– Ne demek, oğlumun çocuğuyla ilgilenmeyeceksin! dedi kayınvalidem, sesini alçaltmadan.
– Öncelikle, İsmaille arama mesafe koyduğum yok. Unutmayın ki, bu evde akşam işten döndükten sonra, düzgün bir eş ve anne gibi ikinci mesaiye başlıyorum; yemek yapıyorum, çamaşır yıkıyorum, temizlik yapıyorum. Yardım etmekten, fikir vermekten kaçmam, ama tüm ebeveynlik yükünü tamamen üzerime almak niyetinde değilim.
– Nasıl yani, üstlenmeyeceksin? Bu ne iki yüzlülük? atıldı kayınvalidem. Tam o anda okuldan arkadaşım Sevdanın sesi kulağımda çınladı; eski mezun buluşmasında yine uslanmamıştı dedikodu yapmadan.
Ama eski günler geride kaldı. Artık cevapsız kalacak değilim. Ağzı laf yapan Sevdayı yerine oturttum.
– Senin geçim sıkıntısı yaşaman, herkesin aynı durumda olduğu anlamına gelmez – dedim omuz silkerek. Babamdan İstanbulda iki daire kaldı bana. Birinde biz oturuyorduk, annemle babam boşandıktan sonra bana geçti. Diğerini de babaannemle dedem önce babama, sonra bana bıraktılar.
Kira gelirinin buralardan olmadığını tahmin edersin; hem hayatımı idame ettiriyorum, hem de kendime güzel şeyler alabiliyorum. Yani sırf para için herhangi bir işe girmeye mecbur değilim.
Sen de bu yüzden doktorluktan satış elemanlığına geçmedin mi?
Bu, Sevdanın sırrıydı. Ben kimseye söylemeyeceğime dair söz vermiştim.
Ama Sevda millete saf lafını ulu orta söyleyebiliyorsa, demek ki gizlilik gibi bir hassasiyete sahip değil. Cevabı duyunca yüzü kıpkırmızı oldu.
– Satıcı mı oldun, cidden mi? dedi içimizden biri.
– Susacaktın! diye kızdı Sevda, ardından çantasını toplayıp burnunu çekerek gözyaşlarını tutmaya çalıştı ve buluşma mekânından çıktı.
– İyi oldu dedi Baran sessizliğin ardından.
– Aynen öyle. Yeter artık, kim çağırdıysa yanlış yapmış, dedi Zeynep.
– Herkesi ben davet ettim, diye özür diledi Şule, eski sınıf başkanımız. Okulda bile sevimsizdi, değişmiştir sandım. Demek ki yanılmışım.
– Ama demek ki değişmiyor, dedim gülerek. Herkes gülmeye başladı.
Sonra bana dönüp işimi sormaya başladılar. Bu sefer meraktan soruyorlardı, alay ya da yargı içermiyordu.
Çünkü mesleğim çok bilinmeyen ve yanlış anlaşılan bir alan; çocuk gelişimiyle ilgili. Sorularına, efsanelerin yanlış olduğuna dair örneklerle cevap verdim.
– Anlamsızsa neden tedaviyle uğraşıyorsun ki? dedi içlerinden biri.
– Kim demiş ki anlamsız? Bak mesela beş yaşında bir oğlumuz var; doğumda oksijensiz kalmış, gelişiminde gecikme olmuş. Şimdiki durumda iyi gidiyor, konuşmayı üç yaşında söktü. Ailesiyle beraber devamlı uğraşıyoruz; logopediye, nöroloğa gidiyorlar.
Şansı açık; ilkokula normal sınıfta başlayacak büyük ihtimalle ve geleceğinde de ciddi sorun yaşamayacak.
Eğer ebeveynleri ilgilenmeseydi, bambaşka olurdu.
– Yani paraya ihtiyacın yok, o yüzden topluma faydalı iş seçtin özetledi Erdem.
Konuşmanın devamında arkadaşların ailelerinden, işlerinden söz edildi.
O anda biri beni izliyor sandım, tuhaf hissettim ama dönüp bakınca kimsenin dikkatini çekmediğimi anladım ve unutup sohbete daldım.
Mezunlar buluşmasından bir hafta geçmişti.
Sabah işe gitmek için apartmanın otoparkında arabama yaklaşınca, başka bir araba benimkini kilitlemişti. Plaka üzerindeki numarayı aradım, karşıdaki adam bin bir özür diledi hemen arabayı çekeceğini söyledi.
– Kusura bakmayın, dedi güleryüzlü bir genç. İşim vardı, başka park yeri bulamadım. Bu arada, adım Mehmet.
– Ben de Asuman, dedim. Samimi tavrı, giyimi, parfümüyle Mehmet bana çok sıcak geldi ve gönül rahatlığıyla onunla buluşmaya razı oldum.
Sonra bir kez daha, derken üç ay geçtikten sonra hayatımı artık Mehmetsiz düşünemez hale geldim.
Özellikle hem annesi hem de ilk evliliğinden olan oğlu İsmail beni içtenlikle kabul edince bu ilişki bana çok iyi geldi. İsmailin özel durumu vardı ama mesleki tecrübem sayesinde kısa sürede güzel bir ilişki kurduk. Mehmete de bazı uzman psikolojik yaklaşımlar öğrettim, oğluyla daha güçlü bağ kurmasına yardımcı oldum.
İlk yıl sonunda taşınmaya karar verdik. Ben de eşyalarımı alıp Mehmet ile İsmailin evine, Kadıköydeki dairelerine yerleştim. Kendi küçük dairemi ise yine İstanbuldaki gibi emlakçı aracılığıyla kiraya verdim.
O günlerde ufak ufak sıkıntılar baş göstermeye başlamıştı. Başta minik rica ve istekler geliyordu; İsmailin üstünü değiştirir misin?, Bir yarım saat İsmaille kalır mısın, markete gideceğim.
Buna itirazım yoktu, çünkü İsmaille aram çok iyiydi, zamanım vardı. Ama istekler giderek artmaya başladı.
Sonra bir gün, bu konuda Mehmetle açık konuşmak zorunda kaldım. İsmailin annesi ben değilim, elbette destek olurum ama asıl sorumluluk onun babasında.
Beni yardım edebileceğim kadar katarım bu sürece dedim, çünkü zaten mesleğim gereği özel çocuklarla uzun süre çalışıyorum ve evde fazlasını üstlenmek istemiyorum.
Mehmet bunu anladı sandım. Ama düğüne iki hafta kala, Mehmetle annesi bir akşam oturup İsmailin rehabilitasyon programını benim dinlememi sağlayacak şekilde konuşmaya başladılar.
Sanki özellikle benim üstüme yüklenmesi için cümlelerini seçiyorlardı.
– Bir dakika, sevgili dostlar, dedim lafı kısa kesip. Mehmet, seninle aramızda açık bir anlaşma var: Oğlunla ilgilenmek, asıl senin görevin.
Ben de anneme temizlik için seni yollamıyorum, badana boya da yaptırmıyorum; kendi işimi kendim görüyorum.
– Seninkisiyle kıyaslanmaz, dedi kayınvalidem. Anne büyüktür, kendi evinde yaşar, çocuk çocuktur. Evlendikten sonra da İsmaili aynı şekilde başından atacak mısın yani, haberin olsun!
– Bir kere, ben İsmailden kaçmıyorum, dedim sesimi yükseltmeden. Bu evde işten geldikten sonra yemek, çamaşır, temizlikle ben ilgileniyorum. Artı bir de İsmailin tüm rehabilitasyonunu bana yüklemeye kalkmayın. Bu çocuk senin, Mehmet. Sorumluluk sende.
Ben başından beri her konuda samimiyet ve yardım sözü verdim. Ama tam ebeveynlik görevi almak zorunda değilim.
– Nasıl yani, reddediyorsan demek ki iki yüzlüsün! Arkadaşlarına mesleğinle ne havalı anlatıyorsun sonra gerçek hayatta çocuğa sahip çıkamıyorsun! dedi kayınvalidem.
– Ne diyorsunuz siz? dedim önce. Sonra birden kafamda jeton düştü. Kayınvalidem, mezunlar buluşmasındaki restoranda bulaşıkçılık yapıyordu. Her şeyi bertaraf ettim.
– Meğer işi gücü beni gözlemekmiş! Çocuğu bana itelemeye çalışıyorsunuz!
– Sence ben gerçekten böyle biriyle birlikte olmaktan keyif mi alıyorum? dayanamayıp ağzından kaçırdı Mehmet. İsmail ve senin mesleğin olmasa, dönüp bakmazdım bile
– O zaman, dedim yüzük parmağımdaki nişan yüzüğünü çıkartıp önüne fırlatırken, bundan sonra hiç bakma!
– Pişman olacaksın! tehdit etti ikisi birden. Normal bir adam, işsiz güçsüz, geleceği olmayan, parasız kadını istemez!
– İki dairem var İstanbulda, paradan yana sıkıntım yok dedim, dedim yüzlerine bile bakmadan.
Suratlarının aldığı hâli görünce içten içe bir rahatladım. Odayı toplarken içim huzurluydu.
Hemen ardından barış girişimleri, tatlı dille düzeleceğine dair yeminler geldi. Asuman, bundan sonra hep ben ilgileneceğim, bir daha seninle öyle konuşmam, iş stresi, sinirle oldu, affet gibi laflara kulak asmadım.
Saf olmadığım için bu vaatlere inanmadım. Bir kez yitip giden güven geri gelmez. Gülerek, kaçırdın işte Asumanı, balık baştan kokar dedim.
Sonrasında arkadaşlarımla buluşmamızda olanları paylaştım, birlikte biraz da eğlendik, güldük. Hâlâ, bir gün beni varlığı ya da mesleğim için değil, insanlığım için sevecek birini bulmanın hayalini taşıyorum.
Ve şunu öğrendim: Kendi hayatımın sorumluluğunu almak, kimseye minnet etmeden ayakta durmak, iç huzurumun anahtarıymış. Arada yalnızlık çeksem de, canım ne zaman isterse nispeten uysal bir kedi sahiplenebilirim; çünkü belli ki bazı adamların aklı bir kedi kadar kolay eğitilmiyor.




