SON AŞK -İroşka, vallahi bende para yok! Son paramı dün Nataşka’ya verdim! Biliyorsun, onun iki çocuğu var! Oldukça üzgün bir şekilde, Ayten Hanım telefonu kapattı. Kızının az önce söylediklerini hatırlamak bile istemiyordu. -Neden böyle oldu? Üç çocuğu babalarıyla birlikte büyüttük, hep onlar için çalıştık, hepsini adam ettik! Üçü de üniversite okudu, iyi işlere girdiler. Ama yaşlandım, yine de huzurum yok, yardım eden yok. -“Neden bu kadar erken gittin Mustafa, seninle hayat daha kolaydı!” diye, içinden rahmetli kocasına seslendi Ayten Hanım. Kalbi sıkıştı, eli otomatik olarak ilaçlara uzandı: – Bir–iki kapsül kalmış. Çok kötü olursam, elimde başka ilaç yok. Eve yakın eczaneye gitmek gerek. Kalkmaya çalıştı, ama tekrar koltuğa oturdu: başı çok fena dönüyordu. -Boşver, şimdi ilaç etkisini gösterir, geçer. Ama vakit geçiyordu, hâlâ iyi hissetmiyordu. Küçük kızını aradı: -Nataşka… – ancak söyleyebildi. -Anne, toplantıdayım, sonra ararım! Oğlunu aradı: -Oğlum, kendimi iyi hissetmiyorum. İlaçlarım bitti. İşten sonra uğrarsan… –Oğlu daha dinlemeden: -Anne, ben doktor değilim, sen de değilsin! Ambulans çağır, bekleme! Ayten Hanım derin bir iç çekti, – Haklı aslında! Eğer yarım saate geçmezse, acile ararım. Koltuğuna yavaşça yaslandı, gözlerini kapatıp, rahatlamak için yüz saymaya başladı. Bir ses duyuldu uzaktan, neydi ki bu? Ha, telefon çalıyor! -Alo! – güçlükle açtı ağzını. -Ayten, nasılsın? Ben Metin! İçime bir sıkıntı düştü, aramak istedim! -Metin, kendimi iyi hissetmiyorum. -Hemen geliyorum! Kapıyı açabilecek misin? -Metin, artık kapım hep açık. Ayten Hanım telefonu elinden düşürdü. Uzanamıyordu bile. -Boşver, dedi içinden. Gençliğindeki gibi, film şeridi gibi anılar geçti gözlerinin önünden. İlk üniversite yılları… Askeri okulun iki yakışıklı talebesiyle dokuzuncu mayıs, bayram kutlamaları… O zaman Mustafa’yı seçmişti, daha hareketliydi; Metin ise içine kapanıktı, çekingen. Hayat onları farklı yerlere savurmuştu. Yıllar sonra, emekli olduktan sonra karşılaşmışlardı yine kendi şehirlerinde. Metin hiç evlenmemiş, yalnız yaşamıştı. -Neden hiç evlenmedin, derlerdi; -Şansım yok, herhalde kart oynamaya başlamalıyım! diye gülüp geçerdi. Bir takım sesler, konuşmalar duydu. Gözlerini araladı: -Metin! Yanında doktor da vardı. -Sıkıntı yok, şimdi daha iyi olur. Eşiniz misiniz? -Evet, tabii! Doktor, Metin’e birtakım talimatlar verdi. Metin, Ayten’in elini tutarak, gözünü üzerinden ayırmadı. Sonunda Ayten kendini daha iyi hissedince, -Teşekkürler Metin! Çok daha iyiyim artık! -Çok güzel! Hadi, limonlu bir çay içelim! Metin mutfağa gidip bir şeyler hazırlamaya koyuldu, Ayten’in yanından ayrılmaya korkuyordu sanki. -Biliyor musun Ayten, ben hayatım boyunca yalnızca seni sevdim. Bu yüzden hiç evlenmedim aslında. -Ah Metin, Mustafa’yla güzel bir hayatımız oldu. O beni severdi, ben ona hep saygı duydum. Ama gençken bir şey söylemedin, ne hissettiğini bilmedim ki… Şimdi bunları konuşmanın ne faydası var canım, yıllar geçti, gençlik döner mi hiç? -Ayten, hadi, kalan ömrümüzü birlikte mutlu geçirelim! Allah ne kadar ömür verdiyse birlikte mutlu olalım! Ayten, başını Metin’in omzuna yasladı, elini tuttu: – Hadi, evet! dedi gülerek, gözlerinden mutluluk parlıyordu. Bir hafta sonra nihayet Nataşka aradı! -Anne, ne oldu, aradın ama cevap veremedim, koştururken unuttum… -Ah, bir şey yok, geçti. Madem aradın, sürpriz olmasın diye söylüyorum, evleniyorum! Telefonda bir sessizlik oldu, sadece derin nefes alış ve dudak şapırtıları duyuldu. -Anne, kendinde misin? Sana mezarlığa gitmedi diye ceza yazacaklar neredeyse, sen evleniyorsun! O kim ki? Ayten Hanım gözyaşlarını tuttu, ama sesi sakin ve netti: -Bu benim özelim! Ve kapattı telefonu. Sonra Metin’e döndü: – Hazırlan Petrom, bugün hepsi buraya damlar! Savunmaya geçiyoruz! -Hallederiz! Biz neler atlattık! dedi Metin gülerek. Akşam gerçekten üçü de geldi: İbrahim, İroşka ve Nataşka! -Ee anne, tanıştır bakalım aşık delikanlını! diye dalga geçti İbrahim. -Aman ne tanıtayım, beni zaten tanıyorsunuz, dedi Metin. -Ayten’i gençliğimden beri seviyorum, bir hafta önce onu o halde görünce kaybetmekten korktum. Evlenme teklif ettim, sağ olsun kabul etti. -Dinle yaşlı palyaço, kafayı mı yedin? Bu yaşta aşk mı olurmuş! diye bağırdı İroşka. -Ne demek bu yaş? dedi Metin sakince. -Daha yetmiş yeni olduk, önümüzde daha yıllar var, anneniz hâlâ güzeller güzeli! -Yani amacın bu güzeli kandırıp, dairesini üzerine almak mı? dedi profesyonel avukat edasıyla Nataşka. -Çocuklar Allah aşkına, evim sizin olsun diye mi evleniyorum? Hepinizin zaten evi var! -Yine de orada hakkımız var! dedi Nataşka. -Bana bir şey lazım değil! Nerede yaşarım, ben bulurum! Ama ananıza saygısızlık etmeyi kesin! Benim yanımda duymak istemiyorum! -Sen kim oluyorsun da konuşuyorsun, yaşlı playboy! Seni dinleyen mi var? diyerek üstüne yürüdü İbrahim. Ama Metin kımıldamadı bile, dimdik karşısında durdu. -Annenizin kocasıyım; ister kabul edin, ister etmeyin! -Biz onun çocuklarıyız! diye bağırdı İroşka! -Evet! Yarın hemen huzurevine ya da akıl hastanesine yatıracağız! diye ekledi Nataşka. -Haydi Ayten, toparlan! Gidiyoruz! Kol kola girip yürüdüler, hiç arkasına bakmadan. Kim ne derse desin umurlarında değildi. Onlar mutluydu, onlar özgürdü! Yalnız bir sokak lambası, yollarını aydınlatıyordu. Çocuklar ardından bakakaldı; yetmişinde aşk mı olurmuş, anlamadılar…

-Ayşecik, vallahi param yok! Dün son paramı bile Elife verdim, biliyorsun onun da iki çocuğu var
Tam anlamıyla perişan olan Suna Hanım telefonu kapattı. Kızının biraz önce söylediği lafları hatırlamak bile istemiyordu.
-Nasıl olur böyle, dedi içinden Üç çocuk büyüttük eşimle, her şeylerini düşündük, kimseye muhtaç etmeden yetiştirdik! Hepsinin üniversite diploması, güzel işleri var Ama bir huzur göremedim şu yaşımda, ne de yardım!
-Ah be Kemal, neden bu kadar erken bıraktın beni, sen yanımdayken sanki hayat daha kolaydı diye içinden konuştu rahmetli kocasına.
Birden göğsü sıkıştı, eli otomatik olarak ilaca uzandı. – Bir iki kapsül kalmış. Çok kötü olursam neyle düzelteceğim? Eczaneye gitmem lazım
Ancak ayağa kalkmayı dener denemez başı feci şekilde döndü ve hemen koltuğa geri oturdu.
-Boş ver, ilaç etkisini gösterince geçer nasılsa…
Ama dakikalar geçiyordu, hiçbir şey değişmiyordu.
Suna Hanım en küçük kızı Elifi aradı:
-Elifim… dedi, telefonu açınca.
-Anne, toplantıdayım, sonra ararım!
Suna Hanım bu sefer oğlunu aradı:
-Oğlum, kötü hissediyorum, ilaçlarım da bitmiş. İşten çıkınca bir uğrarsan
-Olmaz, anne, ben doktor değilim, sen de değilsin! Hemen 112yi ara, bekleme!
Kadıncağız derin bir iç çekti. -Evet, çocuk haklı Yarım saat daha bekleyip geçmezse ambulansı ararım
Koltukta yavaşça geriye yaslandı ve gözlerini kapatıp kafasında yüze kadar saymaya başladı.
Bir yerlerden zor belli olan bir ses geldi kulağına. Ne o? Ha, telefon çalıyor
-Alo! dedi zorla ağzını açarak.
-Suna, merhaba! Benim, Sadık! İçime bir huzursuzluk çöktü, seni bir arayayım dedim
-Sadık, hiç iyi hissetmiyorum.
-Bekle beni! Kapıyı açabilir misin?
-Şu sıralar kapım hep açık, gel…
Sunanın elinden telefon düştü, alacak hali kalmadı.
-Neyse, böyle de kalsın, dedi içinden.
Bir film gibi, gözlerinin önünden gençliği geçti: Üniversitenin ilk yılı, daha körpecik Suna, iki yakışıklı, jilet gibi askeri öğrenci kollarında balonlarla geçmekte.
-Ne komik! koskoca adamlar balonla dolaşıyor diye gülmüştü o gün.
Tabii ya, 23 Nisan, kortej var, herkes sokaklarda O da bu iki balonun arasında Sadık ve Kemalin ortasında
Kemali seçmişti o zaman, o Sadıktan daha neşeli, daha atılımcıydı. Sadık ise daha durgun, daha utangaç…
Sonra kader dağıttı yolları, Kemalle İstanbula taşındılar; Sadık ise askerlikten sonra Anadoluda kaldı. Yıllar sonra, emekli olunca yetişebildi Sunanın şehrine. Sadık hiç evlenmedi, hep yalnızdı
Sorunca da hep esprili geçiştirirdi:
-Benim aşk şansım yok, kart oynasam daha iyi derdi.
Birden başka sesler duydu, zorla gözlerini açtı,
-Sadık!
Ve yanında bir acil doktoru.
-Merak etmeyin, şimdi iyi olacak. Siz eşi misiniz?
-Evet, evet!
Doktor bir şeyler anlattı. Sadık ise hiç ayrılmadı, Sunanın elini tuttu; Suna kendine gelene kadar başından ayrılmadı.
-Sağ ol Sadık, vallahi şimdi çok daha iyiyim!
-Harika! Al şu limonlu çayı iç bak, iyi gelir
Sadık tüm gece yanında kaldı, mutfakta bir şeyler hazırladı, Sunayı bir an olsun yalnız bırakmaya kıyamadı.
-Suna, biliyor musun, ben seni ömrüm boyunca tek sevdim. O yüzden evlenmedim zaten.
-Oy Sadık, güzel yaşadık Kemalle hayatı. Hep sevdim, saygı duydum. Sen gençken hiç bir şey söylemedin ki, ben bilmiyordum ki öyle hissettiğini. Ama artık ne anlamı var, yıllar geçti, gitti, geri gelmiyor
-Suna, hadi kalan yıllarımızı beraber mutlu geçirelim, Allah ne kadar ömür verdiyse
Suna başını Sadıkın omzuna koydu, elini tuttu:
-Hadi! dedi gülerek, öyle mutlu kahkaha attı ki…
Bir hafta geçti, sonunda kızından telefon geldi:
-Anne, geçen sefer aramıştın, sonra işler karıştı, unuttum Neyin vardı?
-Boş ver canım, geçti bile Madem aradın, sürpriz olmasın istiyorum; ben evleniyorum!
Telefonda önce uzun bir sessizlik oldu; kızcağız derin bir nefes aldı, kelimeleri toparlamaya çalıştı.
-Anne, kafayı mı yedin? Mezarlıklar seni bekliyorken sen hala evleniyorsun ha! Kimmiş bu talihsiz?
Suna Hanımın içi acıdı, gözleri doldu ama sesini sakinleştirip,
-Bu benim özelim, dedi ve telefonu kapattı.
Sonra Sadıka döndü:
-Hazırlan, bu akşam hepsi burada olur! Savunmaya geçiyoruz!
-Hadi bakalım, bizden korkan bizim gibi olsun! dedi Sadık gülerek.
Akşam tam tahmin ettiği gibi; üçü de geldiler: İbrahim, Ayşe ve Elif!
-Hadi anne, tanıştır lütfen şu delikanlıyı! diye lafa atladı İbrahim, hafif alaycı tonda.
-Niye tanıştırayım, Sadıkı zaten tanıyorsunuz, diye Sadık geldi salona. -Sunayı gençliğimden beri seviyorum, geçtiğimiz gün başına gelenleri görünce onsuz yapamayacağıma karar verdim. Ona evlenme teklif ettim, o da sevgiliyle kabul etti.
-Bir dakika, siz iyice yaşlandınız galiba! Kaç yaşında aşk olurmuş ki? diye bağırdı Ayşe.
-Kaç yaş dediğin, daha yetmiş olmadık! Yaşamak için daha çok vaktimiz var, hem anneniz hâlâ güzelliğinden bir şey kaybetmedi, dedi Sadık.
-Ama siz tabii şimdi annemin evine göz diktiniz değil mi? dedi Elif, avukat edasıyla.
-Çocuklar, Allah aşkına, ev dediğin nedir ki? Hepinizin kendi yeriniz var zaten!
-Yine de unutmadan diyeyim, bizim de orada hakkımız var! dedi Elif.
-Bana ev falan gerekmez, yaşamak için her yerde yer bulurum! dedi Sadık. -Ama annenize hakaret etmeyi bırakın lütfen!
-Sen kimsin de burada sesini yükseltiyorsun, yaşlı çapkın! Kim sana soru sordu da konuşuyorsun? diyerek İbrahim üstüne yürüdü.
Ama Sadık yerinden bile kıpırdamadı. Dimdik durup göz göze baktı:
-Annenizin kocasıyım, kabul etseniz de etmeseniz de!
-Biz de onun çocuklarıyız! diye bağırdı Ayşe.
-Evet! Ve yarın hemen seni huzurevine yatırırız ya da akıl hastanesine falan! dedi Elif.
-Boş ver! Suna, hazırlan, gidiyoruz!
İkisi yan yana, ellerini sıkıca tutup çıktılar dışarı, arkalarına bile bakmadan. Kim ne derse desin, çok mutluydular, özgürdüler! Sokak lambasının ışığı, adımlarını aydınlatıyordu.
Çocuklar ise uzaktan bakakaldı, anlamlandıramayarak: Yahu, yetmiş yaşında insan nasıl böyle âşık olur dedilerGece serinliğinde yan yana yürürlerken Suna Hanım bir an Sadıka baktı, gözleri yıllar öncesinin gençliğinde parlıyordu. Sadık neşeyle kolunu Sunanın omzuna attı, Bak, dedi, bu yaşta ikinci bahar bizim için değilse kim içindir?

Yolda onları gören komşulardan biri şaşkınlıkla, biri hâlâ kıskanarak ardından baktı. Ama Sunanın umurunda değildi kimse; kalbi hafiflemiş, yüzünde huzurun ve sevginin sıcak izi vardı. Sadık bir kahveye davet etti, birlikte sıcacık çayları yudumladılar, yıllar boyu biriktirdikleri anıları anlata anlata kahkaha attılar.

O gece Sadık, Sunayı evine kadar bıraktı. Kapının önünde usulca Sunanın ellerini tuttu, Bundan sonra nasıl olursa olsun, bir gün bile yalnız bırakmayacağım seni, dedi.

Suna gülümsedi, ve ilk defa yıllardır kalbinin sesini gerçekten duydu: Artık benim evim, ellerin Sadık. Nerede olursak, orası evimiz.

Ertesi sabah, mahallede Suna teyze ve Sadık amca yeni bir hayata başlıyorlar diye fısıltılar dolaşırken, Suna Hanım çiçek sular gibi gülümsüyor, Sadık ise yıllardır beklediği aşkı her sabah yeniden hayranlıkla izliyordu.

Ve işte o günden sonra, Suna ve Sadık öyle bir hayat sürdüler ki, herkes onlara bakıp şunu dedi: Aşkın yaşı yokmuş meğer, mutluluk ömrün her vaktinde bulunurmuş. Sonsuz bir huzurla elleri birbirine kenetli, birlikte yaşlanmanın güzelliğini her gün yeniden keşfettiler. Kimileri anlayamadı, kimileri imrendi; ama en çok kendileri, geç kalınmış sayılan bir mutluluğun her gün tadını çıkarmanın şükrüyle yaşadılar.

Rate article
Lifequest
SON AŞK -İroşka, vallahi bende para yok! Son paramı dün Nataşka’ya verdim! Biliyorsun, onun iki çocuğu var! Oldukça üzgün bir şekilde, Ayten Hanım telefonu kapattı. Kızının az önce söylediklerini hatırlamak bile istemiyordu. -Neden böyle oldu? Üç çocuğu babalarıyla birlikte büyüttük, hep onlar için çalıştık, hepsini adam ettik! Üçü de üniversite okudu, iyi işlere girdiler. Ama yaşlandım, yine de huzurum yok, yardım eden yok. -“Neden bu kadar erken gittin Mustafa, seninle hayat daha kolaydı!” diye, içinden rahmetli kocasına seslendi Ayten Hanım. Kalbi sıkıştı, eli otomatik olarak ilaçlara uzandı: – Bir–iki kapsül kalmış. Çok kötü olursam, elimde başka ilaç yok. Eve yakın eczaneye gitmek gerek. Kalkmaya çalıştı, ama tekrar koltuğa oturdu: başı çok fena dönüyordu. -Boşver, şimdi ilaç etkisini gösterir, geçer. Ama vakit geçiyordu, hâlâ iyi hissetmiyordu. Küçük kızını aradı: -Nataşka… – ancak söyleyebildi. -Anne, toplantıdayım, sonra ararım! Oğlunu aradı: -Oğlum, kendimi iyi hissetmiyorum. İlaçlarım bitti. İşten sonra uğrarsan… –Oğlu daha dinlemeden: -Anne, ben doktor değilim, sen de değilsin! Ambulans çağır, bekleme! Ayten Hanım derin bir iç çekti, – Haklı aslında! Eğer yarım saate geçmezse, acile ararım. Koltuğuna yavaşça yaslandı, gözlerini kapatıp, rahatlamak için yüz saymaya başladı. Bir ses duyuldu uzaktan, neydi ki bu? Ha, telefon çalıyor! -Alo! – güçlükle açtı ağzını. -Ayten, nasılsın? Ben Metin! İçime bir sıkıntı düştü, aramak istedim! -Metin, kendimi iyi hissetmiyorum. -Hemen geliyorum! Kapıyı açabilecek misin? -Metin, artık kapım hep açık. Ayten Hanım telefonu elinden düşürdü. Uzanamıyordu bile. -Boşver, dedi içinden. Gençliğindeki gibi, film şeridi gibi anılar geçti gözlerinin önünden. İlk üniversite yılları… Askeri okulun iki yakışıklı talebesiyle dokuzuncu mayıs, bayram kutlamaları… O zaman Mustafa’yı seçmişti, daha hareketliydi; Metin ise içine kapanıktı, çekingen. Hayat onları farklı yerlere savurmuştu. Yıllar sonra, emekli olduktan sonra karşılaşmışlardı yine kendi şehirlerinde. Metin hiç evlenmemiş, yalnız yaşamıştı. -Neden hiç evlenmedin, derlerdi; -Şansım yok, herhalde kart oynamaya başlamalıyım! diye gülüp geçerdi. Bir takım sesler, konuşmalar duydu. Gözlerini araladı: -Metin! Yanında doktor da vardı. -Sıkıntı yok, şimdi daha iyi olur. Eşiniz misiniz? -Evet, tabii! Doktor, Metin’e birtakım talimatlar verdi. Metin, Ayten’in elini tutarak, gözünü üzerinden ayırmadı. Sonunda Ayten kendini daha iyi hissedince, -Teşekkürler Metin! Çok daha iyiyim artık! -Çok güzel! Hadi, limonlu bir çay içelim! Metin mutfağa gidip bir şeyler hazırlamaya koyuldu, Ayten’in yanından ayrılmaya korkuyordu sanki. -Biliyor musun Ayten, ben hayatım boyunca yalnızca seni sevdim. Bu yüzden hiç evlenmedim aslında. -Ah Metin, Mustafa’yla güzel bir hayatımız oldu. O beni severdi, ben ona hep saygı duydum. Ama gençken bir şey söylemedin, ne hissettiğini bilmedim ki… Şimdi bunları konuşmanın ne faydası var canım, yıllar geçti, gençlik döner mi hiç? -Ayten, hadi, kalan ömrümüzü birlikte mutlu geçirelim! Allah ne kadar ömür verdiyse birlikte mutlu olalım! Ayten, başını Metin’in omzuna yasladı, elini tuttu: – Hadi, evet! dedi gülerek, gözlerinden mutluluk parlıyordu. Bir hafta sonra nihayet Nataşka aradı! -Anne, ne oldu, aradın ama cevap veremedim, koştururken unuttum… -Ah, bir şey yok, geçti. Madem aradın, sürpriz olmasın diye söylüyorum, evleniyorum! Telefonda bir sessizlik oldu, sadece derin nefes alış ve dudak şapırtıları duyuldu. -Anne, kendinde misin? Sana mezarlığa gitmedi diye ceza yazacaklar neredeyse, sen evleniyorsun! O kim ki? Ayten Hanım gözyaşlarını tuttu, ama sesi sakin ve netti: -Bu benim özelim! Ve kapattı telefonu. Sonra Metin’e döndü: – Hazırlan Petrom, bugün hepsi buraya damlar! Savunmaya geçiyoruz! -Hallederiz! Biz neler atlattık! dedi Metin gülerek. Akşam gerçekten üçü de geldi: İbrahim, İroşka ve Nataşka! -Ee anne, tanıştır bakalım aşık delikanlını! diye dalga geçti İbrahim. -Aman ne tanıtayım, beni zaten tanıyorsunuz, dedi Metin. -Ayten’i gençliğimden beri seviyorum, bir hafta önce onu o halde görünce kaybetmekten korktum. Evlenme teklif ettim, sağ olsun kabul etti. -Dinle yaşlı palyaço, kafayı mı yedin? Bu yaşta aşk mı olurmuş! diye bağırdı İroşka. -Ne demek bu yaş? dedi Metin sakince. -Daha yetmiş yeni olduk, önümüzde daha yıllar var, anneniz hâlâ güzeller güzeli! -Yani amacın bu güzeli kandırıp, dairesini üzerine almak mı? dedi profesyonel avukat edasıyla Nataşka. -Çocuklar Allah aşkına, evim sizin olsun diye mi evleniyorum? Hepinizin zaten evi var! -Yine de orada hakkımız var! dedi Nataşka. -Bana bir şey lazım değil! Nerede yaşarım, ben bulurum! Ama ananıza saygısızlık etmeyi kesin! Benim yanımda duymak istemiyorum! -Sen kim oluyorsun da konuşuyorsun, yaşlı playboy! Seni dinleyen mi var? diyerek üstüne yürüdü İbrahim. Ama Metin kımıldamadı bile, dimdik karşısında durdu. -Annenizin kocasıyım; ister kabul edin, ister etmeyin! -Biz onun çocuklarıyız! diye bağırdı İroşka! -Evet! Yarın hemen huzurevine ya da akıl hastanesine yatıracağız! diye ekledi Nataşka. -Haydi Ayten, toparlan! Gidiyoruz! Kol kola girip yürüdüler, hiç arkasına bakmadan. Kim ne derse desin umurlarında değildi. Onlar mutluydu, onlar özgürdü! Yalnız bir sokak lambası, yollarını aydınlatıyordu. Çocuklar ardından bakakaldı; yetmişinde aşk mı olurmuş, anlamadılar…