KAYA İLE ORAK
Bugün yine her şeyi yazdığım defterimi açınca, eski anılar bir bir aklıma üşüştü. Benim canım teyzem bundan sonra ona Sevda diyeceğim zamanında istemeden evlendi. Büyük ablaları sürekli baskı yapıyor, annemlerle babam da bir an önce evlenmesini istiyordu.
Onların sözleri her şeye bedeldi:
Atı ne kadar oynatsan da sonunda yükünü çeker, Sevda! Yoksa sen öyle kalıp, tek başına kalakalıp, yaşlandığında kim verecek sana bir bardak su? Bizim soyumuzda kız kurusu olmaz!
Sevda, çocukken babasını tam bir alkolikti izlerken kendi kendine söz vermişti: Asla evlenmeyecekti. Hayatını kariyerine adayacaktı. Fakat 28. doğum gününde öyle çok evlilik nasihati ve “temennisi” dinledi ki, sonunda “tamam, bir aile kurayım bari” dedi içinden.
Damat adayı hemen bulunmuştu. Meğer bu Tolga denilen genç, ailenin çoktan gözüne kestirdiği biriymiş. Tanıştıktan iki hafta sonra Sevda’ya evlenme teklif etti. Sevda iç geçirerek, “Neyse, belki zamanla severim,” dedi. Kafasının bir köşesinde hep bu vardı.
Tolga otuz üç yaşındaydı ve huyundan taviz vermeyen birisiydi. Hemen alelacele bir düğün yapıldı. Düğünde sunucu şöyle kadeh kaldırmıştı: “Seviyorsan nikâha, sevmiyorsan babana!” Sevda da günün birinde bu deyişin ne kadar doğru olduğunu çok iyi anlayacaktı…
Balayından sonra her şey keyifsiz, kasvetli bir rutine dönüştü. Bir ay sonra boşanmayı düşündü. Ev ona zindan olmuş, her şeyden nefret eder hale gelmişti. Tolga ise inatçı, can sıkıcı ve sürekli direktifler yağdıran bir adam çıktı. O da tıpkı Sevda gibi inatçıydı. Evleri âdeta “kaya ile orak” meselini andırıyordu.
Bir yıl sonra aileye yeni biri katıldı. Leylek, oğlu Aliyi getirmişti. Sevda anne olup, Tolgayı ikinci plana atmıştı. Geceleri ona ayrı bir yatakta yer hazırlıyordu: “Ne ben kocama alışıyor, ne o bana yardım ediyor; yoruluyorum!” derdi.
Yazın, Sevda Aliyle birlikte köye, anne-babasının yanına gitti. Anneye içini döktü:
Anne, boşanmak istiyorum. Oğlumu tek başıma büyütürüm. Belli ki bu evlilik bana göre değil. Bazen yorganı çekip, “alın beni götürün bir yerlere” diyesim geliyor. Bu aile işinde, uyum sağlayamıyorum. Tolgaya tahammül edemiyorum artık. Daha fazla devam etmenin anlamı ne?
Annem şöyle dedi:
Kızım, biraz burada kal, özlersin belki kocanı. Sakın boşanmaktan söz etme! Sabret! Koca karı bir bardak su gibi karıştırırsan karışır, ayıramazsın…
Aslında bana farklı bir şey söylemesini beklemiyordum annemin…
Ama yine de niye tahammül etmem gerektiğini pek kavrayamıyordum. Ali, anneyle baba arasındaki sevgisizliği görüyor. Büyüyünce anlayacak O zaman niçin sevgi görmeden büyüsün? Neyden ne öğrenir? Ailede ne kapar?
Sevda’nın annesi bir ömrünü sabretmekle geçirirdi. Baba sürekli içer, hareketsiz yatar ve inler, anne ise sabah ezanıyla kalkar, ya inek sağmaya, ya domuzlara yem yapmaya, ya tarlada patates çapalamaya giderdi. Bir de köy işleri bitmezdi. Ev işleri zaten hep bir koşuşturmaca. Kışın, hayvana saman hazırlayıp, sobayı yakıp, aileye yemek yapıp, aç gözlü tavşanları doyurup belki biraz dinlenirdi Köyde iş hiç bitmezdi.
Evlenmemiş üç kız şehre kaçtı, bu “harika” köy hayatından kurtulmak için Gedikli oğlan, Sevda’nın erkek kardeşi, köyde kaldı. Ama o da zihin engelliydi. Sevda bunu hiç anlayamazdı. Nasıl olur da annesi, babasının bu halini bile bile dördüncü çocuğu doğurur? Sebebini sorduğunda sessizce yanıt alırdı:
Baban oğlan evlat isterdi. Kız zaten çoktu.
Anneyle baba, hayatları boyunca oğlanı gözlerinin önünden ayırmamıştı. Kardeş, anne-baba öldükten kısa süre sonra vefat etti. Altmış yaşına kadar yaşadı; kendine bakmayı bile öğrenmemişti.
Sevda bir süre düşünüp annesinin üzülmesini istemedi ve Tolga’nın yanına döndü. Sonra ikinci oğlu Mete dünyaya geldi.
Dürüst olayım, Sevda içten içe ikinci çocukla aile düzeninin oturmasını ummuştu. Ama büyük bir yanılgı içindeydi. Tolga, Mete’yi tamamen görmezden geldi. Çünkü çocuk, dedesine -yani alkoliğe- benziyordu.
Sevda içine attı, ağlamalarını yutkundu. Ama asla iki oğluna sahip olmanın pişmanlığını duymadı. Aralarındaki sevgisinin tamamını çocuklara verecekti, Tolgaya gram bırakmayacaktı. Hayatları böylece devam etti
Ali ile Mete genç adam olduklarında, her şey kontrolden çıktı. İçki, sigara, saygısızlık… Hatta baba ile oğullar, Sevdaya cephe aldı. Sevda, Ali ve Meteyi uslu oğullar olarak hayal ederdi ama işler beklediği gibi gitmedi.
Koca, oğullarıyla içkiye başladı. Aile göz göre göre dağılıyordu. Sevda için hayatın en zor dönemi buydu; ne yapsa da üç erkeğine söz geçiremiyordu.
Bir sabır taşı gibiydi en sonunda, eşyalarını topladı ve yaşlı anne-babasının yanına taşındı. Tabii ki kabul ettiler. Anne içini çekerek:
Sevda’m, senden yaşlı görünüyorsun. Kader seni epey hırpalamış. Şu erkeklerin hali ne olacak, bilmem
Sevda, annesinin engelli erkek kardeşiyle gereğinden fazla ilgilenmesine kızardı:
Anneciğim, niye bu kadar titizsin onun üstüne? Biraz sert ol, yoksa başına çıkar!
Anne hemen sahiplenirdi:
O da benim oğlum. Kafasında pek bir şey yok, düşünemiyor. Ama o da bizim kanımız. Soydan soy atılmaz! Ölüm döşeğine kadar bakarım ona!
Sevda hiçbir zaman kardeşine ısınamamıştı, ama onun suçlu olmadığını bilirdi. Sürekli içen bir babanın sağlıklı çocuğu olmazdı ki zaten. Kendisiyle kardeşleri bu açıdan şanslıydı; babaları o zamanlar çok içki içmiyordu.
Yıl geçti, köye Mete geldi ve Tolganın öldüğünü söyledi: İçkiyle mahvolmuştu.
Sevda, tek damla göz yaşı dökmedi. İçini çekerek:
Zaten nereye varacaktı ki! İnsan kocaman umutlarla evlenir, sonunda bir arpa boyu yol alamaz. Allah rahmet eylesin…
Şehre dönünce yetişmiş oğullarıyla başı çok ağrıdı; kendine cici bir ev aldı. “Yaşlılığım huzurlu geçsin,” dedi hep içinden. Ali ile Mete ise babalarından kalan evde kaldılar.
Ali evlendi, bir oğlu oldu, ama bir yıl sonra eşiyle boşandı. Mete ile Ali bir gün feci şekilde kavga ettiler; Mete de annesinin yanına taşındı. Sebebi içkiydi; Ali dayanamayınca Meteyi dövüp evden kovmuştu. Mete ise annesine sığındı.
Zamanla Ali yeniden evlendi, ama beş yıl sonra yine yalnız kaldı. Eşi onu terk etti. Ali şöyle dedi:
Ben yine yanlış ata oynadım. Yüzüm gülmedi!
Üçüncü evliliğinde sevgi de vardı, tutku da Ama eşi, daha kırkında birdenbire öldü. Pıhtı atmıştı. Ölüm ansızın gelir, girip yer bulur Ali yas tuttu, annesine dönüp:
Yeter, anne! Evlilikten de boşanmaktan da yoruldum. Tek başıma yaşarım artık.
Sevda da sıkça Ali’nin evine temizlik, yemek için gitmeye başladı.
Mete bekâr kaldı, içkiyi bırakmadı. Bazen günlerce, haftalarca ortadan kaybolur halinde Sevda yetmiş beşinde hâlâ sokak sokak dolaşıp elinde Mete’nin fotoğrafıyla:
Oğlumu gören var mı?
Yerel halk alışmıştı artık, aylarca kaybolan Mete, bir gün yine sapasağlam ortaya çıkıyordu. Sevda onu yıkar, yamalar, kıyafetlerini temizler, ne sorsa Mete gevelerdi; ama Sevda için hayatta olması yeterdi.
Herkes biliyordu ki Metenin bir sevgilisi vardı, beraber geçirdikleri günler demlenmekle geçerdi. Kadın başka sevgili bulunca, Meteyi yine sokağa atardı.
Sevda ise oğlunu emekli maaşıyla geçindirmeye çalıştı, iş bulma çabaları hep boşa çıktı. Maaşı alınca Mete ortadan kaybolurdu, parasız dönünce “anne, besle oğlunu” derdi sadece.
Sevda annesini hep hatırlar oldu; onun da oğlu için çekmediği kalmamıştı. Anladı ki annesiyle kaderleri çok benzerdi. “Kan çekiyor işte, inkâr edemiyorsun.”
Yani, mutluluk herkese eşit bölüşülmüyor Uzun yıllar sonra Sevda, o aceleyle yapılan düğünün, söylenen o düğün şarkılarının hiçbir anlamı olmadığını anladı…




