Bir Annenin Yüreği: Ev Yapımı Çorba, Bir Mucizevi Sezgi ve Oğlunu Koruyacak Kadar Büyük Anneler Duaları

Bir annenin kalbi

Bugün günlüğüme bir parça içimi dökmek istiyorum. Sabah, çocukluğumdan beri alışık olduğum mutfak masasında oturuyordum. Annemin elleriyle yaptığı o meşhur mercimek çorbasını önümde bulduğumda, neredeyse çocukluğuma döndüm. Çorbanın kokusu, hafif ekşiliği, sıcacık ve her zaman olduğu gibi hafif naneli… Kaşığı usulca tabağımdan alıp ağzıma götürürken, düşüncelerim dalıp gitti.

Hayatım son yıllarda çok değişti. Artık param var; İstanbul’da şık kafelerde kahvaltı edebiliyor, iş yemeğimi Nişantaşı’ndaki en lüks restoranlarda yiyebiliyor, akşamları ise Anadolu yakasında yeni açılan, modern Türk mutfağıyla ünlenen mekanları deneyebiliyorum. Ne istersem uluslararası lezzetler de önümde; Fransız peynirleri, İtalyan trüfleri, Japon Kobe bifteği… Ama inanın, hiçbirinin tadı annemin yaptığı mercimek çorbasının yerini tutmuyor.

En pahalı, egzotik yemekler bile biraz soğuk ve ruhsuz geliyor. Buradaki sır, sadece tarif ya da malzemede değil; içine sinmiş emekte, o sıcak ellerde, çocukluğumdan kalan huzurlu hissiyatlarda. Anladım ki, ister on restoran ister yüz restoran gezeyim, annemin mutfağının yeri bambaşka. En lezzetli yemek orada, annemin sevgisiyle pişen tencerede.

O düşüncelerle içimden geçerken, annem Zeliha Hanım mutfağa girdi. Sessizce önüme bir bardak çay koydu, mümkün olduğunca gürültü etmemeye çalışıyordu. Biraz tedirgindi, gözlerinde alışık olmadığım bir endişe vardı.

Oğlum, dedi titrek bir sesle, ne zaman çıkıyorsun yola?

Başımı kaldırdım, ona gülümsedim: Yarın sabah, anneciğim. Arabam yine bozuldu, bu yüzden arkadaşımın arabasıyla gideceğim.

Onu dikkatlice süzdüm. Şimdi çok iyi görünüyordu; yüzü dinlenmiş, sağlıklı, yanakları hafif allık gibi. Kimse ona elli bir der miydi ki!.. Sadece birkaç saat yol, merak etme, dedim onu rahatlatmak için.

Zeliha Hanım’ın bakışları bir anda dondu, parmakları masa kenarında sıkıca kenetlendi. Odada ağır bir sessizlik. Arkadaşınla… diye mırıldandı zar zor, sanki fısıldıyordu. Oğlum, bence o arkadaşıyla gitme, içim garip bir huzursuzlukta.

Kaşlarım çatıldı. Annemi uzun zamandır böyle görmemiştim. Her daim soğukkanlı ve mantıklıyken şimdi gerçekten endişeliydi. Kaşığı bırakıp yüzüne baktım.

Anne, kimi kastettiğimi bile bilmiyorsun, dedim sesime sakinlik yerleştirmeye çalışarak, ama ben de bir huzursuzluk kapısında buldum kendimi. Merak etme, yanımda yirmi yıllık arkadaşım Tarık olacak. Arabası Alman arabalardan, hiç kural ihlali yapmaz, gayet dikkatli ve temkinlidir. Hem plaka da uğurludur, üç tane dokuz yan yana

Annem yanıma yavaşça yaklaştı, hareketlerinde bir ağırlık. Elini elime koydu soğuktu; benim sıcak avucumda fark ettim. Ne olur oğlum, rica ediyorum, taksiyle git, dedi sesi titreyerek ancak yine de güçlü olmaya çalışarak. İçimde tuhaf bir sıkıntı var, rahat edemeyeceğim vallahi.

Biraz hafifletmek için espiri yapmaya çalıştım: Belki taksici ehliyeti sınavsız almıştır, dedim, hafiften gülerek. Endişelenme, vardığımda hemen arayacağım seni, söz. Daha özlem bile duyamazsın.

Annemi yanağından öpüp sıkıca sarıldım. Onun endişesinin bana geçtiğini hissettim. O an, ona güven vermek için, tüm huzurumla kollarımı sardım. Annem biran bana sımsıkı sarıldı, ama sonra nazikçe uzaklaştı.

Her şey güzel olacak anneciğim, tekrar ettim, gözlerine bakarak. Sana söz veriyorum.

Evim birkaç dakika yürüme mesafesindeydi. Yavaş yavaş, çocukluğumun mahalle aralarında ilerledim. Akşam olmuştu, hava hafif serin ve tertemizdi. Sokak lambalarının sıcak ışığı kaldırıma dağılmıştı. Yol boyunca geziyi düşündüm. Annemin dün akşamki endişeli halini hatırladıkça, kafamı o düşünceden uzaklaştırmaya uğraştım.

Eve girdiğimde ortalık sessiz ve huzurluydu. Özellikle yatak odama gidip, çıkarmam gereken eşyaların hepsinin hazır olup olmadığını kontrol ettim. Valizim kapının yanında, sabah aceleye gelmesin diye. Komodinin üzerindeki çalar saate bir göz attım; dokuzu kırk beş geçiyordu. Yarın altıda kalkış, sakın geç kalma! diye kendime tekrar tekrar hatırlattım.

Soyunup yatağa girdim, ışığı kapadım. Gözlerim açık şekilde, İstanbul gecesinin seslerine kulak vererek uzandım. Aklımda sürekli annem, belki o da uyuyamıyordur, diye düşündüm. Sabahki planı kafamda tekrar ederek uykuya daldım: erken kalk, duş al, bir Türk kahvesi iç, kahvaltı yap, sunumu gözden geçir Sonra düşünceler dağıldı, uyuyakaldım.

**********************

Sabahı beklediğim gibi karşılamadım. Perde aralığından sızan güneşle gözlerimi araladım. Birkaç saniye öylece yattım; bir şeyin beni uyandırdığını anlamaya çalışıyordum. Komodindeki saate bakınca gözlerim parladı: Saat sekiz elli beş

Eyvah! istemsiz bir çığlık kopardım. Yataktan fırladım, içimde öfke ile karışık bir telaş vardı. Alarmı elime alıp sinirle kenara fırlatırken ona neredeyse küfredecektim. Saatler bana alay ediyor gibiydi: resmen geç kalmıştım. Tarık neden beni uyandırmadı? Anlaşmıştık oysa!

Telefonum da komodinde duruyordu. Uzanıp almak isterken, ekranın kapalı olduğunu fark ettim. Oysa şarjdaydı ve manuel olarak kapatmamıştım. Pili geceden sabaha bitecek kadar değildi. Açma düğmesine bastım, ekran açılır açılmaz ardı ardına mesaj bildirimleri yağmaya başladı.

Mesajlara gözgezdirdim. Tarıktan ilki, sabah sekizde: Neredesin? On beş dakikadır apartmanın önündeyim. On dakikaya gelmezsen gidiyorum. Yol uzun, daha fazla bekleyemem.

Geliyor musun kesin, haber ver.

Ben çıktım. Kusura bakma, daha fazla beklemeyeceğim.

Donakaldım. Demek Tarık gerçekten gelmiş, beklemiş, ulaşamamış Ben ise resmen uyuyakalmıştım. Dün akşam annemin endişeli yüzü yine aklıma geldi; o sanki bir şeyleri hissetmiş gibi Tarıkla gitme! demişti. Ama artık çok geçti.

Panikle ayağa kalkıp hazırlanmaya başladım, ama artık her şey önemsizleşmişti. Planlar suya düşmüştü. Şimdi ya taksiye binecektim ya da bir yerden araba kiralamak lazımdı.

Tam bu sırada, telefon gözümden kaçmayan bir ayrıntı gösterdi: Annem en az yirmi kere aramış! Kısa aralıklarla, ısrarla…

İçimde fena bir his sardı. Daha düşünmeden anahtarları kaptım, üst başa bakmadan evden fırladım. Yeter ki kötü bir şey olmasın, diye tekrarlıyordum. Mahalleme adeta koşarak rekor sürede, bir buçuk dakikada vardım.

Kapı açıktı. Nefes nefese eve daldım, öyle derin kaygı içindeydim ki Anne? İyi misin? dedim yüksek sesle, istemeden biraz bağırarak.

Zeliha Hanım salonda kanepenin ucunda oturuyordu. Yüzü solgundu, gözleri ağlamaktan kıpkırmızıydı. Oğlunu görünce gözleri, şaşkınca açıldı ve zor duyulan bir sesle: Kerem, gerçekten sen misin? Allaha şükür, dedi.

Neler olduğunu anlayamadım. Annemi bu halde çocukluğumdan beri hiç görmemiştim. Hemen yanına oturdum, ellerini tuttum; soğuk ve titrektiler. Anne, ne oldu? Neden bu kadar korktun, anlat lütfen?

Tam o sırada odadaki televizyondan duyulan spiker sesine kulak kesildim:

Şehrin dışında büyük bir trafik kazası. Dört araç çarpıştı. Ne yazık ki sadece bir kişi sağ kurtuldu Audi sürücüsü…

Ekrana baktım. Feci bir manzara vardı ekranda: hurdaya dönmüş otomobiller, savrulmuş eşyalar, çakan ambulans ve polis ışıkları Gözlerim bir anda bembeyaz bir Audiye kilitlendi. Plaka 999

İçim buz kesti. Tarıkın arabasıydı bu. O anda her şeyi anladım: Annem televizyonda kazayı gördü, Tarıkın arabasını tanıdı, bana ulaşamayınca en kötüsünü düşündü. Fena halde korkmuştu. Boğazım düğümlendi, annemin ne kadar çok kaygılandığını, sevgisinin kuvvetini bir kez daha hissettim.

Buradayım anne, iyiyim, dedim çok sakin olmaya çalışarak. Annemi sandalyeye oturttum, hemen mutfağa koşup su getirdim. Bak bana, buradayım işte. Hiçbir şeyim yok.

Zeliha Hanım titreyen elleriyle bardağı tuttu ama içemedi, avuçlarıma sıkı sıkı sarıldı. Yanağını omzuma yasladı, içini çeke çeke sessizce ağladı.

Oğlum, çok korktum Televizyonda sadece sürücünün sağ kaldığını söylediler, sen de telefonlarını açmadın Aradım aradım Dönmedin. Bir daha seni göremeyeceğim sandım

Annemi sıkıca sarıldım, sırtını okşadım, çocukluğumda onu böyle avuturken hissettiğimi hatırladım. Telefonumun pili bitmiş, alarmla birlikte kapanmış, uyuyakalmışım, dedim. O yüzden açmadım. Şimdi yanındayım, endişe etme.

Tekrar gözlerinin içine bakarken, ona sadece var olmamın yetmediğini fark ettim. Numaradan 112yi tuşladım.

Ambulans mı? Annem fenalaştı, çok heyecanlandı, kalbi sıkışıyor, dedim adres ve durumu detay vererek. Evet, bekliyoruz.

Telefonu kapatıp tekrar başucuna oturdum, ellerini tuttum ve sakinleştirmeye çalıştım. Dışarıdan ambulansın acil sireni duyulunca, Şimdi gerçekten iyi olacak, diye içimden geçirdim.

Doktor tam on dakikada geldi. Beyaz önlük, elinde küçük bir çanta. Annemin yanına geçti. Nasıl hissediyorsunuz? Baş dönmesi var mıydı, mideniz bulanıyor mu? diye sordu. Zeliha Hanım birkaç kez sessizce başını salladı.

Kısa muayeneden sonra bana döndü: Hastaneye götürün. Şiddetli bir duygusal stres olmuş, bu yaşta ciddiye almak gerek. Mutlaka gözlemde kalsın, dedi.

Tabii ki, hemen götürürüm, dedim. Özel hastaneye Orada daha iyi bakarlar, daha konforlu olur.

Doktor hafifçe şaşırdı, ama itiraz etmedi. Omuz silkerek başını salladı: Para sağlığın önünde her kapıyı açar. Buyurun, hazırlanın, dedi ve gerekli yazıyı doldurup imzaladı. Annemin rengi biraz yerine gelmiş gibiydi.

Her şey iyi olacak, dedi doktor yumuşakça. Sakin olun.

Doktora teşekkür edip annemi hazırladım, bir yandan hangi evrak gerekecek, en hızlı nasıl giderim hesaplıyordum.

Hastanede hemen ilgilendiler. Hemşire kibarca karşıladı ve muayene odasına aldılar. Orada orta yaşlı, dingin bakışlı, tecrübeli bir doktor vardı. Nazikçe muayene etti, tansiyonunu ve nabzını ölçtü, sorular sordu. Sonra: Kan testleri, EKG, birkaç tetkik Şimdilik ciddi bir şey görünmüyor; ama emin olmak için takipte kalması iyi olur, dedi.

Yanında oturup elini tutuyordum. Sakin görünmeye çalışsam da içim kaygı doluydu. Annem bana güç versin diye birkaç kez elimi sıktı.

Sadece çok endişelendim, diyebildi titrek bir gülümsemeyle. O an annemin kalbine dokunan endişenin, yıllardır gözünden kaçırdığım bir tür sevgiden doğduğunu anladım.

Her şey yoluna girecek anne, tekrar ettim, gözlerinin içine bakarak. Sadece fazla kaygılandın, yakında eve döneceğiz.

Annemin bakışlarında artık dün sabahki panik yerine yavaşça dönen bir güven vardı.

Bir şeylerin yolunda olmadığı içime doğdu, dedi. Anneliğimin altıncı hissi… Hiç yanılmadı!

Bunları duyunca boğazıma bir düğüm oturdu. Annemin sevgisi ve kaygısı, bana hiç göstermediği bir şekilde, bugün ne kadar kıymetli olduğunu yüzüme çarptı.

Özür dilerim anne, seni korkuttum, dedim gözyaşlarını tutarak. Söz veriyorum, bundan sonra hislerine kulak vereceğim.

Annem yavaşça yanağıma dokundu, çocukluğumda yaptığı gibi. Canım oğlum, önemli olan senin sağlıklı olman, başka hiçbir şeyin anlamı yok, dedi.

Hastanenin gürültülü koridorunda, baş başa sessizce sohbet ettik o akşam. Ellerimiz kenetlenmiş, Yanındayım ve artık her şey iyi olacak, diye hissettim.

********************

Bir gece dahi annemin yanından ayrılmadım. Akşamları karyolanın yanında, sert bir sandalyede uyumaya alıştım. O şekilde, sabah onun nefesiyle gözünü açmasını görmek, bana dünyanın en büyük huzurunu sağladı.

Bir akşam, güneş batarken, annem bana dönüp yavaşça konuşmaya başladı. En çok neden korktuğumu biliyor musun, oğlum? Sanki büyüdükçe artık bana ihtiyaç duymayacaksın ve tamamen uzaklaşacaksın diye hep içimde bir tedirginlik oldu.

Başımı kaldırıp parlayan gözlerine baktım: Neden böyle düşünüyorsun, anne?

Sen çok erken büyüdün, dedi gülümseyerek. Küçükken de her işini kendin halletmek isterdin. Beş yaşındayken ayakkabılarını kendi bağlamaya uğraşırdın; yardım etmeme izin vermezdin. Ortaokulda çantanı hep kendin hazırlardın, hiç defterini unutmadın. Gururlanırdım tabii, fakat bazen bana uzaklaştığını hissederdim. Sanki o küçük çocuk gitmiş, yerini yetişkin bir adam almış.

Sözlerini dinlerken, yaptığımın, onu hem gururlandırdığını hem de biraz üzdüğünü ilk defa fark ettim.

Ellerini tuttum. Ben hiçbir yere gitmiyorum ki anne, dedim sade ve net. Sen her zaman hayatımın merkezi oldun. Sadece ihtiyaçlarını hissettirmemek için kendi başıma uğraştım. Ama hep buradayım, bunu bilmeni isterim.

Annem elimi okşadı, gözleri doldu ama bu kez huzurlu gözyaşlarıydı.

Bunu duyduğuma sevindim, dedi.

Ellerini avuçlarımda sımsıcak tuttum. Seni bırakmam, anne. Sen benim sahip olduğum en kıymetli şeysin, dedim bütün kalbimle.

Zeliha Hanım hafifçe gülümsedi. Yeter ki mutlu ol oğlum, evlen, çocukların olsun Kendine güvenebileceğin bir yuvan olsun; ben de seni sevenler hep yanında olsun isterim.

O anda Emir isminde bir kızdan bahsetmek istedim. Son zamanlarda işyerinde birlikte vakit geçirdiğim Emir, sessiz, anlayışlı, sakin biri. Kendi başıma halledebildiğim ince ayrıntıları o an annemle paylaşmak kolay değildi, çünkü ya annem ona az zaman ayıracağımı düşünür diye kaygılandım, ya da uygun kelime bulamadım.

Ama sonunda konuşabildim: Anne, biri var aslında İsmi Emir. Onun yanında kendim olabiliyorum, sanki sözcüksüz birbirimizi anlıyoruz.

Zeliha Hanım hemen heyecanlandı. Tanıştır bakalım, dedi gülümseyerek, yerinden doğrulup.

Uzun uzun Emiri anlatırken, içimden bir yük kalktı. Anneyle paylaşmak insanı bambaşka hafifletiyormuş. Sanırım, bana çok iyi gelecek, dedim. Ama sana çekinerek söyledim, belki kıskanırsın, hayatımda ikinci olacağını düşündüğün için

Annemse güldü, içten ve hafif: Ah canım benim, yeter ki mutlu ol! Ben hiç engel oldum mu sana? Evlensen de, çocukların olsa da ben her zaman senin yanında, başucunda olacağım Sadece, beni unutma, sevdiğimi bil.

Gülümsedim, yine titreyen elinden sımsıkı tuttum. Seni asla unutmayacağım anne, dedim. Ve içimde, bu gece, annemin kollarında olduğum için, var olduğum için minnettarlıkla huzur buldum.

Rate article
Lifequest
Bir Annenin Yüreği: Ev Yapımı Çorba, Bir Mucizevi Sezgi ve Oğlunu Koruyacak Kadar Büyük Anneler Duaları