Bugün marketten eve dönerken elimde ağır poşetlerle yürüyordum. Neredeyse kapının önüne gelmiştim ki, bahçenin kenarında park etmiş bir araba dikkatimi çekti. Kim olabilir ki, kimseyi beklemiyordum? diye düşündüm kendi kendime. O sırada bahçe kapısına yaklaşınca genç bir adam gördüm avlumda. Geldi! diye heyecanla sesim yükseldi, hemen koşup oğluma sarılmak istedim. Ama o, biraz geri çekildi ve Anne, bir bekle. Sana anlatmam gereken şeyler var, dedi. Bir anda içime endişe düştü. Ne oldu oğlum? diye sordum telaşla. Otur istersen, dedi Tarık. Bahçe kenarındaki banka oturdum, sanki kötü bir haber bekliyormuşum gibi
Ben, adımdan bahsetmem gerekirse, Zehra Yılmaz. İstanbul yakınlarındaki şirin bir köyde yalnız yaşıyorum. Eşim iki yıl önce vefat etti, tek oğlum Tarık ise askerden döndüğünden beri şehirde yaşıyor. Üniversiteyi bitirdikten sonra İstanbulda bir fabrikada mühendis olarak çalışıyor. Önceleri kirada oturuyordu, şimdilerde ise hayatı düzene oturdu, detaylarını benimle pek paylaşmaz ama arada sırada gelir, sürpriz yapar, yanında yiyecekler ve elbiseler getirir. Ne kadar istemem de, yine getirir. Son gelişinde kendi elleriyle ördüğü bir başörtüsü hediye etmişti.
Ama hayatıyla ilgili pek konuşmaz. Her şey yolunda, merak etme, der geçer. Ama köyde laf lafı açar, evet Komşum genç Emine şehre gitmişti bir ara. Benim ona Tarıka ulaştırması için reçel verdim, bir de turşu. Tarıkın telefonunu da verdim, buluştular şehirde.
Zehra teyze, geldi Tarık arabasıyla ama yanında bir kadın vardı. Hediyelerinizi aldı, selam söyledi, uğrayacağını söyledi, dedi Emine.
Kimmiş o kadın? diye sordum.
Bilmem ki, arabadan bile inmedi. Sanki kendisinden biraz yaşça büyük biri, süslü püslü.
O an düşündüm, oğlum bana hiç özel hayatından bahsetmezdi. Bir daha gelişinde sorsam dedim. Ama çok beklemem gerekmedi.
Bir gün market dönüşü bahçede oğlumu ve yanında bir erkek çocuğu gördüm. Araba kapıda.
Geldi! diye hızla yürüdüm. Oğlum yine geri çekildi.
Merhaba anne. Seni biriyle tanıştırayım. Bu Emir. Artık bana oğlum gibi.
Buyurun, içeri geçelim, kapıda konuşmayalım.
Masayı hemen hazırladım, neyse ki patates yemeğim hâlâ sıcaktı. Turşu, haşlanmış et, ve ekmek Emir, sessiz sessiz tabağına bakarak yedi, kimseyle göz göze gelmedi. Yemeğimiz bitti, çayımızı içtik, Emiri bahçeye gönderdik, biz ise konuşmak için oturduk.
Anne, bak şimdi, sana söylemem gereken bir şey var, diye başladı Tarık. Geçen yıl Melikeyle nikah kıydık. Kafanı karıştırdım, biliyorum. Melikenin ilk evliliği kötü geçti, eski kayınvalidesiyle sorunlar yaşamış, bu yüzden annelerle arası mesafeli. Benle tanışınca birlikte yaşamaya karar verdik. Emir de Melikenin oğlu.
Peki Emir niye burada?
Yaz tatili işte, Melike hamile, Ağustosta doğumu var. Emire ben bakamıyorum, işten dolayı. Anneliği sende, ben sonbaharda alırım geri.
Elbette kabul ettim, üzülmesine gerek yoktu. Ama Emir seninle kalmak ister mi ki?
Kimse ona sormuyor, Melike de açıkça söyledi.
Açıkçası şaşırdım ama karışmak da bana düşmezdi. Çocuk sekiz yaşında, çok da küçük sayılmaz, ben de yakında öz torunumu göreceğim, içimden keyiflendim.
Ertesi sabah Tarık şehre döndü, Emir de pencerenin önünde suratını astı. Yanına yaklaştım:
Hadi bak, hayatımıza birlikte devam edeceğiz. Bana Zehra Babaanne diyebilirsin. Hangi sınıfa geçtin bakalım?
İkinci sınıfa dedi arkasını dönmeden.
Gel bahçeyi, tavukları göstereyim. Birazdan çilek toplarız. Bugün erken bile olgunlaştılar.
Seninle gelmem.
Neden? Korkuyorsan, Atos da bizim köpeğimiz, o da zarar vermez.
Annem senin kötü bir insan olduğunu söyledi. Hem ben az kalacağım zaten. Atostan korkmuyorum.
Bak sen şu lafa! Annen beni tanımıyor bile. Neyse oğlum, ben bahçeye çıkıyorum, işim var.
O anneye neler yaşattıysa, o çocuk da bana biraz önyargılıydı, anlaşılan. Ama tatlılıkla, sabırla gönlünü kazanırım dedim.
Ev işlerimle ilgilendim, tavuklara göz kulak oldum, pazardan aldığım süt ve peyniri komşudan, Eminenin annesinden alıyordum. Onlara da kendi bahçemden taze yumurta götürüp alacaklarımı takas yapardım. Böyle geçinip gidiyorduk.
Bir hafta geçti, Emir bahçeye çıkmaya başladı. Atosu sevmeye, çilek yemeye merak sardı. İşlerin ucundan tutmak istemedi ama ben de ısrarcı olmadım. Bir keresinde markete gitmem gerekti, ona da sordum gelir misin diye, kabul etti.
Dönüşte dilinden laf eksik olmadı, sohbet ede ede eve döndük. O günden sonra başka biri oldu sanki. Bahçede koşturdu, tavukları besledi, Atosu yalnız kendisi doyurdu, komşu çocuklarla hemen kaynaştı. Gece eve gelmeyince peşinden koşturmak zorunda kalırdım.
Yüzünde mutluluk vardı, Robinson Crusoeyu okumaya başladı. Bu eski kitap Tarıkın çocukluğundan kalmaydı ama Emir tek tek okumaktan zevk alıyordu. Bana okuyup özetler, adadaki Pazara gülüp durur. Ben de oğlumun çocukluğunu anımsadım, o da böyle neşeliydi.
Ağustos gelince Tarık çıktı geldi, yanında çok mutlu bir haberle: Melike doğum yaptı, kızları olmuş, adı Zeynep. Yarın hastaneden alacaklarmış, ama önce bana hem müjdeyi vermek, hem de Emire bakmak için uğramış.
Baba, ben Zehra babaanneyle gayet iyiyim, burada kalmak istiyorum! Kardeşimi okul açılınca görürüm.
Böylece Eylüle kadar bizde kaldı. Ben de Zeynepe kendi ördüğüm minik çorap, şapka ve yumuşak bir battaniye hazırladım. Melikeye de eldiven örüp hediye ettim. Tarık teşekkür etti, elimi öptü, Emirle vedalaştı, ayrıldılar.
Ağustos sonlarına doğru Emir sokakta top oynarken, bir araba uzaktan göründü. Herkes kenara çekildi, kim gelmiş diye baktılar. Arabadan hafif kilolu bir kadın ile kucağında bir bebek, ardından Tarık indi. Tarık bebeği eşinden aldı, Emir de koşarak annesine seslendi:
Annem geldi! derken taşlara takılıp düştü. Ağlamadı, hemen yol kenarındaki yaprakla dizini sardı, çocukların tavsiyesiyle. Melike oğlunu öptü, elinden tutup içeri geçti.
Emiri neden başıboş bırakıyorsunuz sokakta? dedi Melike selamdan önce.
Hoş geldin kızım, dedim. Bizde çocuklar hep sokakta oynar, yuvalarında oturmaz ki. Emir de bana evde ve bahçede yardımcı oldu. Arada bir oyun da oynasın değil mi?
Sonra Zeyneple tanıştım. Sessizce uyuyan, tatlı bir bebekti. Sevincimden gözlerim doldu.
Güzel bir sofra kurdum, misafirleri doya doya yedirdim, sohbet ettik.
Biz Emiri almaya geldik, yakında okulu açılacak; burada size de yük olmuştur. O da şehre dönmek için can atıyordur, dedi Melike. Emir hemen atıldı:
Ben şehre dönmek istemiyorum! Zehra babaanneyle kalmak istiyorum. Sen bana yalan söyledin, o kötü değil, çok iyi biri!
Melikenin yüzü allak bullak oldu, sustu.
Anneye böyle denmez, Emir, dedim. Özür dile, sonra biraz hava al, ama avludan çıkmak yok.
Emir mahcup mahcup başını eğdi, özrünü diledi, dışarı çıktı.
Oğlun çok terbiyeli, uslu biri, güzel yetiştirmişsin, kızım, dedim Melikeye. Bana da ne güzel bir torun oldu. Keşke her yaz gelseler, çok mutlu oluyorum.
Tam o anda Zeynep ağlamaya başladı, Melike hemen ona koştu. İki gün daha beraber kaldılar. Tarık evde bazı tamiratlar yaptı, Melike bebekle ilgilendi, ben onlara yemekler hazırladım; Emir de yardımseverliğiyle bir oraya, bir buraya koşturdu, ailesine burada ne kadar mutlu olduğunu anlattı.
Nihayet toparlanıp gitme vakti geldi. Tarık hem oğluna, hem kızına sarıldı, vedalaştı; Melike ise yanıma gelip beni sarıldı:
Teşekkür ederim, anne. Kendi annemi pek hatırlamıyorum, iyi kayınvalidelerin olduğuna inanmazdım. Beni bağışla. Tarıkı da çok seviyorum, iyi yetiştirmişsiniz.
Şimdi o senin, kızım. Ben de çok mutluyum. Emiri de isterim hep getirin, ona öz torunum gibi oldum.
Böylece vedalaştık. Ve şimdi her şey yoluna girdi. Kış gelince beni yanlarına aldılar, hem ev işlerine hem torunlara destek oldum. Melikeyle aramızda saygı, sevgi büyüdü; Tarık ve akıllı Emir de bu birliktelikten büyük mutluluk duydu.
Hayat, bazen beklenmedik insanlar ve olaylarla bambaşka bir yön alabiliyor. Ben öğrendim ki, sabır, şefkat ve sevgiyle iyi hiçbir şey eskitmiyor. Aile bazen kan bağı değil, gönül bağıyla kuruluyormuş. Her sabah şükürle uyanıyorum; Allahım, bir arada huzurun, sağlığın değerini anlamayı nasip etsin.




