Affedersin anneciğim, bu ara bize gelmesen olur mu? dedi kızım, sesi kısık ve neredeyse aldırmaz bir tavırla, antrede spor ayakkabılarını giyerken. Her şey için sağ ol, gerçekten, ama şu an şu an evde kalıp dinlenmen en iyisi olur.
Çantamı çoktan elime almış, mantomu giyiyordum. Alışılmış şekilde, kızım yogaya gideceği için küçük torunuma bakmaya gidecektim. Bunca zamandır düzen hep buydu ben gelir, ilgilenir, sonra da Üsküdarda kiraladığım küçük stüdyo daireye dönerdim. Ama bugün bir gariplik vardı. Kızımın sözleriyle bir anda orada donakaldım.
Ne olmuştu acaba? Bir hatam mı vardı? Bebeği doğru yatırmamış mıydım? Yanlış tulumu mu giydirmiştim? Beslenme saatini mi şaşırmıştım? Yoksa yanlış şekilde mi bakmıştım?
Ama hayır, mesele çok daha basit, ama bir o kadar da yaralayıcıydı.
Kocasının ailesiydi mesele. Varlıklı, nüfuzlu, köklü bir aileydiler. Birden, her gün ziyarete gelip torunlarıyla ilgilenmeye başladılar. Ciddi yüzlerle türlü hediyeler getiriyor, salonda kendi aldıkları büyük masada oturuyorlardı. Evi de o genç çifte onlar almıştı.
Mobilyadan çaya kadar, her şeydendi. Bize özel getirdikleri Bergama çayıyla envai çeşit ikram yapıp, evi sahipleniyorlardı. Meğer torun da artık onların olmuştu. Ve ben Ben fazlalık olmuştum.
Otuz yılı aşkın demiryolu emekçiliğiyle geçmiş hayatımdan sonra; gösterişsiz bir kadın, ne unvanım, ne takılarım vardı. Üzerimde de eski püskü hâliyle sevdiğim, ama eskiyen giysilerim.
Şu haline bir bak anne, dedi kızım. Şişmanladın, saçların bembeyaz olmuş. Dağınık görünüyorsun Bu kazaklar pek yakışmıyor. Bir de garip bir ray kokusu var üzerinde. Anlıyor musun beni?
Suskun kaldım. Cevap vermek neye yarardı ki?
Kızım çıktıktan sonra aynanın karşısına geçtim. Gerçekten de aynada, uykusuz, yorgun gözlü, ağız kenarı çizgileri derinleşmiş, omuzları çökmüş bir kadın gördüm. Eski bir kazak, utançtan kızarmış yanaklar Birden, içimde kendime karşı değişik bir tiksinti duyduğumu hatırlıyorum; sanki aniden bastıran bir yağmura yakalanmış gibi. Dışarı çıktım, ciğerlerime boğaz ağrısı eşliğinde biraz temiz hava çekmeye çalıştım. Gözyaşlarım yanaklarıma akmaya başladı, acıttı.
Evim eski, küçük bir apartman dairesiydi; oraya döndüm. Kanepeme oturup, eski tuşlu telefonumu aldım. Galeride, kızımın küçüklüğünden kalma fotoğraflar vardı. Okula başladığı gün saçındaki fiyonku, mezuniyette kep töreni, diploma sevinci, düğün ve elbette beşiğinde gülümseyen torunum.
Hayatım, bütün emeklerim bu karelerdeydi. Uğruna mücadele verdiğim, sabrımı ortaya koyduğum her şey onlardı. Artık gelme denmişti, öyleyse zamanı bitmişti. Ben rolümü oynamıştım. Şimdi yapılması gereken, yerimi bilmek, yük olmamaktı. Çirkin, sıradan halimle kızımın düzenine gölge düşürmemekti. Belki de biri ihtiyacı olursa seslenirdi.
Bir süre geçti, sonra bir gün telefon çaldı.
Anne dedi kederli bir sesle. Gelebilir misin? Dadı işi bıraktı, kayınvalideyle kayınpeder iyi davranmadılar. Hakan da arkadaşlarına gitti, büsbütün yalnızım.
Bir an sustum. Sonra sakince yanıtladım:
Kızım, üzgünüm. Ama şimdi gelemem. Biraz kendimle ilgilenmem, layık olmam lazım demiştin ya Belki günü gelirse, geliriz tekrar.
Telefonu kapattım. İçimde, ilk defa uzun zaman sonra buruk bir sevinç hissettim hüzünlü ama gururluydum.




