On İki Yıl Sonra
– Ne olur, bana yardım edin, oğlumu bulmak istiyorum! – Kadın neredeyse ağlayacaktı. – Hayatta başka hiçbir şey istemiyorum!
Zehra, program sunucusunun yanındaki kanepeye oturdu, ellerini çaresizce bükerek. Özellikle, mümkün olduğunca sade giyinmişti ve yayından bir gece önce hiç uyumamıştı ki, daha solgun ve halsiz görünsün. Acılı bir anne izlenimi bırakmak istiyordu, böylece insanlar ona yardım etmeye koşar diye düşünmüştü.
– Şu anda en büyük hayalim, oğlumla arasındaki bağı yeniden kurmak, – diye usulca konuştu, sanki her bir kelimeyi güç bela söylüyordu. – Akla gelen her yolu denedim! Polise başvurdum, belki onlar yardımcı olur diye bekledim Ama dilekçemi bile almadılar! Dediler ki, Oğlunuz Emre artık reşit, uzun zaman önce ortadan kaybolmuş. Daha önce umrunda olmadıysa şimdi niye geldiniz?
Sunucu dikkatle dinliyordu, başını hafifçe yana eğmişti. Aslında kadının söylediği her şeye pek inanmıyordu. Bir adam olarak, hikayenin Zehra’nın anlattığından çok daha sıradan olduğuna içten içe emindi. Kendi oğluyla tartışmış, yıllarca sesi soluğu kesilmiş, şimdi ise ortalığa çıkmış Eh, polislerle aynı fikirdeydim. Ama programın reytingleri İnsanlar böyle hikayelere bayılır, ne yapalım!
– Yani, oğlunuzla yaşadığınız tartışma sonucu mı irtibatınız koptu? – diye sakince sordu, seyircilere kısa bakışlar atarak. Bazı seyirciler kuşkuyla izliyor, bazıları ise gerçekten acılı anne için üzülüyordu.
Zehra başını salladı, gözlerinde yeniden yaşlar parladı. Derin bir nefes aldı, güç toplamak için gözlerini yere indirdi.
– Evet, her şey on iki yıl önce başladı. Oğlum birine gerçekten, yürekten aşık oldu ve kesin kararla evlenmek istedi. Onun hislerini anlardım ama kız… Hiç sevemedim o kızı! Sonunun nereye varacağını görüyordum! Sürekli sigara içerdi, alkol alırdı, akşamları nerede olduğu belli olmazdı… Daha kötüsü, yavaş yavaş bunlara Emremi de bulaştırmıştı!
Bir an sustu, sanki o günleri tekrar yaşıyordu. Sunucu acele etmedi, ona toparlanması için zaman tanıdı.
– Konuşmak istedim, anlatmaya çalıştım, bu yol yol değil dedim. Ama dinlemedi. Benim gözünde sadece, oğlunun büyüduğünü kabullenemeyen bir anneydim. Bir akşam patladı: Ben gidiyorum! dedi, yumruğunu masaya vurdu.
Zehra hıçkırarak sustu, sunucu hemen bir mendil uzattı. Teşekkür edip gözyaşlarını sildi, makyajına zarar vermemeye çalıştı. Birkaç saniye düşündü, sonra devam etti:
– Gitti. Bütün eşyalarını topladı, ben işteyken çekip çıktı. Tek kelime etmeden, veda etmeden gitti Telefon numarasını değiştirdi, arkadaşlarıyla, akrabalarla, herkesle olan bağını kopardı. Ve bütün bunlar bir kız yüzünden
Sesi titredi, gözlerini kapatıp duygularını bastırmaya çalıştı.
– Affedin, kendimi tutamıyorum, – diye fısıldadı, elleriyle mendili sıktı.
Başını öne eğip, saçlarını hafifçe yüzüne çekti. Bu bilinçli hareket, acısını daha inandırıcı göstermek içindi. Seyirciler için ruhunun ne kadar yaralı olduğunun görünmesi gerekiyordu! Aslında Zehra, içeride söylediklerinin yüz katı acı hissetmiyordu. Sadece gergin bir beklenti vardı: Acaba istediği tepkiyi alabilecek mi?
Sunucu gayet iyi anlamıştı ki, ortada gözyaşı falan yoktu ama rolüne devam etti.
– Acınızı anlıyoruz, – dedi, hafifçe başını salladı ve asistanından bir bardak su getirmesini işaret etti. – Acele etmenize gerek yok, ne zaman hazırsanız anlatın.
Dramatik etki için birkaç saniye sessizlik oldu. Sunucu bu arayı harika kullandı; ne soğuk ne de aşırı uzun.
– Peki, şu an oğlunuz hakkında bildiğiniz bir şey var mı? – diye tekrar sordu, hafifçe öne eğilip dikkat kesilmiş bir tavırla.
Zehra, ustalıkla hazırlanmış umutsuzluk ve umut karışımı bir bakışla başını kaldırdı.
– Geçenlerde bir tanıdığım Emreyi İstanbulda görmüş, – diye başladı, sesi ya heyecandan ya da içindeki rol oynama gayretinden titriyordu. – Bir iki laf etmişler, meğer soyadını bile değiştirmiş! Ben onu nasıl bulayım ki? Gücüm kalmadı, ne olur yardım edin! Belki birileri görmüştür onu?
Kameraya döndü, yüzünde tam da planladığı gibi, derin bir hüzün ifadesi donuk kaldı. Gözleri, ekrandan izleyicilerin yüreğine dokunmak istercesine baktı.
– Yakın zamanda hastaneye düştüm, – dedi ve bu kez sesindeki tedirginlik gerçekten samimiydi, – fark ettim ki yaşım ilerliyor, belki de az zamanım kaldı Hayalim, oğlumu bir kez olsun görebilmek, sarılabilmek, yıllar önce affettiğimi ve özür dilediğimi söyleyebilmek…
Ekranda genç bir adamın fotoğrafı belirdi. Yirmili yaşlarının başında, kumral saçlı, gri-mavi gözlü, yakışıklı ama yüz hatlarında fazla aykırı bir özellik yok. Sokakta görüp de dikkat çekmeyecek türden bir gençti. Zehra, fotoğrafta bir süre gözünü gezdirdi. Yıllar içinde Emre değişmiş olmalıydı; bazen sakal bırakmış, belki gözlük takıyor, belki kilo almıştı… Bu değişiklikler onun bulunmasını neredeyse imkânsız kılıyordu. Umudu neredeyse yoktu, yine de içinden “Belki bir mucize olur,” diyordu.
– Eğer bu genci gören varsa, lütfen stüdyomuza ulaşsın, – dedi sunucu, düzgün ve sakin bir ses tonuyla. – Telefon numaramız ekranın altında yazıyor.
Çekimler bitince Zehra, ekiple selamlaşıp yavaşça dışarı yöneldi. Rolünü sonuna kadar sürdürmeye kararlıydı; belki böyle daha çabuk sonuca ulaşacaktı.
Sokağa çıktı, onu bekleyen yakın arkadaşı – bu programı katılması için ısrar eden kişi – yanına geldiğinde, Zehra’nın yüzüne belli belirsiz bir memnuniyet ifadesi yerleşti.
– Ne diyorsun, oldu mu sence? – diye sessizce, gizli bir gururla sordu. Seyirciden tepki alabilmiş miyimdir?
Arzu, program boyunca seyircileri dikkatlice gözlemlemişti ve planlarının sonuç verdiğinden emindi. Hele bazı kadınların gözyaşlarını silmeye çalışırken yakaladığını görünce, hafifçe gülümsedi.
– Salonun yarısı gözyaşlarına boğuldu, – dedi sesi kısık. – Yakında oğlunun nerede yaşadığını öğrenirsin, ardından yıllarca harcadığın emeklerin karşılığını da istersin. Ne de olsa bak oğlan keyfinde, anasına bir kuruş koklatmaz!
Zehra burun kıvırdı. Arkadaşının fazla açık sözlü ve neredeyse alaycı tonu hoşuna gitmedi. Ama Arzu’nun dediğinde az da olsa gerçek payı vardı, bunu kabullenmek istemiyordu.
Son zamanlara kadar Emre aklına bile gelmiyordu. Oğlunu ancak arada, kısa ve acısız bir şekilde hatırlardı. Ta ki, Arzu’nun bir tanıdığı Emreyi İstanbulda gördüğünü söyleyene kadar. O kişi Emredeki değişimi de anlatmıştı.
Lüks araba öyle her gün görülen değil, neredeyse müzeye konulacak türde. Ünlü bir markanın on binlerce liralık takım elbisesi. Özel yapım saat, üzerinde gravür ve karmaşık mekanizma öyle her yerde bulunmaz. Emre, İstanbulun en prestijli restoranlarından birinden çıkarken görülmüştü; artık sadece hayatını kazanmakla kalmıyor, parayı harcamayı da iyi biliyordu. Mekânın faturası çoğu zaman on binlerce lira tutuyordu.
Zehra’nın aklında oğlunun halinden çok, Bu paraları bana borçlu! düşüncesi dolanıyordu. Sonuçta ben onun anasıyım! Onu ben büyüttüm! Şimdi borcunu ödesin!
– Bulurlar elbet, – dedi çok daha çok kendi kendine, Arzu’ya değil. – Biraz daha bekle, yakında keyfin yerine gelir
Hem niye korkacakmış ki? Oğlan artık ünlü çevrelerdeymiş belli ki, skandal istemez. Medyada ideal evlat rolü oynaması gerekecek, başka çaresi kalmayacak. Bu kadar yayından sonra başka ne yapabilir ki?
Ne yazık ki Zehra, oğlunun kurduğu tuzağı henüz fark etmemişti
***************************
On iki yıl önce.
Emre, akşam dokuz gibi eve döndü. Gün baştan sona çok yorucuydu eğitiminin en önemli ve en zor sınavını o gün vermişti. Başında hâlâ formüller dönüyor, gözleri uzun çalışma saatlerinden sızlıyordu. En çok istediği şey, odasına girip yatağa atlamak ve bir gün boyunca hiç uyanmadan uyumaktı. Ama biliyordu ki, bu akşam ona böyle bir lüks yoktu.
Kapıdan içeri yaklaşırken, içeriden yükselen yüksek sesleri duymuştu. Bir erkek sesi sert, öfkeli, bariz şekilde asabi. Kadınınki ise üstüne alınan, kendini savunmaya çalışıyor, bir şeyler açıklıyor. Yine mi bu adam Emre istemsizce yüzünü buruşturdu. Sanki adam onun ne zaman geleceğini hissedip, özellikle o vakitlerde gelip kavga çıkartıyordu.
Anahtarı zar zor çevirdi, kapıyı araladığında, koridordaki hacimli çantalara neredeyse takılıyordu.
Emrenin aklı karıştı: Bunlar ne? Neden burada? Dikkatlice bakınca kendi seyahat valizlerini tanıdı. İçine bir kurt düştü: Kötü bir şeyler olacaktı.
– Bunlar da ne? diyerek sesini yükseltti, soğukkanlı olmaya çalıştı. Benim eşyalarım mı bunlar? Kim koydu bunları buraya? Ne oluyor?
Yorulmuşluğu ve stresi sesinden anlaşılır şekilde yankılandı. Kitap çantasını yere koydu, kollarını göğsünde kavuşturdu, açıklama beklemeye başladı. Evde birden sessizlik oldu. Ardından annesi koridora çıktı.
Zehra oğlunu görür görmez suratını astı, burnunu kıvırıp küçümseyen bir şekilde kısaca iç çekti ve arkasını dönerek içeri gitti. Emre bir an donakaldı, ardından hızla mutfağa ilerledi.
Kapısı aralıktı ve içerideki manzarayı gözleriyle görünce elleri yumruk oldu. Masada başka bir adam oturuyordu Yılmaz. O kadar rahat yayılmıştı ki, sanki kendi evindeydi. Bir kolu yan sandalyesinde, diğer koluyla çay bardağını tutuyordu. Kısa, sorgulayan bir bakış attı, sonra tekrar Zehra’ya döndü.
Emre öfkeyle öne adım attı.
– Bu adam burada ne arıyor? dedi annesine bakarak.
– Ona halen söylemedin mi? dedi Yılmaz alayla, elindeki telefonla oynayarak. Ne oyalanıyorsun ki?
– Benim burada yokmuşum gibi konuşmayın! Sesi titreyerek yükseldi. Benim bu evde hakkım var! Siz kimsiniz? Oğlunuzu buraya niye getirdiniz?
Daha çok şey söyleyecekti ki annesi sözünü kesti. Döndü ve yüzünden en ufak bir pişmanlık veya şüphe okunmuyordu. Soğuk, kararlı bir tonda söyledi:
– Bugünden sonra bu evde yaşamayacaksın. Eski odan artık Yılmazın oğlunun.
Emre olduğu yere çivilenmişti. Annesinin yüzünde birazcık bile şefkat, bir gram sıcaklık aradı ama bulamadı. Zehra dimdik durmuş, çenesini yukarıya kaldırmıştı. Yılmaz ise sadece başını sallamakla yetindi ve çayını yudumlamaya devam etti.
– Bir dakika! Ne hakla bunu yapıyorsunuz? dedi Emre, sesi titrek ama kararlı.
Şok içindeydi. Annesinin özel hayatı için kendi evinden atılacağı aklına gelmemişti. Hem de böyle, hiç uyarmadan, konuşmadan! Onur kırıcıydı.
– Babam bu evi bana miras bırakacaktı diye cılızca devam etti.
Zehra kollarını göğsünde kavuşturup çenesini kaldırdı. Yüzünü bir an için acılı gösterdi, ama Emre bunun sahte olduğuna emindi.
– Öyleydi ama ani bir kaza ile öldü, – duygusuz bir şekilde anlattı. Vasiyeti yenilemeye vakti kalmadı; eski vasiyet geçerli, o da ben doğmadan önce yazılmıştı. Unutma, dairenin tek sahibi benim. Kim burada oturacak, bana kalmış! Bundan sonra eve dönmek yasak, anladın? Koca adam oldun, hâlâ annenin eteğine tutunuyorsun, hiç mi utanman yok?
Her cümlesi Emreye bir tokat gibi geldi. İçinde yükselen isyanı bastırmaya çalıştı.
Gözü dalıp gitti. Kafasından, babasının ölümünün bir tesadüf olup olmadığı bile geçti. Belki de bu annelik aşırıya kaçmıştı?
Yılmaz hala sessizce çayını yudumluyordu. Bu, olan bitenden rahatsız bile değildi.
– Gerçekten mi? Emre, son bir umut, annesinin gözünde pişmanlık kırıntısı aradı. Gerçekten oğlunu sokağa atacak mısın?
Zehra omuz silkti. Adeta halının rengiyle ilgili konuşuyormuş gibi bir tavırla
– Eşyalarını da topladım. Bundan sonra başka biri kalacak burada. Sakın gelmeye kalkma izinsiz!
– Şaka mı bu? Nerede kalacağım? dedi sessizce, öfkesini bastırmaya çalışarak.
Sesi sakin, ama gözleri keder ve öfkeyle doluydu. Yine de bunun bir şaka olmasını umut ediyordu. Ancak annesinin bakışlarında ne pişmanlık ne de tereddüt vardı.
En çok Yılmazı boğmak istiyordu, babasının bardağında keyifle çay yudumlayan şu adamı. Sen kimsin benim hayatıma karışacak? diye bağırmak istiyordu. Fakat Emre sesini yükseltmedi, yumruklarını sıktı.
– Açta kalmazsın, – kadın umursamazca cevap verdi. O kadar arkadaşın var, biri elbet sana kapısını açar. Sonrası da sana kalmış.
O kadar kolay ki Sanki bu kendi oğlunun kaderi değilmiş gibi, boş bir kitap gibi bırakılıvermişti.
– Bir de, – dedi Zehra, çenesini hafifçe yukarı kaldırarak, – üniversitenin son yılı için ödediğim parayı da geri aldım. Paranı kendin kazan, bana daha lazım. Yakında düğün var.
Bu sözleri, Emre’yi bir tokat gibi vurdu. Demek ki annesi, oğlunu hayatından çıkarmaya kararlıydı. Yalnızca evinden değil, maddi olarak da koparıyordu. Emre asla onurunu ayaklar altına alıp dua etmeyi düşünmedi. Hemen kafasında bir plan oluşmuştu: Akademik izin almak, işe girip üniversiteyi kendi imkanlarıyla bitirmek… Elleri, aklı ve öğrenme isteği vardı; yeterdi.
Başını yavaşça salladı. Sonra bakışını annesine çevirdi, en küçük sıcaklık kırıntısı aradı fakat tek gördüğü soğuk kararlılıktı. O an geri dönülmez bir noktaya vardıklarını anladı.
Ve annesini asla affedemeyeceğini biliyordu artık.
***************************
– İzledin mi? diye masanın üzerinden bana doğru eğilerek sordu Murat. Elinde tuttuğu telefonun ekranı bana dönüktü. Memleketten bir arkadaş göndermiş, diyor ki az önce programda çıktın.
Başımı dosyadan kaldırdım. Klasörü sessizce masaya bıraktım. İşime dönüp yoğunlaşmam artık mümkün değildi. İçimde tuhaf bir his vardı biraz ferahlama, biraz da acı bir gülümseme
– İzledim, – dedim hafif bir tebessümle. Arzu Hanımın eşi, bizi gördüğünü anlatmaktan çekinmezdi, zaten tam da bunu istiyordum. Annemin neyi kaçırdığını anlaması gerekiyordu.
Arkamı koltuğa yasladım, elimle saçımı karıştırdım. Aklımdan kısa süre önceki programın parçaları geçti annemin yüzünde sahte bir hüzün ifadesiyle kayıp oğlunu arıyor oluşu… On iki yıl önce beni soğukkanlılıkla evden atan, okul taksitimi geri alan annemdi bu. Şimdi ise kaybettiği anne sevgisini piyasaya sürüp kullanmaya kalkmıştı.
Evet, intikamımı sessizce aldım, sessiz ama hesaplı bir biçimde. Hayatım değişti, kendi ayaklarımın üzerinde durabildim, kariyerimi inşa ettim, iş çevrem oldu. Şimdi başka bir ülkenin vatandaşım, gelirim sağlam, yeni hayallerim var. Hepsi, onun desteği ya da onayı olmadan.
Artık annem maddi durumumdan haberdar. Muhtemelen anlamıştır; zamanında daha farklı davransa destek görecekti. Eğer yeni kocasını ve onun çocuğunu bana tercih etmeseydi Eğer eğitim paramı almasaydı, beni evden kovmasaydı, bağlarımızı kesmeseydi
Yakında en önemli haberi de alacak ondan hiçbir yardım almayacak! Bir kuruş bile! Ne bir destek sözü, ne de barışma umudu. Kesin karar verdim geçmiş geçmişte kaldı. Geleceğimi ise kendi başıma kuruyorum ondan ve oyunlarından bağımsız.
Beni doğuran kadın, artık bana ne fiziksel ne de duygusal olarak ulaşamaz. En değerli dersim de bu oldu: Hayatta, kendi ellerinle yarattığın yol, kimsenin gölgesinde kalmaz.




