Çocukları düğüne getirmemenizi söylemiştim!
Balo salonunun kapısı ağır ağır açılıyor, içeriden sıcak, sarı ışık fuayeye yayılıyor. Gelinliğimle, eteğimi hafifçe tutarak, ellerimin titremesini gizlemeye çalışarak kapıda bekliyorum. Müzik alçak ve huzurlu bir şekilde çalıyor, misafirler gülümsüyor, garsonlar kadehlere şampanya dolduruyor Her şey, Alple hayalini kurduğumuz gibi ilerliyor.
Neredeyse.
Salona girmeden önce derin bir nefes almaya çalışırken, dışarıda birdenbire fren sesleri yankılanıyor. Cam kapıdan bakınca eski model, gümüş renkli bir minibüsün merdivene yanaştığını görüyorum. Kapı açılır açılmaz gürültülü bir ekip dışarı fırlıyor: Yenge Hatice, kızı ve damadı Ve arabadan koşa koşa inip arabayı anında turlamaya başlayan beş tane çocuk.
İçim buz kesiyor.
Lütfen olmasın bu, diye fısıldıyorum.
Alp hemen yanıma geliyor.
Geldiler mi? diye soruyor, gözleri aynı noktada.
Geldiler. Hem de çocuklarla.
Misafirlerin olduğu salona girmeye hazırlanırken, sanki bir tiyatroda aniden repliğini unutan iki oyuncu gibi donup kalıyoruz.
İşte o anda fark ediyorum: Eğer şimdi kendimi kaybedersem, tüm gün mahvolacak.
Ama şu anlamsızlığa nasıl geldiğimizi anlamak için birkaç hafta öncesine gitmek gerekiyor.
Alple düğünü planlamaya başladığımızda kararımız kesindi: Düğünümüz sade, samimi ve huzurlu olacaktı. Toplamda kırk kişi, canlı caz, loş ışık, sıcak bir ortam Ve çocuk yok.
Çocukları sevmediğimiz için değil, sadece bir günümüzü koşuşturmasız, çığlıksız, masa altından geçen çocuklarsız geçirmek istediğimizden tercih ettik.
Tüm arkadaşlarımız ve ailelerimiz bu kurala anlayışla yaklaştı. Alpin anne ve babası biraz şaşırdı ama kısa sürede kabullendi.
Ama uzak akrabalarda işler değişti
İlk arayan, sesi mahalleye yankılanan Yenge Hatice oluyor.
Ela! diyor, doğrudan konuya girerek, Düğüne çocuk kabul etmiyormuşsunuz? Şaka mı bu?
Evet, Hatice Abla, diye sakince cevaplıyorum. Biz huzurlu bir akşam arzu ediyoruz, büyükler rahatlasın istiyoruz.
Çocuklardan mı rahatlayacaksınız yani?! Biz ailece her yere birlikte gideriz! diye bağırıyor, sanki ülkedeki tüm çocukları düğünden yasaklıyormuşum gibi.
Bu bizim günümüz ve kimseyi zorla getirmiyoruz. Kural böyle, diyorum kararlı bir şekilde.
Telefonun ucunda uzun, soğuk bir sessizlik oluyor.
Pekala Biz de gelmeyiz, diyor ve kapatıyor.
Telefon elimde, yanlışlıkla bir felaket düğmesine basmışım gibi hissediyorum.
Üç gün sonra Alp eve moralsiz geliyor.
Ela, biraz konuşabilir miyiz? diyor ceketini çıkarırken.
Bir şey mi oldu?
Neslihan ağladı; Bu aile için rezalet diyor. Çocuklarıma kapılarınızı kapatıyorsunuz gibi anladı. O gelmeyecekmiş, eşi ve annesi babası da öyle.
Beş kişi eksik mi?
Sekiz. Aile geleneğimiz bozuldu diye düşünüyorlar, diyor Alp, yorgun bir ifadeyle koltuğa oturuyor.
Ben ise sinirle gülüyorum.
Ne geleneği, masa altından geçen, garsonun tepsini deviren çocuk mu?
Alp de tebessüm ediyor.
Bunu sakın söyleme, zaten gerilmiş durumdalar.
Ama bu baskı burada bitmiyor.
Bir hafta sonra ailesi ile akşam yemeğindeyiz. Orada ise başka bir sürprizle karşılaşıyorum.
Alpin büyükannesi normalde hiçbir şeye karışmayan, sakin Sabahat Hanım aniden söz alıyor.
Çocuklar nimettir, diyor buruk bir sesle, Olmadan düğün eksik.
Daha ben cevap vermeden Alpin annesi müdahale ediyor:
Anne, yeter artık. Sen de her düğünde gürültüden şikâyet edersin. Kaç kez masa altında çocuk topladık birlikte?
Ama aile bütün olmalı!
Aile, evlenenlerin kararına saygı duymalı, diyor annesi gayet sakin bir tonda.
Neredeyse alkışlayacağım. Ama Sabahat Hanım başını sallıyor:
Bence yine de yanlış bu.
O anda anlıyorum: Büyük bir aile draması çıkmak üzere; biz de Alple başroldeyiz, tahtı savunmaya çalışan sultan ve sultan kadını gibi.
Asıl şok birkaç gün sonra geliyor.
Telefon çalıyor, ekranda Alpin amcası Kemalin ismi. En sakin, en olaylara karışmayan aile üyesi.
Elacığım, merhaba, diye yumuşak bir sesle başlıyor, Şey Oyayla düşündük Çocuklar niye gelemiyor? Sonuçta hep beraber geliriz düğünlere.
Kemal Bey, diye iç çekiyorum, Biz huzurlu bir akşam istiyoruz. Kimseyi istemeyene zorlayacak değiliz
Evet, evet, anladım. Ama Oya diyor ki, çocuklar gelemezse kendisi de gelmeyecekmiş. Ben de öyle.
Gözlerimi kapatıyorum, iki kişi daha eksildi.
O dakikaya kadar davetli listesi neredeyse yüzde kırk azalmış durumda.
Alp yanımda oturup omzuma sarılıyor.
Emin ol, doğru yapıyoruz, diyor yavaşça. Yoksa bu düğün bizim olmayacak.
Ama baskı sürüp gidiyor.
Bir yandan Sabahat Hanım arkasından laf çaktırıyor: Çocuğun gülüşü olmadan düğün kupkuru olur.
Bir yandan Neslihan aile grubuna dramatik bir mesaj bırakıyor: Bazıları bayramda çocuk istemiyor diye üzgünüm
Ve sonunda düğün günü geliyor.
Minibüs merdivenin önüne yanaşıyor. Çocuklar inip taşlara öyle bir basıyor ki sanki tören yürüyüşü provasına gelmişler. Hatice Abla hemen arkasından iniyor, örtüsünü düzeltiyor.
Delireceğim! diye fısıldıyorum.
Alp elimi sıkıyor.
Sakin ol. Halletiriz şimdi, diyor.
Karşılamaya ilerliyoruz.
Hatice Abla çoktan tepeye çıkmış, kollarını iki yana açıyor:
Selam, gençler! Geç kaldık, ama sonunda geldik işte! Sonuçta aileyiz. Çocuklara da bakacak kimse yoktu, ama inanın çok uslu olacaklar. Biraz takılıp hemen ayrılırız.
Uslu mu? diye Alp hayretle bakıyor, çocuklar ise çoktan gelinlik kemerine bakıp içeri girmeye çalışıyor.
Derin bir nefes alıp,
Hatice Abla, biz çocuk getirilmemesini önceden konuşmuştuk, diyorum gayet net ve kararlı. Bunu da iletmiştik.
Ama düğün bu demeye yelteniyor ki
O anda Sabahat Hanım müdahale ediyor:
Biz sizi tebrik etmeye geldik, diyor. Ama çocuk da ailenin parçasıdır, dışlanmamalı.
Sabahat Hanım, diyerek yumuşakça söze giriyorum, Geldiğiniz için çok mutluyuz. Ama bu bizim seçimimizdi. Kararımıza saygı duyulmazsa
Cümlemi tamamlayamadan Alpin annesi sertçe kapıdan çıkıyor:
Anne! Yeter artık, gençlerin gününe gölge düşürme. Büyükler eğlenir, çocuklar evde kalır. Hadi içeri.
Sabahat Hanım şaşırıyor. Hatice Abla donuyor. Çocuklar bile birden sustu; galiba ortamın değiştiğini hissettiler.
Hatice Abla burnunu çekiyor.
Peki Kırmak istemedik. Yalnız öyle düşündük diye
Gitmeniz gerekmiyor, ama çocuklar eve dönmeli, diyorum, nazikçe.
Neslihan gözlerini devirdi, eşi iç çekti. İki dakika gergin bekleyiş… Sonra hepsi sessizce çocukları arabaya götürüp, Neslihanın eşi arabayı sürüp çocukları eve bırakıyor; yetişkinler ise düğünde kalıyor.
İlk kez, kendi istekleriyle.
Salona girdiğimizde, mum ışığında caz müziği, gülüşmeler, şık tabaklar Her şey hayal ettiğimiz gibi. Dostlarımıza yer açılıyor, garsonlar şampanya servisi yapıyor.
Ve işte o an, içimde bir huzur oluşuyor: Doğru olanı yaptık.
Alp bana eğiliyor:
Ne dersin karıcığım Kazandık galiba.
Sanırım, evet, diye gülümsüyorum.
Gece harika geçiyor. İlk dansımızı çocukların ayaklarımızın altından kaçıp geçen adımlarıyla değil, huzurla yapıyoruz. Kimse bağırmıyor, pastalar yere düşmüyor, telefondan çizgi film sesi yükselmiyor. Misafirler muhabbet ediyor, gülüyor, müzikle keyifleniyor.
Bir süre sonra Sabahat Hanım yanımıza geliyor.
Elacığım, Alp Haksızdım galiba. Bu gece çok güzel. Sessiz, rahat
Içtenlikle gülümsüyorum.
Teşekkürler, Sabahat Hanım.
Biz yaşlılar, alışkanlıklarımıza sıkı tutunuyoruz. Fakat sizinki doğruymuş, diyor.
Bu sözler, akşam ki tüm kutlama sözlerinden daha anlamlı geliyor bana.
Gecenin sonunda, elinde kadehiyle yanımıza Hatice Abla yanaşıyor.
Ela Biraz fazla tepki gösterdim galiba. Hep birlikte alışmışız ama Bugün çok güzeldi, olgunca, dinlendirici.
Geldiğiniz için teşekkür ederim, diyorum samimiyetle.
Çocuklarla nadiren nefes alabiliyoruz. Şimdi kendimi insan gibi hissettim, diyor. Keşke daha önce aklıma gelseydi.
Sarılıyoruz. Haftalardır birikmiş tüm o gerginlik çözülüyor.
Gece bittiğinde, Alp ceketini çıkarıp omzuma atıyor, ikimiz sokakta yavaşça yürüyoruz, sokak lambaları altında.
Ne dersin bizim düğün hakkında? diyor gülerek.
Şahaneydi, diyorum. Çünkü bizimdi.
Ve kendi düğünümüzü savunduk.
Başımı sallıyorum.
Evet, en önemlisi buydu.
Aile önemli, gelenekler de kıymetli. Ama sınır koymaya ve bireysel tercihe saygı duymak da bir o kadar kıymetli. Eğer yeni evlenenler çocuksuz derse, bu bir kapris değil, haklarıdır.
Ve gördüğüm gibi, inatçı aile düzenleri bile, durumu net anlatınca değişebiliyor.
Herkes için ama en çok bizim için bu düğün büyük bir ders oldu:
Bazen kutlamayı korumak için hayır demeyi bilmek gerekir.
Ve bazen, gerçek mutluluğu getiren de işte o kararlı hayırdır.




