HAYAT, AY GİBİ: BİR DOLUNAY, BİR YARIM AY Evliliğimizin evren kadar sarsılmaz ve sonsuz olduğunu sanıyordum. Ne yazık ki… Eşimle İstanbul Tıp Fakültesi’nde öğrenciyken tanıştık, beşinci sınıfta evlendik. Kayınvalidem düğün hediyesi olarak bize Yugoslavya’ya (şimdiki Slovenya) tatil ve evimizin anahtarlarını verdi. Her şey böyle başladı… Üç odalı yeni evimize taşındık, kayınvalidemle kayınpederimiz hep yanımızdaydı. Her yıl Avrupa’yı beraber gezdik, hep mutlu ve genciydik. Ben iç hastalıkları uzmanı, eşim ise virologdu. Hayat çalışmaktan, sevmekten ve çocuklarımızdan ibaretti: Dani ve Savaş. Yıllar sonra, o dönemin hayatımda bir nehir gibi aktığını anladım. On yıl boyunca adeta lüks içinde yüzdüm. Her şey bir anda yıkıldı… Kapı çaldı. Açtım. Karşımda hüzünlü, genç, güzel bir kadın. -Kime bakmıştınız? dedim. -Ben Tanya. Size utanarak geldim, ama eşinizi çok seviyorum. O da beni seviyor. Bebeğimiz olacak, dedi. İçimden öfkem kabardı. Bir kutu uzattı: Altın bir yüzük. -Bunu ne yapayım? Eşimi satın mı alacaksınız? Dima satılık değil! dedim hışımla. -Tanya ağlamaya başladı. “Annem hep derdi: ‘Başkasının kocasına aşık olursan kendini mahvedersin!’ Ama Dima’sız yaşayamam! En azından bu yüzüğü alın, belki içim rahat eder!” Bir an içim burkuldu. Bir yabancı mutluluğumu çalıp gözyaşı döküyor, ben ona acıyorum! Kendime geldim, kutuyu geri verdim ve kapıyı kapattım. O andan itibaren hayatım yokuş aşağı yuvarlandı… Kayınvalidem telefonda Dima’nın ayrılacağını söyledi. Eşyalarını toplamaya geldi. Hâlâ inanamıyordum. -Sofiacığım, ne olursa olsun akrabayız. Dima ile Tanya sanki buzağa gibi: Nerede buluşsalar, orada kalırlar! Altı ay sonra Dima’nın ve Tanya’nın bir kızı oldu, duyduğuma göre önceki evliliğinden çocuğunu da evlat edindi. O zamana dek çocuklarını bir kez olsun görmedi. Yalnızca kayınvalidem aracılığıyla cüzi bir nafaka yolladı. 90’lı yıllar… Ben sinir kriziyle hastaneye yattım. Oğullarım kayınvalidemde kaldı. O onları çok sever, şımartırdı. Hastaneden çıkar çıkmaz yanlarına koştum. Ama oğullarım eve gelmek istemedi; “Babaannemiz bize iyi bakıyor” dediler. Kayınvalidem: -Sofiacığım, çocuklar bizde kalsın. Sen yakında evini de değiştireceksin, onlara göz kulak oluruz. Biz karar verdik, tek başına bu evi karşılayamazsın, tek odalı ev sana yeter, dedi. Yalnız başıma küçücük, bakımsız bir apartman dairesine geçtim. Oğullarımın yanına ancak bayramlarda gidebiliyordum. -Sofiacığım, geliştirip çocukların huzurunu bozma. Kendi hayatını kur, dedi kayınvalidem. Çocuklarımla aramdaki bağ kopmuştu. Hayatımdan tad alamıyordum. Annem derdi ki: “Hayat ay gibidir: bazen dolunay, bazen karanlık.” Bir şeylerin değişmesi gerektiğini biliyordum. Artık örnek kız olup yerlerde sürünmek istemiyordum. Sonuçta tıp fakültesini üstün başarıyla bitirmiştim! Bir gün iş gereği Fransa’daki bir kongreye gittim. Orada Sırp bir doktorla tanıştım: Jovan. Kelimeler gerekmiyordu… Deli gibi aşık olduk. On gün sonra döndüm. Bu rastlantı bana hayatı geri verdi. Sonra başka tanışmalar, ayrılıklar. Ciddi bir şey olmadı; sanki eski usul arkadaşlıklar gibiydi. Kayınvalidem beni görünce: -Sofya, çok güzelleşmişsin, tam bir bahar kadını oldun, dedi. Ama yalnızdım. Çocukluğumdan beri dostum olan Oya, Yunanistan’a yerleşmeden önce beni davet etti. -Yeter artık, Sofiacığım! Ben bir Yunan’la evleniyorum. Bizimkilerden sıkıldım artık. Normal bir hayat istiyorum, dedi Oya. -Ağlama, hayat başlıyor! Kırkta yeni bir hayat! -Bak Sofya, nişanlım Şükrü’yü sana bırakıyorum. Belki onu mutlu edersin! dedi gülerek. Derken ben de “el görülü” bir adam buldum. Şükrü kocam oldu. Tek kusuru vardı: İçkiye düşkündü. Ama aşk bu ya… Onsuz yaşayamam sanıyordum! Başladı rehabilitasyon merkezleri, ağlamalarım. Ama Şükrü bana dedi ki: -Sofyacığım, sen istiyorsun ayık olayım, ben istemiyorum. Ayrılmak hiç aklıma gelmedi, yalnızlıkla savaşıyordum. Tıpkı zamanında Tanya’nın Dima için savaşması gibi ben de Şükrü için savaştım yedi yıl… Şükrü sonunda duruldu. Morgda şoförlük yapıyor. Her gün gördüğü şeyler ona iyi geldi galiba. Artık sessiz, düşünceli ve en önemlisi ayık bir adam! Oya da arada geldiğinde şaşırıyor: -Şükrü içmiyor mu, inanamam! -Geri verilmez, değiş tokuş yok! diyorum gülerek. …Oğullarım büyüdü, otuzlarını geçti, evlenmek istemiyorlar. Çocukluklarında gördükleri arbedeler etkiledi herhâlde… …Eski kocamın sonuna gelirsek; ikinci eşi Tanya içkiye teslim oldu, kızları tek başına çocuk büyütüyor. Dima üçüncü kez, yanında çalışan bir hemşireyle evlendi. Evlenmeden önce oğullarımıza sordu: -Annenizle tekrar başlamak ister mi? Ben de dedim ki: Sadece keçiler sakız çiğnerken! Yani asla!

HAYAT AY GİBİ: BİR DOLUNAY, BİR EKSİLİR

Evliliğimizin sarsılmaz ve sonsuz olduğunu, gökyüzüne yazılmış gibi sandım yıllarca. Ama hayat bir yerinden çatlağını buluyor…

Eşimle, yani Ahmetle Cerrahpaşa Tıp Fakültesinde öğrenciyken tanıştık. Beşinci sınıfta nikah kıyıp dünya evine girdik. Kayınvalidem, düğün hediyesi olarak bize hem Slovenyaya (o zamanlar Yugoslavya) balayı bileti hem de yeni dairemin anahtarını verdi. Üstelik bu sadece bir başlangıçtı.

Evlilikle beraber, üç odalı yepyeni eve yerleştik. Kayınvalidem ve kayınpederim her konuda yanımızdaydı. Her yıl Ahmetin ailesi sayesinde Avrupada farklı ülkeleri gezdik. Gençtik, mutluyduk, önümüzde koca bir hayat vardı. Ahmet virolog, ben iç hastalıkları uzmanı olarak mesleğimizi icra ediyorduk. Çalış, tedavi et, sev İki oğlumuz dünyaya geldi: Alper ve Yekta.

Şimdi yıllar sonra bakınca, o zamanlar hayatımın coşkun ve bereketli bir nehir gibi aktığını görüyorum. On yıl boyunca adeta lüks içinde yaşadım. Ama bir gecede her şey altüst oldu.

Bir akşam kapı çaldı. Açtım, karşımda güzel yüzlü, ama üzgün bakışlı genç bir kadın duruyordu.

Buyurun, kimi aradınız? – dedim sakince.

Siz Süheyla mısınız? O zaman doğru geldim. İçeri girebilir miyim? – diyerek tedirgin bir şekilde baktı.

Merakıma yenik düştüm, Girin lütfen, dedim.

Kadın yakından bakınca hamile olduğunu fark ettim.

Süheyla Hanım, adım Yelda. Bunu itiraf etmek utanç verici ama eşinizi çok seviyorum. Ahmet de beni seviyor. Çocuğumuz olacak, – dedi bir çırpıda.

Hmm… Beklemiyordum. Başka diyeceğiniz var mı? – diyerek sinirlenmeye başladım.

Var, – Yelda montunun cebinden zarif bir kutu çıkardı. Lütfen, bu sizin. Kabul edin.

Kutuyu açtım, ince bir altın yüzüktü.

Bunun anlamı ne? Eşimi parayla mı elde edeceğinizi sanıyorsunuz? Ahmet satılık değil! Alın geri! – dedim ve kutuyu ona doğru ittim.

Süheyla Hanım, amacım sizi üzmek değil, çok suçluyum. Ne yapacağımı bilmiyorum. Biliyorum siz ve çocuklarınız acı çekeceksiniz. Annem hep derdi ki, Başkasının kocasını seversen yuvan dağılır. Ama Ahmetsiz yaşayamam. Yüzüğü alın lütfen! Belki biraz içim rahatlar! – Yelda gözlerinden yaşlar boşanarak konuştu.

Bir anlığına Yeldaya acıdım. Fakat, kendime üzülmem daha gerekirdi. Benim mutluluğumu çaldı, yine de ben ona acıyorum… Kendime gelip elindeki bedeli ona geri verdim ve rakibimi kapının önüne koydum. İşte o andan itibaren hayatım yokuş aşağı gitmeye başladı

Kayınvalidem arayıp Ahmetin eve dönmeyeceğini söyledi. Evimize geldi ve oğlunun tüm eşyalarını toplamamı rica etti. Şaşkınlıkla dolaptaki eşyaları gösterdim. O da kendi getirdiği valize hepsini tek tek yerleştirdi.

Süheylacığım, ne olursa olsun biz artık akrabayız. Ahmetle Yelda koyun gibi, nerede buluşurlarsa orada otlayacaklar! – diye rahatlatmaya çalıştı.

Altı ay sonra Ahmet ile Yeldanın bir kızları oldu. Hatta Ahmetin, Yeldanın ilk evliliğinden olan kızını da kendi evladı olarak kabul ettiğini duydum. Bu süreçte Ahmet çocuklarını bir gün bile aramadı. Kayınvalidem aracılığıyla, çocuklara sırf nafaka adı altında birkaç kuruş lira gönderdi. Doksanlı yılların başıydı.

Sinirlerim bozuldu, hastaneye yattım. Alper ile Yektaya kayınvalidem baktı. Çocuklarını sever, elinden geleni yapardı. Sağlığıma kavuşur kavuşmaz çocuklarımı almaya kayınvalidemin evine koştum. Fakat oğullarım anneleriyle gelmek istemedi; babaanne güzel yemekler yapıyor, kızmıyor ve tatlıya sınırlama getirmiyor diye direndiler. Karşılarına hiçbir şey koyamadım.

Kayınvalidem oğullarına sarılarak bana dedi ki:

Süheylacığım, çocuklar bir süre bizde kalsınlar, hem evini değiştirmen gerekecek, bu işler zordur, çocuklar gözden uzak kalmasın. Ahmet ile karar verdik, bu üç odalı evin masrafını tek başına kaldıramazsın. Sana bir oda yeter, değil mi?

Böylece damardan, yalnız başıma eve döndüm. Önce kocasız, şimdi de çocuklarımdan mahrum kalmıştım

Evi değiştirmek zorunda kaldım. Küçücük, bakımsız, bir odalı bir eve yerleştim. Eski püskü duvar kâğıtları, köhne sıhhi tesisat, cilası gitmiş tahta zeminler… Oğullarım babaannelerinin evinde kalmaya devam etti. Ben sadece büyük bayram ve özel günlerde onları ziyaret edebiliyordum.

Süheylacığım, varlığın çocukların huzurunu bozmasın. Sen de hayatını kur, – dedi kayınvalidem her defasında.

Çocuklarım giderek benden uzaklaştı, aramızdaki bağ yıllarca koptu. Kalbim o yıllar boyunca tuz buzdu. Hayattan tat alamaz oldum.

Rahmetli anneannem hep derdi ki, Hayat ay gibi; bir dolunay, bir hilal. Bu böyle gitmemeliydi, yoksa delirecektim. Bir çılgınlık yapmayı istedim. Artık herkesin üstüne bastığı efendi kızı olmak bıktırmıştı. Sonuçta, tıp fakültesini üstün başarıyla bitirmiştim.

Bir kongre için iş yoluyla Fransaya gönderildim. Orada genç bir doktorla tanıştım: Boşnak bir hekimdi, adı Emir. Hâlâ nasıl anlaştığımızı bilmiyorum, ama kelimelere bile ihtiyacımız yoktu. Delicesine bir aşk yaşadık.

Konferans on gün sürdü ve dönmem gerekti. Dönmek hiç istemedim. Emirle yaşadığım o kısa serüven bana yeniden can verdi. Hayata döndüm adeta. Sonrasında birkaç gönül ilişkisi ve ayrılık yaşadım; hepsi kısa, sıcak dokunuşlar kadar sürdü.

Kayınvalidem bir gün, Süheyla, güzelleştin, bahar dalı gibi oldun! dedi.

Ama yine de yalnızdım. En yakın arkadaşım Nevin, Yunanistana kesin olarak taşınmaya karar verdiğinde, vedalaşmak için beni davet etti. Nevin hiç evlenmemişti, çocuğu da yoktu.

Süheylacığım, bir Yunanla evleniyorum. Bizim buradakilerle uğraşmaktan bıktım. Artık kadın gibi yaşamak istiyorum, – dedi gözleri dolarak.

Ne ağlıyorsun? Yeni başladın hayata! Kırkından sonra her şey yeni başlar, – dedim şaşkınlıkla.

Bak Süheyla! Şu benim eski sevgili Alperi sana bırakıyorum. Belki sen onu mutlu edersin. İstersen al, benim için kıymeti kalmadı! – dedi şakayla karışık.

Eh, geldiysen buyur, diyerek Alperi, başı boş kalmış adamı, hayatıma aldım.

Alper, yani yeni eşim Bir tek kusuru vardı; ama bu kusuru diğer tüm erdemlerini gölgeliyordu. İçkiyi bırakmak bilmezdi. Atalarımız ne güzel demiş, Güzel kürk, ama içinde kuş yok! Fakat, aşk işte, insana türlü oyunlar oynatıyor. Onsuz bir an bile düşünemez oldum. Böylece başladı mücadelem

Bağımlılık kliniğine yatırdım, rehabilitasyon merkezlerine götürdüm, gözyaşları döktüm. Hiçbiri fayda etmedi. Yanından hiç ayrılmadım fakat o bana:

Süheyla, ben içmek istemiyorum ki, bırakmamı sen istiyorsun, diyordu.

Bir gün bile ayrılmayı düşünmedim! Azımsanacak yalnızlıktan bıkmıştım. Belki de, tıpkı Yeldanın kolayca benden aldığı gibi, ben de bu adamı hayatımdan çıkarmamaya çalıştım. Yedi yıl böyle geçti…

Alper sonunda durdu. Bir morgda şoför olarak çalışmaya başladı. Her gün gördükleri ona fazlasıyla yeterli geldi sanırım. Ben ise mutluyum! Kulağa tuhaf gelebilir ama sonunda düzgün bir kocam var! Sessiz, düşünceli ve hepsinden önemlisi, ayık eve geliyor!

Nevin arada bir Giritten ziyarete gelir, inanamaz:

Alper içkiyi bıraktı mı? İnanamıyorum!

Ben de gülerek:

İade yok, değişim yok! diyorum.

Zaman geçti, oğullarım büyüdü. Otuzunu geçtiler, bekârlar. Çocukluklarında yaşadıkları olaylardan sonra evlilikten soğudular. Ara sıra denediler ama olmadı. Sanırım torun görme hayalim başka bahara kaldı.

Eski eşime gelince… İkinci eşi Yelda, alkol yüzünden perişan oldu. Ortak kızları şimdi kendi çocuğunu tek başına büyütüyor. Ahmet ise üçüncü kez, yanında çalışan bir hemşireyle evlendi. Bu evlilikten önce gelip oğullarına:

Annenizle yeni bir başlangıç yapmak istemez miydi? diye sordu.

Ben ise cevabı kısa kestim: O iş, deveye hendek atlatmaktan zor! Yani, asla!

Hayat Bazen dolunay kadar parlak, bazen hilal kadar silik. Ama her şeye rağmen devam ediyor.

Rate article
Lifequest
HAYAT, AY GİBİ: BİR DOLUNAY, BİR YARIM AY Evliliğimizin evren kadar sarsılmaz ve sonsuz olduğunu sanıyordum. Ne yazık ki… Eşimle İstanbul Tıp Fakültesi’nde öğrenciyken tanıştık, beşinci sınıfta evlendik. Kayınvalidem düğün hediyesi olarak bize Yugoslavya’ya (şimdiki Slovenya) tatil ve evimizin anahtarlarını verdi. Her şey böyle başladı… Üç odalı yeni evimize taşındık, kayınvalidemle kayınpederimiz hep yanımızdaydı. Her yıl Avrupa’yı beraber gezdik, hep mutlu ve genciydik. Ben iç hastalıkları uzmanı, eşim ise virologdu. Hayat çalışmaktan, sevmekten ve çocuklarımızdan ibaretti: Dani ve Savaş. Yıllar sonra, o dönemin hayatımda bir nehir gibi aktığını anladım. On yıl boyunca adeta lüks içinde yüzdüm. Her şey bir anda yıkıldı… Kapı çaldı. Açtım. Karşımda hüzünlü, genç, güzel bir kadın. -Kime bakmıştınız? dedim. -Ben Tanya. Size utanarak geldim, ama eşinizi çok seviyorum. O da beni seviyor. Bebeğimiz olacak, dedi. İçimden öfkem kabardı. Bir kutu uzattı: Altın bir yüzük. -Bunu ne yapayım? Eşimi satın mı alacaksınız? Dima satılık değil! dedim hışımla. -Tanya ağlamaya başladı. “Annem hep derdi: ‘Başkasının kocasına aşık olursan kendini mahvedersin!’ Ama Dima’sız yaşayamam! En azından bu yüzüğü alın, belki içim rahat eder!” Bir an içim burkuldu. Bir yabancı mutluluğumu çalıp gözyaşı döküyor, ben ona acıyorum! Kendime geldim, kutuyu geri verdim ve kapıyı kapattım. O andan itibaren hayatım yokuş aşağı yuvarlandı… Kayınvalidem telefonda Dima’nın ayrılacağını söyledi. Eşyalarını toplamaya geldi. Hâlâ inanamıyordum. -Sofiacığım, ne olursa olsun akrabayız. Dima ile Tanya sanki buzağa gibi: Nerede buluşsalar, orada kalırlar! Altı ay sonra Dima’nın ve Tanya’nın bir kızı oldu, duyduğuma göre önceki evliliğinden çocuğunu da evlat edindi. O zamana dek çocuklarını bir kez olsun görmedi. Yalnızca kayınvalidem aracılığıyla cüzi bir nafaka yolladı. 90’lı yıllar… Ben sinir kriziyle hastaneye yattım. Oğullarım kayınvalidemde kaldı. O onları çok sever, şımartırdı. Hastaneden çıkar çıkmaz yanlarına koştum. Ama oğullarım eve gelmek istemedi; “Babaannemiz bize iyi bakıyor” dediler. Kayınvalidem: -Sofiacığım, çocuklar bizde kalsın. Sen yakında evini de değiştireceksin, onlara göz kulak oluruz. Biz karar verdik, tek başına bu evi karşılayamazsın, tek odalı ev sana yeter, dedi. Yalnız başıma küçücük, bakımsız bir apartman dairesine geçtim. Oğullarımın yanına ancak bayramlarda gidebiliyordum. -Sofiacığım, geliştirip çocukların huzurunu bozma. Kendi hayatını kur, dedi kayınvalidem. Çocuklarımla aramdaki bağ kopmuştu. Hayatımdan tad alamıyordum. Annem derdi ki: “Hayat ay gibidir: bazen dolunay, bazen karanlık.” Bir şeylerin değişmesi gerektiğini biliyordum. Artık örnek kız olup yerlerde sürünmek istemiyordum. Sonuçta tıp fakültesini üstün başarıyla bitirmiştim! Bir gün iş gereği Fransa’daki bir kongreye gittim. Orada Sırp bir doktorla tanıştım: Jovan. Kelimeler gerekmiyordu… Deli gibi aşık olduk. On gün sonra döndüm. Bu rastlantı bana hayatı geri verdi. Sonra başka tanışmalar, ayrılıklar. Ciddi bir şey olmadı; sanki eski usul arkadaşlıklar gibiydi. Kayınvalidem beni görünce: -Sofya, çok güzelleşmişsin, tam bir bahar kadını oldun, dedi. Ama yalnızdım. Çocukluğumdan beri dostum olan Oya, Yunanistan’a yerleşmeden önce beni davet etti. -Yeter artık, Sofiacığım! Ben bir Yunan’la evleniyorum. Bizimkilerden sıkıldım artık. Normal bir hayat istiyorum, dedi Oya. -Ağlama, hayat başlıyor! Kırkta yeni bir hayat! -Bak Sofya, nişanlım Şükrü’yü sana bırakıyorum. Belki onu mutlu edersin! dedi gülerek. Derken ben de “el görülü” bir adam buldum. Şükrü kocam oldu. Tek kusuru vardı: İçkiye düşkündü. Ama aşk bu ya… Onsuz yaşayamam sanıyordum! Başladı rehabilitasyon merkezleri, ağlamalarım. Ama Şükrü bana dedi ki: -Sofyacığım, sen istiyorsun ayık olayım, ben istemiyorum. Ayrılmak hiç aklıma gelmedi, yalnızlıkla savaşıyordum. Tıpkı zamanında Tanya’nın Dima için savaşması gibi ben de Şükrü için savaştım yedi yıl… Şükrü sonunda duruldu. Morgda şoförlük yapıyor. Her gün gördüğü şeyler ona iyi geldi galiba. Artık sessiz, düşünceli ve en önemlisi ayık bir adam! Oya da arada geldiğinde şaşırıyor: -Şükrü içmiyor mu, inanamam! -Geri verilmez, değiş tokuş yok! diyorum gülerek. …Oğullarım büyüdü, otuzlarını geçti, evlenmek istemiyorlar. Çocukluklarında gördükleri arbedeler etkiledi herhâlde… …Eski kocamın sonuna gelirsek; ikinci eşi Tanya içkiye teslim oldu, kızları tek başına çocuk büyütüyor. Dima üçüncü kez, yanında çalışan bir hemşireyle evlendi. Evlenmeden önce oğullarımıza sordu: -Annenizle tekrar başlamak ister mi? Ben de dedim ki: Sadece keçiler sakız çiğnerken! Yani asla!