Seçim
Meğerse Fikret evliymiş, hem de kökünden diye içini çekiyordu Sevda, Kadıköydeki parkta bir bankta oturmuş, cebindeki hastane sevk kâğıdını sımsıkı tutarken.
Yurttaki oda arkadaşları, bu yakışıklı, masmavi gözlü ve tertemiz tıraşlı esmerle beraber göründüğünde ona hep imrenirlerdi, nazik bir beyefendiyle çıktığına vurgu yapar, şansına gıpta ederlerdi. Halbuki imrenilecek bir şey yoktu.
Sevda ürperdi. Fikretin eşiyle ilk ve son yüzleşmesini hatırladı. Kadının fabrikadaki girişte yolunu kesip hakkındaki gerçekleri anlatmasını, unutması zor bir anıydı.
Selam! Adın Sevda değil mi? diye söze girdi kadın.
Siz kimsiniz? diyerek tedirgin oldu Sevda, karşısındaki uzun boylu, ince yapılı, küllü sarı saçlı kadının delici bakışlarından gerilerek.
Ben, Fikret Yılmazın karısı Nihal.
Ne?
İşittiğin gibi.
Bir yenisi daha dedi kadın sakinlikle. Dünyada sizinkilerden, başkasının mutluluğuna göz dikenlerden hiç eksik olmuyor.
Siz kendinize ne hakla bunu söylüyorsunuz?
Neyse bak, dedi Nihal, rakibini mahsuscuk bir edayla dirseğinden tutarak, asıl sen bunu nasıl yapabiliyorsun? Ben resmi eşiyim, seni kocamla gördüm, hâlâ bana racon kesiyorsun. Utanıp özür dilemen, yerin dibine geçmen gerekir. Ama görünen o ki öyle bir terbiyeden yoksunsun.
Böylelerini – göz ucuyla Sevdayı süzerek – çok gördüm ben, on parmak on ayak sayısına sığmaz. Evli adama kaptırmışsın aklını, utanmazlık bu.
Adam işte, avcı. Anlıyor musun? Sen onun için ufak bir maceraymışsın. Eğlenip unutacak. Onun yolundan çekil.
Bu arada, iki kızımız var, bak ailecek çekildiğimiz fotoğraf da bu. Nihal fotoğrafı çıkarıp şaşkına dönen Sevdaya uzattı. İşte! Aile saadetine kanıt. İki ay önce Antalyada çekildik…
Niye sustun?
Benden ne istiyorsunuz? Eşinizle kendiniz uğraşın.
Elbette uğraşırım! Fikret daha yeni burada işe başladı, maaşı iyi, şimdi bir de sen çıktın başımıza. Çabuk yakasını bırak. Hiçbir sözüne aldanma, boşanmak falan niyetinde yok. Zamanını boşuna harcama. Kaç yaşındasın, otuz?
Yirmi beş! dedi Sevda alınganlıkla.
Daha gençsin. Vaktin var. Evlenir, çocuklarını da yaparsın. Fikreti bize bırak.
Sevda artık daha fazla tahammül edemedi, çöken hayal kırıklığıyla ayakta zor durarak, bu kadının beklenmedik şekilde giriverdiği hayatından uzaklaşmak istedi. Kadının bir çırpıda yıktığı pembe dünyadan yavaş adımlarla uzaklaştı.
Hain diye mırıldanıyordu Sevda; boğazı düğümlenmişti, ama duygularını sokakta açık etmek istemedi. İş yerinde dedikodulardan da çekiniyordu.
O akşam, hiçbir şey olmamış gibi, elinde çiçeklerle Fikret geldi. Sevda ise şişmiş gözleriyle kapıyı yüzüne kapadı, adamın sonsuz aşkla ve zaten biz Nihalle yabancıyız, boşanacağım diye yeminler etmesine rağmen. Neye yarardı ki?
İki hafta boyunca Sevda kendine gelemedi, Fikretten ise bir daha haber çıkmadı. Karşılaşınca selam bile vermiyordu.
Talihsizlik yetmemiş gibi, sabah bulantıları ve baş dönmelerini ilk başta üzüntüsüne bağladı, fakat çok geçmeden Saf ve tutkulu aşklarının acı bir sonucu olduğunu anladı; Altı hafta dedi doktor, ağır bir hüküm gibi yankılandı.
Sevda yalnız bir anne olmak istemiyordu, dehşete kapıldı. Herkesin olup biteni bildiğini, kendisine kınayarak bakıldığını düşündü. Yanlış bir karar vermişti, sevdiği adama inandı ama aslında o adamı hiç tanımıyordu.
Fikret aile durumunu ondan gizlemişti. Ne yapabilirdi ki? İlk görüşmede kim pasaport ister ki? Alyansı parmağında yoktu, zaten her evli adam da takmaz.
Neden hiç şüphelenmemişti? Adam ilişkilerini iş yerinde gizli tutmalarını istemişti. Kandırıldı, ama bunu bilmek ona hiç de iyi gelmiyordu. Üstelik, Nihalin gelişinin ardından iş arkadaşları arasında fısıltı gazetesi de çalışmaya başlamıştı.
Hamileyim! dedi Sevda, öğle arası çaresizce eski sevgilisine yaklaştı.
Sana para veririm, ama hemen gereğini yap, deyiverdi adam kısaca.
Ertesi gün Fikret istifa etti, bir daha görünmedi.
Sevda bu işi geciktiremeyeceğini biliyordu. Doktorun tüm uyarılarına rağmen, elindeki hastane sevk kâğıdını alıp operasyon için çıktı.
İşte şimdi bankta oturuyor, kâğıdı sanki kaybolmasın diye avuçlarının içinde eziyor.
Acele mi ediyorsunuz? dedi takım elbiseli, büyük bordo krizantem buketiyle genç bir adam, Sevdanın yanına otururken.
Ne dediğini boş gözlerle sordu Sevda.
Saatiniz ileri gidiyor galiba, diye gülümsedi adam, Sevdanın kolundaki altın rengi saate işaret ederek.
Benim saatim hep on dakika ileridedir… Sürekli ayarlaya çalışırım ama faydasız. dedi Sevda, kayıtsızca başını çevirdi.
Hava bugün enfes, değil mi? Gerçekten şahane bir sonbahar günü. Annem tam da böyle güzel bir günde hayatta doğru seçim yaptığına inanır. Hep anlatır: En sevinçli kararımı şöyle bir güne borçluyum, hiç pişman olmadım diye.
Biliyor musunuz? Neşeli genç adam birden lafa daldı. Anam varya, bir tanedir. Şu bak! Başparmağını gösterdi. Ona minnettarım.
Ya baban? diye sordu Sevda, istemsizce.
Babayı hiç anlatmaz, ben de sormam. Görüyorum ki, ona dair anıları iyi değil…
Mülakat dönüşü geliyorum aslında. Düşünsene, on kişiden beni seçtiler, hem de özgeçmişim zayıf olmasına rağmen. Hayal gibi
Annem sayesinde kendime inancım arttı
İlk maaşımla ona deniz tatili alacağım, hayatında hiç deniz görmedi.
Siz görmüş müydünüz?
Hayır, dedi Sevda, delikanlının bordo kravatına takıldı gözü.
Mutlu genç adam bir iç ışıkla parlıyordu.
Annemin hediyesi, kravatını düzeltirken gözleriyle Sevdayı yokladı.
Belki lafa boğdum sizi, afedersiniz. Ama sevincimi paylaşmak istedim. Siz de çok üzgün görünüyorsunuz
Sizi sıktım mı? diye sordu.
Sevda sessizce başını salladı; hayır. Genç adamın varlığı tuhaf bir huzur vermişti. Karanlık düşüncelerini susturmuştu. Annesine duyduğu hayranlık da Sevdanın kalbinde saygı uyandırdı.
Ne güzel bir sevgi! diye geçirdi içinden, delikanlıyı dikkatle dinlerken, Ne şanslı annesi var Ah keşke benim de böyle bir oğlum olsaydı
Ben gideyim artık. Annem bekliyor, merak etmesin. dedi genç adam. Siz acele etmeyin!
Ne dediniz?
Saatinize.
Ha evet dedi, ilk kez hafifçe gülümsedi.
Genç adam birkaç dakika sonra gözden kayboldu. Sevda elindeki sevk kâğıdına baktı, korkuyla sıktığı o kâğıdı parça parça etti.
Sonra uzun süre oturdu, altın sarısı bir sonbahar gününde hafif bir rüzgarla dolan parkta, derin nefesler aldı.
O kısa karşılaşma ona hafiflik ve sıcaklık vermişti. Yalnız değildi. O kadın tek başına harika bir evlat yetiştirmiş, keşke o gencin adını sorsaydı, ama önemi yoktu artık…
Seçimini yapmıştı.
***
Yirmi üç yıl sonra
Anne, geç kaldım! dedi Baran, ayna karşısında, annesi dün alınan bordo kravatı iş görüşmesi için dikkatle bağlarken.
Bırak şunu ya.
Özgüvene destek için, Baran. Merak etme, seni mutlaka alacaklar. Tamam, budur! dedi Sevda, geri çekilip oğlunu seyrederek.
Heyecanlıyım anne, ya olmazsa?
Senin yerin orası, korkma. Sorulara net cevap ver, gülümsemeyi unutma. Karşı konulmazsın!
Peki, anne! Baran yanağından öptü annesini, hızla kapıdan çıktı.
Pencereden oğlunu uğurlayan Sevda, canının bir parçası, hayattaki en yakın varlığının, durağa keyifle yürüyüşünü izledi.
Birden içi sızladı, sanki geçmişten bir tokat geldi
Bir yerde, bunu daha önce yaşamış gibiydi
Yirmi üç yıl önce parkta tanıştığı o genç
Şimdi Baran da takım elbisesiyle ona öyle benziyordu ki
Yıllar sonra unuttuğu an gözlerinde canlandı. Bu nasıl mümkündü?
Belki de hayat, o gün gözlerinin önüne bakmasını, asla kaybetmemesi gerekeni görmesini sağladı; seçiminde ona yol gösterdi. O gençle niçin sohbet etmemişti, annesinin adını sormamıştı?
Ama artık bir önemi yok
Her şey harika oldu.
Akşam olduğunda Baran, elinde bordo krizantemlerden oluşan dev bir buketle geldi, iş görüşmesinin olumlu geçtiğini müjdeledi.
Ve annesine söz verdi: birlikte mutlaka denize gideceklerdi, çünkü o zamana dek Sevda hiç deniz görmemişti.
Şimdi sıra annesine bakmakta, onun için dağları aşmaya, ırmakları ters akıtmaya hazırdı. Sevdanın Baran gibi bir oğlu vardı işte.
Her zorlukta birbirine sarıldılar, her zaman birlikte güç buldular.
Sevda, asla anneliğine pişman olmadı. O gün doğru kararı verdiğine yürekten inanıyor.
Öyleyse, olması gereken buydu.
Bugün dönüp arkamıza bakınca, hayatın en ağır sancıları bile geçiyor. Aslolan, insanın kendine olan inancı ve doğru bildiği yoldan şaşmaması. Ben de oğlumun varlığı için, hayatımdaki her karara şükrediyorum.




