediyordu. Veliyi görünce alay ettiler.
Ooo! Dede askeri törene mi gidiyor! dedi çocuklardan biri. Helal olsun, kahraman dede!
Mahmut sandalyesinden kalktı, sinsi sinsi sırıttı:
Dağıl bakayım buradan, emekli. Senin devrin geçti.
Benim devrim yeni başlıyor, dedi Veli büyük bir sükûnetle.
Ne işin var bu üniformayla?
Memlekete hizmet etmeye geldim. Zayıfları sizin gibilerden korumaya.
Mahmut kahkahayı bastı:
Hadi len! Memleket, mahalle Ne zayıfı, ne askeri?
Emre Ergini hatırlıyor musun?
Mahmutun yüzündeki sırıtış birden asıldı.
Ben niye öyle pısırı çocukları hatırlayayım ki?
Hatırlamalısın. Çünkü son kez bir çocuğa dokundun bu mahallede.
Tehdit mi ediyorsun dede?
Uyarıyorum.
Mahmut ileri geldi. Elindeki sustalıyı gösterdi.
Bak şimdi görürsün, kimin sözü geçer buralarda!
Veli yerinden kıpırdamadı. Askerlikteki cesareti üstündeydi.
Burada artık kanun geçerli.
Ne kanunu be elindeki bıçakla mahallenin kabadayısı havalarında sallanıyordu. Seni kim atadı başımıza?
Vicdanım atadı oğlum.
Tam o sırada hiç beklenmedik bir şey oldu.
Paşa, bütün süre boyunca sessiz oturduktan sonra, tüylerini kabartıp dikleşti ve derinden homurdandı.
Şuna bakın, köpeği de havlamış, demeye kalmadan Veli sözü kesti:
Benim köpeğim görev köpeğiydi, dedi en ciddi haliyle. Doğuda. Mayın arardı. İçindeki kötüyü hemen sezerdi.
Diyecek ki, Paşa sadece sokak köpeği ama Velinin inandırıcı tonu herkesin tüylerini diken diken etti. Paşa bile kendine inandı adeta, dikildi, güçlüce dişlerini gösterdi.
Yirmi hain buldu. Hepsini diri ele verdi, dedi örnekle. Sence senin gibi bir sapığı bulamaz mı?
Mahmut irkilip geri çekildi. Arkasındaki çocuklar dondu kaldı.
İyi dinle, dedi Veli öne bir adım atıp. Bundan sonra bu mahallede rahat yok çetelere. Her gün bütün sokakları gezeceğim. Paşa da yanımda. Bir yanlış yaparsanız bulurum sizi.
Sözü tam bitirmedi. Ama herkes anladı niyetini.
Korkutmak mı istiyorsun? Mahmut eski cüretini tekrar takınmaya çalıştı. Bir telefonuma bakar
Ara bakalım, dedi Veli gözlerinin içine bakarak. Sadece unutma, benim de tanıdıklarım var. Hapiste kimler var, kimler bana minnettar hayatı boyunca.
Yalan söyledi, ama öyle aktardı ki Mahmut bile inandı.
Bana Veli Cengaver derler, dedi çıkarken. Aklında tut. Bir çocuk daha zarar görmesin.
Arkasını döndü, Paşa yanında gururla süzüldü.
Arkalarından derin bir sessizlik kaldı.
Üç gün boyunca Mahmut ve çetesi ortalarda görünmedi.
Veli ise sözünü tuttu her akşam, her sokak, her çocuk onun gözetimindeydi. Paşa da yanında hem ciddi hem neşeli.
Emre bir hafta sonra hastaneden çıktı. Bacağı hâlâ sızlıyordu ama yürüyebiliyordu. O gün soluğu Velinin evinde aldı.
Veli amca, dedi, sizinle beraber devriye gezebilir miyim? Elinden geldiği kadar yardımcı olmak istiyordu.
Tabi ki, ama önce ailene danış, dedi Veli.
Nurgül Hanım tereddütsüz izin verdi, oğlunun iyi bir örnek bulmasından çok memnundu.
Böylece her akşam mahallede garip bir grup gezmeye başladı askeri üniforma giymiş yaşlıca bir adam, bir oğlan ve bir sıska, yaşlı köpek.
Paşa herkesin gözdesi oldu. Anneler bile onun başını okşamaya izin verdi çocuklarına; mahalle köpeği olsa da ondan yayılan bir vakar, sanki başka bir asalet var gibiydi.
Veli ise çocuklara askerlik günlerinden, gerçek dostluktan bahsetti. Her biri ağızları açık dinledi.
Bir akşam, devriyeden dönerken Emre sordu:
Veli amca, hiç korktunuz mu?
Korktum, dedi Veli içtenlikle. Şimdi de bazen korkuyorum.
Neyden?
Yetişememekten. Gücümün yetmemesinden.
Emre Paşanın başını okşadı:
Ben de büyüyünce size yardım edeceğim. Benim de böyle akıllı bir köpeğim olacak.
Olacak, diye gülümsedi Veli. Elbette olacak.
Paşa gururla kuyruğunu salladı.
Artık mahallede onu herkes tanıyordu. Deniyordu ki: Bu köpek Veli Cengaverin köpeği. O, iyilerle kötüler arasında hep farkı bilir.
Ve Paşa, artık sıradan bir sokak köpeği değil de, sanki bir kurtarıcı olduğunun bilinciyle görevini yerine getirdi.
– Hadi bakalım, Kızıl, çıkalım şöyle… – diye homurdandı Valera, eski bir ipten yaptığı tasmasını düzeltirken. Montunun fermuarını boğazına kadar çekip ürperdi. Bu yılın Şubat’ı İstanbul’da herkese kök söktürüyor; karla karışık yağmur, buz gibi rüzgâr insanın iliklerine işliyordu. Kızıl – sokak köpeği, soluk kızılımsı tüyleri ve kör bir gözüyle – hayatına bir yıl önce girmişti. O zamanlar Valera, akşam vardiyasından dönerken apartmanların yanında, çöp konteynerlerinin dibinde bulmuştu onu. Dövülmüş, aç kalmış; sol gözüne perde inmişti, zavallı köpek. Birden tanıdık bir ses duyuldu, Valera’nın sinirleri gerildi. Konuşan Semih Yamuk’tu – mahallenin 25 yaşındaki “babası”. Yanında üç çocukluk arkadaşı daha vardı, çetesi sayılır. – Gezinti mi var? – diye laf attı Valera’ya, başını kaldırmadan yürüyen. – Peki sen, amca, köpeğin dışkısı için vergi ödüyor musun? – dedi gençlerden biri alayla. – Baksana, ne çirkinmiş bu, gözü de yamuk! Bir taş havada uçtu. Kızıl’ın böğrüne çarptı. Köpek inledi, Valera’nın bacağına sokuldu. – Çek git, – dedi Valera sessizce ama sesi keskin ve kararlıydı. – Vay be! Amca tam tamirci çıktı, lafa bak! – dedi Semih yaklaşarak. – Burası benim semtim, unutma. Köpeklerin de ancak benim iznimle dolaşır burada! Gerildi Valera. Askerlikte adama hızlı ve net çözüm öğretirlerdi. Ama otuz yıl geçti, şimdi sadece emekli bir torna ustası, kavgadan uzak durmak isteyen bir adam. – Hadi Kızıl, eve geçelim. – Akıllı ol, – diye bağırdı Semih arkalarından. – Bir dahakine o çirkin köpek sağ çıkmayacak! Evde Valera gece boyunca uyuyamadı, kafasında sahneyi döndürüp durdu. Ertesi gün kara yağmur… Valera çıkış vaktini uzattıkça uzattı. Ama Kızıl kapının önünde öyle sadık bakıyordu ki, pes etti sonunda. – Peki, peki. Hızlıca gidip gelelim. Semtin bilindik köşe başlarını dolaşmamaya özen göstererek yürüdüler. Semih’in ekibi ortalarda yoktu – galiba fırtınadan korkup saklanmışlardı. Tam rahatlayacakken, Kızıl eski kazan dairesinin yanında aniden durdu, tek kulağını dikip kokladı havayı. – Ne var orada, yaşlı? Köpekine dikkat kesildi. Yıkıntıların arasından tuhaf sesler geliyordu, ağlamak mı, sızlamak mı belli değil. – Kim var orada? – diye seslendi Valera. Yanıt yok. Sadece rüzgarın uğultusu… Kızıl ipi çekiştiriyor, tek gözüyle endişeyle bakıyordu. – Ne var orada senin? – Valera eğildi köpeğine. Tam o sırada hassas bir çocuk sesi geldi: – Yardım edin! Kalbi hızlandı. Valera tasmasını çözüp Kızıl’la yıkıntıya ilerledi. Harabenin içinde, tuğla yığınının ardında, on iki yaşlarında bir oğlan yatıyordu. Yüzü morluk içinde, dudağı patlamış, elbisesi parçalanmıştı. – Aman Allah’ım! – Yanına çöktü Valera. – Ne oldu sana? – Amca Valera? – dedi çocuk güçlükle göz kırparak. – Siz misiniz? Dikkatle bakınca tanıdı – Arda Mışın, apartmandaki komşusu Selma Hanım’ın oğlu. – Arda! Ne oldu oğlum? – Semih ve çetesi, – dedi çocuk ağlayarak. – Annemden para istediler. Karakola söyleyeceğimi söyledim, yakalayıp dövdüler… – Ne zamandır buradasın? – Sabahtan beri. Çok üşüdüm… Valera montunu çıkarıp Arda’yı örttü, Kızıl yanına kıvrılıp bedeninin sıcaklığı ile onu ısıttı. – Kalkabiliyor musun? – Ayağım çok ağrıyor… Galiba kırıldı… Valera dikkatle ayağına baktı. Kırık belliydi, içeride başka sıkıntı da olabilirdi – Telefonun var mı? – Aldılar… Valera eski Nokia’sını çıkarıp 112’yi aradı. Ambulans yarım saate gelecekti. – Az daha sabret, oğlum. Doktorlar gelmek üzere… – Ya Semih öğrenirse yaşadığımı? – dedi Arda korkuyla. – Beni öldürecek… – Söz veriyorum, – dedi Valera sertçe. – Bir daha sana dokunamaz. Arda şaşkın baktı. – Ama dün siz de kaçmak zorunda kalmıştınız… – O başka bir meseleyi… Dün Kızıl’la kendi derdimizdi. Şimdi… Suskun kaldı. Ne desin? Otuz yıl önce vatana yemin etmişti, askerlikte öğrenmişti: Gerçek adam, zorda kalmış çocuğu asla bırakmaz! Ambulans söylenenden çabuk geldi. Arda hastaneye kaldırıldı, Valera Kızıl’la kazan dairesi önünde kaldı. Akşamında, Arda’nın annesi Selma Hanım kapıya geldi. Ağlıyordu, teşekkür etti, asla unutmayacağım dedi. – Valera Bey, – dedi gözleri yaşlı. – Doktorlar dedi, bir saat daha kalsaydı… Oğlumun hayatını kurtardınız! – Ben değilim, – dedi Valera Kızıl’ı okşayarak. – Sizin oğlunuzu köpeğim buldu. – Şimdi ne olacak? – dedi Selma Hanım korku dolu gözlerle. – Semih pes etmez. Polis delil yok diyor, bir çocuğun sözüyle olmazmış. – Olacak her şey, – diye teselli etti Valera. Ama kendisi de ne yapacağını bilmiyordu. O gece gözüne uyku girmedi. Nasıl, nasıl koruyacaktı çocukları? Semtte daha kaç çocuk böyle çeteden çekiyordu? Sabah çözüm kafasında belirdi. Eski ordu formasını, madalyalarını çıkardı. Aynada baktı kendine – askere benziyordu. Pek genç değil ama hâlâ dimdik. – Hazırız mı, Kızıl? Bugün işimiz var. Semih’in çetesi market önünde takılıyordu. Valera’yı görünce gülüştüler. – Vay, dedeye bak, parka çıkmış! – dedi biri. – Kahraman mı sandı kendini! Semih ayağa kalktı, sırıtıyor: – Naş git, emekli, senin devrin geçti! – Benim devrim şimdi başlıyor, – dedi Valera sakince yaklaşıp. – Ne işin var burada böyle? – Vatanı korumaya geldim. Mahallenin çocuklarını senden ve senin gibilerden korumaya. Semih kahkaha attı: – Hangi vatan, hangi çocuklar hacı? – Arda Mışın’ı hatırladın mı? Semih’in gülüşü dondu. – Niye hatırlayacakmışım öyle ezikleri? – Hatırlayacaksın. Çünkü mahallenin son kurbanı o olacak. – Bana gözdağı mı bu, dede? – Uyarıyorum sadece. Semih tehditkar yaklaştı, elinde bir bıçak çıktı. – Bak şimdi kimmiş mahallenin patronu göstereceğim! Valera bir adım geri atmadı. Asker disiplini hâlâ üstündeydi. – Burada patron kanundur. – Ne kanunu? – Semih sallandı. – Kim koydu seni buraya? – Vicdanım… Tam o sırada Kızıl, o ana kadar sessizce beklerken, ayağa kalktı. Tüyleri kabardı, alçak bir hırlama yükseldi boğazından. – İtinle mi korkutacaksın beni… – dedi Semih. – Benim köpeğim savaş gördü, – dedi Valera ciddi sesle. – Afganistan’da mayın arama timindeydi. Hainleri bir bakışta tanır. Yalan söylüyordu – Kızıl sade sokak köpeğiydi. Ama öyle inandırıcıydı ki herkes dondu kaldı, Kızıl bile inandı ve dişlerini gösterip dimdik durdu. – Yirmi teröristi buldu, hepsini yakalattı. Sence bir torbacı ile baş edemez mi? Semih geri adım attı. Arkasındaki çocuklar da sustu. – İyi dinle beni, – dedi Valera öne adım atıp. – Bugünden itibaren bu mahallede çocuklar huzur bulacak. Ben her gün sokakları gezeceğim. Köpeğimle birlikte serserilerden hesap soracağım. O zaman… Devam etmedi. Zira herkes anlamıştı. – Korkutamazsın beni, – dedi Semih eski küstahlığıyla. – Bir telefona bakar… – Aç telefonu, – dedi Valera. – Ama şunu unutma. Bende de tanıdık çoktur. Cezaevinden, hayattan… Kim bilir, kimlere can borcu olmakta. Bu da yalandı. Ama dediğinde öyle bir güç vardı ki Semih’in rengi attı. – Bana Valera Komando derler. Unutma. Ve çocuklara bir daha sakın dokunma. Sırtını dönüp uzaklaştı. Kızıl, kuyruğunu havaya dikip, gururla peşinden gitti. Arkasında sessizlik kaldı. Üç gün sonra mahallede Semih ve tayfası görünmez oldu. Valera gerçekten her gün apartmanları dolaşıyor, yanından ayrılmayan Kızıl’la devriye geziyordu. Bir hafta sonra Arda taburcu oldu. Bacağı hâlâ ağrıyordu ama yürüyebiliyordu, soluğu Valera’nın evinde aldı. – Amca Valera, ben de size yardım edebilir miyim? – dedi. – Sokakları gezerken… – Olur ama önce annenle konuşalım Selma Hanım mutluydu – oğlu Valera gibi örnek biriyle zaman geçirecek diye seviniyordu. Bundan sonra akşamları, herkes caddede ilginç bir gruba rastladı: Asker kıyafetli yaşlı bir adam, yanında genç bir çocuk ve yaşlı kızıl sokak köpeği. Kızıl’ı herkes sevdi. Anneler dahi çocuklarına ona dokunma izni verdi, normalde sokak köpeklerinden tırsarken. Kızıl’da ayrı bir asalet, ayrı bir haysiyet vardı sanki. Valera, çocuklara orduyu, gerçek dostluğu anlatıyordu. Çocuklar pür dikkat dinliyordu. Bir akşam Arda sordu: – Amca Valera, siz hiç korktunuz mu? – Korktum, – dedi Valera. – Hâlâ da bazen korkuyorum. – Neyden? – Yetişememekten. Gücüm yetmemesinden. Arda köpeğini okşadı: – Ben de büyüyünce size yardım edeceğim. Benim de sizin gibi akıllı bir köpeğim olacak. – Olacak oğlum, – diye gülümsedi Valera. – Tabii ki olacak. Kızıl ise kuyruğunu sallıyordu. Mahallede herkes artık onu tanıyordu. “Bu Valera Komando’nun köpeği,” diyorlardı. “O, kahramanla serseriyi ayırt eder.” Ve Kızıl… Artık sıradan bir sokak köpeği değildi. Mahallenin gerçek koruyucusuydu.




